Onaylı Yorumlar

Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
13 Mayıs 2026
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Kadının Işığı
İtiraf: Bazen bazı kitapları öpmek istiyorum ve hatta öpüyorum ben, yine yaptım. Bugüne dek Romain Gary’nin yazdığı ve sevmediğim tek bir şey olmadı ve bu da bir istisna değil. Tuhaf ki, muhtemelen başkası yazmış olsa zorlama bulacağım bir hikâye okudum ve fena halde ikna olmuş durumdayım. Çünkü öyle bir anlatıyor ki oluveriyor işte, inanıyorum. Çok sevdiği karısından ayrılan bir adam ve büyük bir yas süreci yaşayan bir kadının birbirleriyle karşılaşmaları ve beraber geçirdikleri 3 günü anlatıyor kitap. Bu bir aşk hikâyesi mi? Belki, emin değilim. Aşka dair bir hikâye mi? Orası kesin.

Küçücük olmasına rağmen (106 sayfa) herkesin kalemi olmayabilir bu kitap. Takip etmeyi zor bulanlar olabilir, yer yer fazla absürt bulunabilir, belki Gary’e, onun anlattığı hikâyeyi bir büyük fikre oturtma ve bunu yaparken mütemadiyen alay etme huyuna alışkın olmak lazımdır sevmek için ama ben çok sevdim, çok çok. Çok kaba gözüken cümleler bile ne biçim incelikli, tüm Gary metinleri gibi nasıl derinlikli bir kitap.

İşaretlediğim çok yer oldu, bir kısmını buraya bırakıp susuyorum: “Sevgim bitince, kendisini daha fazla sevmeyi denedim. Şu işe bakın. İnsan daha az sevdikçe daha çok çabalıyor. Bazen öyle çaba harcıyorsun ki boğuluyorsun. (…) Sevmek savurgan davrandıkça büyüyen tek zenginliktir. Ne kadar çok verirseniz size de o kadar çok kalır. (…) İlyada’nın bir destan olduğu söylenir, bu yapıtta anlatılan kahramanca savaşlar herkesi hayran bırakır. Usul usul yaşlanan çiftleri anmak çok daha zordur, oysa onlar bizim en güzel zaferlerimizdir.”
Yanıtla
0
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
13 Mayıs 2026
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Lanzarote Defterleri (1. Kitap)
İtiraf ediyorum: Bu kitabı azıcık ağlayarak okudum, içinde ağlanacak bir şey olduğundan değil, uzun, çok uzun bir aranın ardından Saramago’nun yeni cümlelerini okuyor olmanın verdiği hazla ne yapacağımı bilemediğimden. Sevdiğim çok yazar var ama sanırım hiçbirini Saramago’yu sevdiğim kadar sevmiyorum: çünkü ben onu bir insan, bir kişi olarak da seviyorum bence. Hiç tanışmadığım amcam o benim. Canımın içi.

Başka da bir yazar için bunları söyleyemem herhalde ama ah Saramago, o kadar sahici, o kadar naif, o kadar vicdanlı, o kadar komiksin ki. Daha önce anılarını ve blogunda yazdığın yazılarını okuduğumda da böyle hissetmiştim, yine aynısı oldu.

Lanzarote Defterleri, Saramago’nun sürgün günlükleri aslında. 1992’de Portekiz hükümetinin İsa’ya Göre İncil’in Avrupa Edebiyat Ödülü kısa listesinden çıkarılmasını istemesi üzerine Saramago bunun bir “sansür” olduğunu söyleyerek Portekiz’den ayrılma kararı alıyor ve Lanzatore’ye (Kanarya Adaları) yerleşiyor. İşte orada tuttuğu günlüklerin ilk cildi bu, 15 Nisan-31 Aralık 1993 arasını kapsıyor.

Bu tarihler neden önemli? Çünkü Körlük’ün ilk cümlelerini işte tam bu aralıkta yazıyor. Kendisinin gayet gündelik notlarını da (parkelerin arasındaki derzleri tek tek boyaması gibi), edebiyatının gidişatını da (Körlük doğuyor!), dünyada vuku bulanları da (mesela Madımak oluyor ve Saramago’yu mahvediyor okuduğu haberler, bunları da günlüğüne aktarmış) okuyoruz. Yani hem mikro hem makro bir tanıklık bu günlüklerde okuduğumuz.

Bu dönem Saramago’nun şöhretinin gitgide büyüdüğü de bir dönem, dolayısıyla bir sürü ödül alıyor, konferanslara çağrılıyor, okur mektupları yağıyor, bunların bazılarına çok duygulanıyor, utangaç utangaç anlatıyor.

Büyük aşkı Pilar’ı da anlatıyor elbette. Pilar üç cümlede bir karşımıza çıkıyor ve Saramago’nun kendisine dair yazdığı en basit cümlede bile o büyük sevgi ve hayranlığı anlamamak imkansız. Nasıl güzel.

Nefis bir metin bu ve elbette ki çok komik, çünkü bence zaten Saramago hep çok müstehzidir, malzemesi kendisi olunca da bu değişmemiş.

O kadar mutlu oldum ki şunu okuduğuma, anlatamam. Şimdi koşarak ikinci cildi alacağım. Saramago’ya susamışım resmen.
Yanıtla
0
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
13 Mayıs 2026
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Radikal Şıkların Sayımı
İtalyan yazar Giacomo Papi ile tanışma kitabım oldu Radikal Şıkların Sayımı. Distopik bir gelecekte, vasatın egemen olduğu bir dünyada geçiyor; kibirli olmakla eleştirilen entelektüellere karşı devlet eliyle de beslenen büyük bir öfke var. Bu öfke, Giovanni Prospero adlı bir entelektüelin, canlı yayında Spinoza'dan bir alıntı yapması üzerine dövülerek öldürülmesine varıyor, kitap da böyle başlıyor. (Bu Prospero isminin tesadüf olmadığını düşünüyorum, zira Prospero, Shakespeare'in Fırtına oyununda kızıyla birlikte yıllarca yaşamak zorunda kaldığı adadan ayrılırken kitaplarını ve sihirli asasını gömmek zorunda kalan o meşhur karakter. Prospero’nun kayıp kitaplarından mahrum kalan insanların kendi rüyalarını (ütopya), kâbuslarını (distopya), hayallerini (fantastik) ve geleceğini (bilimkurgu) yazmaktan başka çaresi kalmıyor. Jaguar'ın çok sevdiğimiz Prospero Kitaplığı serisi de adını buradan alıyor, hatırlayalım.)

İlk öldürülen karakterin adını Prospero koyarak bize bir şeyler söylüyor yani bence yazar. "Sırf düşünmeleri için birilerinin kendi vergileri ile beslenmesine" karşı çıkan bir toplumun nereye gidebileceğini ve kendi korkunç geleceğini yazmak zorunda kalacağını, bu toplumda ortaya çıkacak linç kültürünün nasıl sonuçları olabileceğini anlatıyor. Fikri çok sevdim fakat yazarın yer yer fazla didaktikleştiğini düşünüyorum. Örneğin düşünce suçlarına dair şu kısım: "Çünkü duygular basit ve ilkeldir. Hileleri öğrenirseniz onları yönetebilirsiniz. Oysa düşünceler özgürdür; nereye isterlerse giderler ve işleri zorlaştırırlar. Mantığın olduğu yerde duyguları hesap etmek imkansızlaşır." Yani evet, öyle de, "kötü"leri bu kadar karikatürize çizmese de olurmuş sanki?

Bu arada kitaptaki distopik gelecekte dili sadeleştirmek (ve bu sayede düşüncelerin karmaşıklaşıp eyleme dönüşmesini engellemek) üzerine kurulmuş bir kurum var, bunlar her metni gözden geçirip gerekirse düzeltmeler yapıyorlar. Bu kitap da güya o kontrolden geçmiş, yer yer kurum yetkilisinin hayalî dipnotları var ve Allahım aşırı komikler. Hayatımda hiçbir dipnota böyle ağız dolusu gülmemiştim.

Sonuçta sevdim ama çok daha iyi uygulanabilecek bir fikirmiş sanki. Böyle.
Yanıtla
0
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
13 Mayıs 2026
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Krems'te Bükülü Zaman
İtalyan yazar Claudio Magris ile tanışma kitabım oldu Krems'te Bükülü Zaman. Doğru bir yerden mi başladık, kendisini iyi tanıyabildim mi emin değilim. Bu kadar minicik bir kitaptan (58 sayfa) beklenmeyecek denli yoğun öyküler içeriyor eser. Zamanın biçimsizliğine (yahut yeniden biçimlendirilebilirliğine mi demeli?) dair öyküler demek doğru olacaktır sanırım. 5 minik öyküde de ana karakterlerimiz yaşlarının da verdiği bir nostalji duygusu eşliğinde geçmişi hatırlıyor ve anlatıyorlar.

Bağımsız gibi gözüken 5 öykünün bağlantılandığı nokta tüm öykülerin asıl kahramanı diyebileceğimiz zaman. Zamanın akışkanlığına ve doğrusal olmayışına dair bir öykü olan Krems'te Bükülü Zaman'ın kitabın ismi olarak seçilmiş olması bu açıdan da anlamlı.

Dediğim gibi, epey yoğun metinler bunlar, ağır ağır okunmalı, dikkat istiyor. Bilinç akışı tekniğiyle yazılmış hepsi, bu anlamda da bildiğimiz konvansiyonel öykü anlatımından uzak.

Özellikle son öykü olan "Gündüz Dış Çekim - Rosandra Vadisi"ni çok sevdim. Gençliğinde yaşadığı bir hatıra bir arkadaşı tarafından romanlaştırılmış bir adamın, söz konusu romanın filme çekilişi sırasında sete gidip çekimleri izlemesi ve hatırasının kurgusunun kurgusunu izlemesi üzerine; anılara 2 kat filtre uygularsak ne olur, gibi bir soru eşliğinde akıyor metin. Zaten anılar filtresiz midir ki? Değildir bence. Bu tür sorular sordurttu, beynimi güzel didikledi bu öykü.

Oradan bir alıntıyla bitireyim madem:

"Kağıt veya sinema, pek fark etmez. Düzeni olmayan, düzeni olamayan her şeyi, -sahi acaba düzeni olmamalı mı?- yılları, dakikaları, hikâyeleri, yağmur damlalarını, bir dalganın kırılmasını, pürüzsüz deriyi ve kırışmış deriyi düzene koyduğu için oldum olası yalancı."
Yanıtla
0
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
13 Mayıs 2026
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Sonsuz Öpüşme: Aşk Üzerine Kısa Dersler
İtalyan bir yazarın kitabı ve Avusturyalı Secession akımının sloganını taşıyan çok sevdiğim ayracım; olay yeri Fransa. Yani Avrupa'nın fotoğrafını çek deseler, herhalde ancak bu kadar becerebilirdim. (Sloganın çevirisi kabaca "Sanata özgürlük, her çağa kendi sanatı" gibi bir şey - maalesef şiirli çevirmesi zor bir cümle kendisi.)

Neyse, evet, İtalyan psikanalist Massimo Recalcati'nin "Sonsuz Öpüşme - Aşk Üzerine Kısa Dersler"ini Alain Badiou ve Nicolas Truong'un kusursuz kitabı "Aşka Övgü"nün tadını bulur muyum diye düşünerek almıştım, nitekim bu kitapta o kitaba referanslar çıktı, sezgimi tebrik ediyorum. Aşka Övgü kadar muhteşem olduğunu düşünmüyorum Sonsuz Öpüşme'nin ama bu da epeyce zengin ve kafa açıcı bir kitap. Arzu, ayrılık, şiddet, fetiş, haz gibi aşka içkin türlü konularda çeşitli tezler okuyoruz. Yazarın kimi zaman kadın-erkek ayrımını biraz fazlaca keskin tutuşundan hoşlanmadığımı, kadınsal arzu - erkeksi arzu gibi bence artık pek de geçerliliği olmayan ayrımlar yapmasını biraz cinsiyetçi bulduğumu belirtmem lazım. Onları yapmasa çok daha fazla severdim bu kitabı, neyse.

Ama müthiş bir son bölümü var, hakikaten müthiş. Oradan, bu meselelere dair tüm derdimi, meselemi, tavrımı özetleyen şu harika pasajı ekleyerek bitireyim:

"Aşkın özü, süren aşktadır: Mucize kabilinden bir şeydir bu, çünkü yanmanın karşı kefesine "sürme"yi koyan bizzat arzunun kendisidir. Süren aşklar İki'yi oluşturan iki tarafın da kendi yalnızlıklarıyla barışık olduğu aşklardır. Ki bu da aşk bağının yalnızlık yarasını sağaltan bir merhemden ziyade iki yalnızlığın karşılaşmasına dayanan bir bağ olduğu anlamına gelir. Lacan'ın aşk karşılaşmasını tanımlarken iki sürgünün karşılaşması imgesini kullanmasının da nedeni budur. Zira daim olan aşklar İki'nin kaynaşmasından veya kurduğu yakınlıktan ziyade mesafede, Öteki'yle Bir olmanın paylaşılmazlığında, imkansızlığında, demek ki İki'nin yalnızlığında yatar. Daim olan aşk, sevilene duyulan tutkuyla hepten tükenen, birlikte yanmaktan başka bir niyeti olmayan bir aşk olmadığı gibi, Bir ile Öteki'yi birleştiren, özdeşleştiren, birbirinden farksız kılan bir aşk da değildir."
Yanıtla
0
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
13 Mayıs 2026
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Deneysel ve Fantastik Öyküler
Italo Svevo, tanışmayı mütemadiyen ertelediğim yazarlardan biri. Oluyor işte böyle bazen. Zeno’nun Bilinci ne zamandır kütüphanemde bekliyor mesela. Kendi kendime yarattığım fikir yüzünden muhtemelen, cesaret edemiyorum bir türlü. Neyse, oraya da varacak yolum illaki. Ondan evvel bir yerden başlayayım artık diyerek öykülerini aldım elime. En azından öyküler özelinde korkulacak bir şey yokmuş, onu anladım.

Deneysel ve Fantastik Öyküler adıyla basılmış bir derleme bu, Il Racconti kitabının ikinci bölümünden alınan altı öyküyü içeriyormuş. Bu öyküleri fantastik kılan ne açıkçası bilmiyorum, birkaç şey dışında çok fantastik bir şey yok içlerinde. Deneysellik namına da pek bir şey yok aslında, öykülerin hepsinin yarım olması, kiminin cümlenin ortasında bitmesi dışında deneysel bir durum görmedim valla. Neyse.

Svevo’nun dilini sevdim, önce onu diyeyim. Sakin, akıcı, yalın. Her öykü kitabında olduğu gibi bunda da iyi ve ortalama öyküler var. İlk öykü olan Nazar ile bir köpeğin ağzından yazılmış son öykü Argo ile Sahibi çok iyiydi örneğin, özellikle bu sonuncusu. İnsanların dünyasında hayatta kalmaya çalışan bir köpek ancak bu kadar iyi anlatılabilirdi sanırım; birinci tekil / üçüncü tekil arasındaki geçişler de müthiş bir zenginlik katmıştı metne, epey sevdim. (Bu uzun öykü daha önce bir novella olarak tek başına da basılmış Türkçede, bakarken öğrendim.)

Açıkçası Svevo’ya dair bir duygu geliştirecek denli nüfuz etmedi öyküler bana, hala kendisini tanımak ve anlamaktan uzak olduğumu düşünüyorum, o nedenle çok atıp tutmayayım ve tez zamanda Zeno’nun Bilinci’ni okuyayım bence iyisi mi. Evet.
Yanıtla
0
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
13 Mayıs 2026
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Kont Belisarios
İstanbul'u İstanbul yapan Bizans İmparatorluğu'na yeterince sahip çıkılmayışını çok üzücü bulurum. İtalyanlar Roma'yı, Yunanlar antik dönemi, biz ise Osmanlı'yı sahiplendiğimiz için, günümüzde mirası sahipsiz bırakılmış bir imparatorluk Bizans, maalesef. Başkentinde yaşadığımız için ne kadar şanslı olduğumuzu keşke anlayabilsek.

Bizans'ı öğrenmek İstanbul'la ilişkimizi derinleştirmek anlamına da geldiğinden üniversitede çokça Bizans dersi aldım, iyi ki yapmıştım. Belisarios'la işte o zamanlar tanışmıştım. İmparatorlukların tarihleri hep hükümdarlar üzerinden anlatılır malum, ancak kimi dönemlere damgasını imparatorlar değil, yetenekli, sadık, zeki ikinci adamları vurmuştur. Belisarios işte onların en görkemlilerinden biri.

Herkes Jüstinyen'i bilir, Belisarios'u ise çok az insan duymuştur. Oysaki Jüstinyen döneminde Bizans'ın elde ettiği devasa genişlemenin sorumlusu ta kendisi. Muazzam bir komutan, imparatordan çok daha fazla sevilen adil bir soylu ve tam da bu yüzden onca başarısına rağmen Jüstinyen tarafından türlü zulme uğramış biri. İstanbul'un gördüğü en büyük ayaklanmalardan biri olan Nika İsyanı'nı bastıran adam olarak adını ilk duyduğumda merak etmiş, kendisini epey araştırmıştım. Bundan 15 sene sonra Robert Graves'in bu kitabıyla bilgilerimi tazelemek ne hoş oldu. Dönemin ünlü tarih yazıcısı ve Bizans araştırmalarının temel kaynaklarından Prokopios'un tarihçelerinden yola çıkarak Belisarios'un öyküsünü romanlaştırmış ve eşi Antonina'nın hizmetkarı Eugneios'un ağzından anlatmış Graves. 500 küsur sayfa, su gibi akıp gidiyor.

İzninizle tarihin en enteresan kadınlarından biri olan Jüstinyen'in karısı Theodora'ya dair şu alıntıyla bitireyim, çünkü muhteşem: "Sonuçta kız, kocasına el değmemiş halde gideceğine, adet olan kızlık bozma töreninden geçmişti. Damadın şikâyetini duyan Theodora müthiş sinirlendi. 'Şu küçük beyin takındığı havalara bakın hele!' diye bağırdı. 'Sanırsınız ki kendisi ömründe hiçbir kızın bekâretini bozmamış. Bozukmuş!'"
Yanıtla
0
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
13 Mayıs 2026
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Kiracı
İspanyol yazar Cercas’ın Kiracı’sı, yine kendisine gösterilen teveccühü anlamakta güçlük çektiğim bir kitap oldu maalesef ya. Herkes “inanılmaz bir kurgu” filan demiş, yani, pek değil bence? Klişe hatta biraz, çok yapılmadı mı bu? Kötü, berbat filan demeyeceğim, ben tatlı buldum ama biraz şefkatli bir yerden. Yazarın ilk kitabı, iddialıca da bir girişim, “yahu adamcağız denemiş işte” gibi bir duygu verdi bana. Bu iddialı işe ikinci romanı olan Öteki’de girişen Dostoyevski’den etkilendiği çok bariz diyebilirim. (Kaldı ki Dostoyevski’ye bile “olmamış bu” denmişti vaktiyle.) Gayet iyi bildiğimiz “şeytani ikiz/öteki” teması çerçevesinde yazılmış bir küçük novella, hafif Kafkaesk bir tekinsizlik de var. (Daha önce bin kere dediğimi yine diyeyim, bu kategorinin şampiyonu benim için Saramago’nun “Kopyalanmış Adam”ıdır.) Sonuçta akıcı, merakla okunan, sürükleyici, aralarda fena yakalanmamış tespitler de barındıran bir kitaptı Kiracı. Kötü değil, ama bunca övgüyü hak edecek bir vaziyeti olduğunu da düşünmüyorum. Bir de şu cümleleri şuraya bırakayım, bunları duyması gereken çok fazla erkek tanıyorum maalesef, aman ne ilginç. “Bu anlattıkların yirmi yaşından önce yaşandığı takdirde güzel olan şeylerdir: Ondan sonra en hafif ifadeyle patetik kaçarlar. Sadece yeniyetmeler ve sersemler sahip olmadıklarını sevmeye, sahip olduklarınıysa sevmemeye kalkışır; sadece yeniyetmeler ve sersemler bir şeyi kaybedene kadar onun değerini anlamaktan acizdir.”
Yanıtla
0
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
13 Mayıs 2026
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Rüyalar Sarayı
İsmail Kadare ile ilk tanışmamız ziyadesiyle heyecan verici oldu ya, üf.

Arnavutluk’un yaşayan en büyük yazarı kabul edilen Kadare’yi okumaya çok övülen kitabı Rüyalar Sarayı ile başladım. Bir tür tarihsel distopya diyebileceğimiz kitabın konusu müthiş yaratıcı: Osmanlı’nın gerileme dönemindeyiz. Devletin geleceğini öngörmek ve olası saldırıları, komploları, sabotajları engellemek için “Tabir Sarayı” isimli bir rüya bakanlığı var. Ülkenin her yerinde görülen rüyalar burada toplanıyor, eleniyor, sınıflandırılıyor ve yorumlanıyor. Qyprilli (bizim bildiğimiz Köprülü) ailesinin genç üyesi Mark-Alem bu tuhaf, tekinsiz yerde çalışmaya başlıyor ve olaylar gelişiyor.

Biraz Saramago, biraz Kafka, biraz İhsan Oktay Anar - bu üçünün harmanı gibi bir roman bu, e daha ne olsun? Saramago’nun Bütün İsimler’de anlattığı Nüfus Kayıt Merkez Arşivi’ni ve Kafka’nın Şato’da tarif ettiği binayı andıran bir yer Tabir Sarayı. Şehri, sokakları, o tekinsiz, uçucu şeyleri anlatırken kullandığı dil de İhsan Oktay Anar’ı andırıyor, okurken sık sık aklıma bu üç yazar geldi. Bir de tabii Borges - çünkü rüyalar diyince aklıma Borges’in gelmemesi düşünülemez, özellikle şu cümleleri bu romanın çatısını izah ediyor gibi adeta: “Rüyalar estetik eserlerdir, belki de estetik ifadenin en eski biçimleridir. Kabusunsa çok kendine özgü bir dehşeti vardır ve bu kendine özgü dehşet her türlü senaryo aracılığıyla kendini ifade edebilir.”

Neyse, Mark-Alem bu garip binada çalışıp kendi tabiriyle koca bir dünyanın uykusuna şahit olmaya başladıkça, gerçeklikle ilişkisi de yavaş yavaş kopmaya doğru gidiyor. Dünyayı alegorilerden ibaret görmeye başlıyor ve her şeyi çözülmesi gereken bilmeceler gibi algılıyor. Bu arada ait olduğu güçlü Köprülü ailesinin hanedanla arasındaki siyasi gerilim de biçim değiştiriyor, olaylar gelişiyor. Devletlerin, özellikle güçsüzleştiği dönemlerde nasıl birer paranoya makinesine dönüşebileceklerini bence şahane biçimde anlatan, çok lezzetli ve müthiş orijinal bir roman bu.

Kadare okumaya muhakkak devam edeceğim!
Yanıtla
0
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
13 Mayıs 2026
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Sürücü Koltuğu
İskoç yazar Muriel Spark'ın "Sürücü Koltuğu"nu spoiler vermeden anlatmak çok zor, o nedenle kısaca yazmaya çalışacağım. 90 sayfalık küçücük bir kitap bu ama arka kapakta yazdığı gibi hakikaten zamanının çok ötesinde... 1970 yılında yayımlanmış olan eserde günümüzde hala varlığını koruyan pek çok problemi ve tuhaflığı bulmak mümkün: Kafayı beslenme biçimiyle bozmuş insanlar, Ortadoğu'daki bitmeyen darbelere yapılan göndermeler, polisin sertçe engellediği öğrenci eylemleri ve bittabi kadın olmanın bitmek bilmez zorlukları - ne kadar günümüze ait mevzular, hâlâ!

Birkaç saat blok zaman yaratıp bu kitabı tek oturuşta okumanızı önereceğim çünkü o tuhaf geriliminin içinde kalmak gerektiğini düşünüyorum. En baştan ana karakter Lise'nin öldürüleceğini öğreniyoruz ve kitap boyunca bu ölümün nasıl gerçekleşeceğini okuyoruz. Yazar biraz kedinin fareyle oynadığı gibi oynuyor okurla, küçük ipuçları atıyor, gerilimi gitgide yükseltiyor ve cinayetin sırrını son sayfalarda ifşa ediyor. Okurken insana müthiş bir huzursuzluk veren, biraz ürkütücü ama oldukça keyif verici bir kitap Sürücü Koltuğu, ecnebilerin "noir roman" dedikleri türden.

İsmi de ayrı bir gizi ifşa ediyor aslında: Hayatımızın sürücü koltuğunda biz mi oturuyoruz, hakimiyet aslında ne kadar bizde gibi bir sorudan devşirme bir isim bu. Feminizmin alışıldık söylemlerinin hiçbirine başvurmadan son derece feminist bir kitap yazmış Spark. Kadının kurbanlaştırılmasına ve modern toplumda güçlenen kadın fikrine, kadının "tercih hakkı"na dair çokça metafor var.

Ben çok enteresan buldum. Muriel Spark'la tanışma kitabım oldu bu, muhakkak başka kitaplarını da okuyacağım. Bu arada kitabın 1974 tarihli ve Elizabeth Taylor'ın başrolde olduğu bir film uyarlaması da varmış. Şaşırmadım çünkü tam filme çekilecek bir öykü bu hakikaten.

Yanıtla
0
0
Destekliyorum 
Bildir