Onaylı Yorumlar

Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
07 Aralık 2023
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Samurayların kısa tarihi...
Japonya'da Osaka Üniversitesi'nde profesör olan yazar, samurayların Japon tarihindeki yerini anlatıyor kitapta. Kitabın anlatım dili doğal olarak biraz akademik olmuş. Japon tarihi konusunda genel bir bilginiz olsa dahi kitapta adı geçen kişi, yer ve olayları anlamak ve yorumlayabilmek için kitabın dışında ciddi anlamda ek araştırma yapmanız gerekebilir.

Yazar kitabın ilk bölümünde samurayların ortaya çıkışını ve Japonya'nın farklı dönemlerinde sivil, askeri ve siyasi hayattaki önem ve etkilerini anlatıyor.

Kitabın orta kısımlarında samurayların kişisel özellikleri, aile hayatları, kültürleri, toplumdaki yerleri gibi konular anlatılıyor.

Kitabın son bölümlerinde ise özellikle Japonya'nın yabancı ülkelerle ilişkilerinin gelişmesi ve buna bağlı olarak ateşli silahlar gibi savaş tekniklerinin ilerlemesiyle samurayların etkin konumlarının zayıflaması ve halk arasındaki üstün sosyal statülerinin sona ermesi anlatılıyor.

Samurayların ülke yönetimlerine ve siyasi hayata olan etkilerinin anlatıldığı bölümler Osmanlı İmparatorluğu döneminde yeniçerilerin statülerinin devlet yönetimine olan etkilerini akla getiriyor.

Japon tarihi konusunda ortalamanın üstü bilginiz varsa veya ek araştırma yaparak okumayı seviyorsanız kitap ilginizi çekebilir.

"... kılıç, samurayın hayatındaki en önemli mülktü; her kim kılıcını kaybederse, onurunu yitirmiş sayılırdı." (s.50)
Yanıtla
2
0
Destekliyorum 
Bildir
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
06 Aralık 2023
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Dört Anlaşma & Toltek Bilgelik Kitabı'na bir değerlendirme...
Don Miquel Ruiz’in "Dört Anlaşma & Toltek Bilgelik Kitabı" ince olmasının yanı sıra acele etmeden, yavaş yavaş ve sindire sindire okunması gereken, hayat boyu güncelliğini yitirmeyecek içeriğe sahip, yardımcı bir kitap. Tüm bunların yanı sıra uygulamasının çokta kolay olmadığına, güçlü bir tekrar ve arınma gerektirdiğine inanıyorum.

Spiritüel bilgileri ve uygulamaları araştırmak ve korumak için bilim insanlarından oluşan Toltek öğretisi bir yaşam sanatı olarak tanımlanır, ruhu kucaklar, mutluluk ve sevginin peşinden gidebilmenin yolunu kolaylaştırır. Aynı zamanda bu yol özgürlüğün yoludur. Yaşadıklarımızın inanç sistemlerimizi ele geçiren toplumsal rüyamızın bir ürünü olduğunu, algılamalarımızın ve varsayımlarımızın henüz daha çocukken toplumun bize bir tepside sunduğu ve geri çevirme seçeneğimizin olmadığı kodlamalardan oluştuğunun farkında mıydık? Çocuk olarak inançlarımızı seçme olanağımız yoktu ve bu bilgiler bize öğretilerek toplumla anlaşmaya katılmamız sağlandı. Şimdi bu anlaşmadan çekilerek, benimsediğimiz toplumun kararlarını kendi kararlarımıza dönüştürme zamanı.

Toltekler tüm yaşam rüyamızı kontrol eden, bizim nasıl insan olmamız gerektiğine karar veren ve bizi ehlileştiren bir parazitle yaşadığımızı fark ettikten sonra yapabileceğimiz bazı anlaşmalar olduğunu ileri sürüyor. Bu anlaşmalar sayesinde parazitlerden ve kodlamalardan arınıp, kendi özgürlüğümüzün ve seçimlerimizin bilincine ulaşacağız. Bu sebeple yapılacak dört anlaşma var.

İlk anlaşma ‘’Kullandığın sözcükleri özenle seç.’’ Niyetimiz söz aracılığıyla şekil bulduğu ve sözlerle yaşamımızdaki olayları yarattığımız için kullandığımız sözcüklerde kusursuz olabilmek önemlidir. Fikirlerimiz bakış açımızdan başka bir şey değildir ve bireysel rüyamızdan kaynaklanır.

İkinci anlaşma ‘’Hiçbir şeyi kişisel algılama.’’ Egonun hakim olduğu bireysel önemlilik ve kişisel algıladığımız bakış açıları toplumun ehlileştirme sürecinde bize öğrettiği ve bizimde bireysel rüyamızı yansıtan zehirlerden bir diğeridir. Karşı tarafın bize yaklaşım biçimi bizimle değil onunla alakalıdır. Bu kitapla ilgili artık şuna eminim ki karşımdaki insanın hem kızgınlığı hem sevgisi, onun deneyimlerinden doğan bireysel rüyasının ürünleri, senin değil. Sorumlu seçimler yapabilmek için kendimize güvenmeliyiz fakat başkalarının davranışlarından biz sorumlu değiliz. Unutmayın ki bizim tarafımızdan kabul görmeyen zehir, göndericisi üzerinde daha büyük bir etki yaratır. Yapmamız gereken şey kişisel algılamadan ve bir başkasının onayına muhtaç olmadan ilerlemektir.

Üçüncü anlaşma ‘’Varsayımda bulunma.’’ Var olmayan, var olduğuna dair bir kanıt bulunmayan bir çok şeye varmış gibi inanarak bir zehir yaratırız. Bu varsayımlar olumsuz olduğu kadar olumlu da olabilir. Örneğin birini değiştirmeyi varsaymak gibi bir hata karşısında Don Miguel Ruiz gerçek sevginin insanları değiştirmeye çalışmadan onları oldukları gibi kabul edebilmeyi içerdiğini söyler.

Dördüncü anlaşma ‘’Daima yapabildiğinin en iyisini yap’’ Bu anlaşma ise ilk üç anlaşmanın çalışır duruma gelmesidir. Kitap, elimizden gelenin ‘’en iyisini’’ yaptığımızda vicdan kavgalarımızın dineceğini ve bu üretkenliğin bizi mutluluğa ulaştıracağını söyler. Güzel bir haberim var; risk alıyorsak ve rüyamızı ifade ediyorsak canlıyız demektir.

Yaşamın bizden aldıklarının peşinden koşmak, geçmiş rüyalarımızda yaşamak hayatımıza haksızlık etmek değil mi? Olduğumuz anın tadını, olduğumuz biz ile çıkarmanın keyfine varma zamanı. Bunun için gereken, bu alışkanlıklarda aksiyonu yaratan tekrarı unutmamak ve inanç sistemimizi yenileyerek kurban rolünden çıkıp yargıcın elinden kurtulmak. Tüm bu anlaşmaları alışkanlığa dönüştürdüğümüzde yaşamımızda dönüşmeye başlayacak. Unutmayalım ki kendimize duyduğumuz öz sevgi ne kadar çoksa, öz zarar o kadar az olur.

Tüm bu değerli bilgileri hayatımıza uygulamak kitapta anlatıldığı kadar kolay değil ama en azından bu yolda çabalamak bile bize iyi gelebilir. O sebeple belki de başucu eşlikçiniz olabilecek bu kitabı okumak için gecikmeyin.
Yanıtla
16
0
Destekliyorum  5
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
06 Aralık 2023
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Kırılan Hayallerin Öyküleri
80'li ve 90'lı yılların sinemasına baktığımızda özellikle sol cenahın darbe sonrası hayal kırıklığını, ideallerinin nasıl yıkıldığını, davasını terk edip sistemin göbeğine konanları görürüz. Bu kitap bahsettiğim hikâyenin muhafazakar cenahtaki izdüşümü. Din temelli ideallerle düşlenenlerin askeri darbe sonrasında nasıl terk edildiğini, siyasete nasıl bulaşıldığını ve refah uğruna fikirlerin tam tersi yönde hareket edilebildiğini anlatıyor. 80'li yıllarla birlikte değişen mütedeyyinlerin durumunu görüyoruz.

Öyküler teknik olarak birbiriyle zincirli. Sanki bir yapbozun parçalarını okuyor ve son öykülerde de bunları birleştiriyoruz. Yazarın doğal anlatıcılığını öykülerde rahatlıkla görebiliyoruz fakat söylem tarafı o kadar baskın ki kurmaca yapı neredeyse tüm öykülerde bozulmuş durumda. Özellikle italik kısımlarda sloganvari ideolojik bir söyleme geçiş yapılıyor. Muhafazakar camiada değişen insanların eleştirisini gayet iyi şekilde görüyoruz belki ama söylemin baskınlığı edebi açıdan öykülere zarar veriyor. Sanki bir öykü kitabını değil de yazarın fikirlerinin yer aldığı metin parçalarından oluşan bir eseri okuyoruz. Bu nedenle de ne yazık ki karakterlerin inandırıcılığı okurda kalmıyor.

Öykülerdeki anlatım sıçramalı olarak ilerliyor. Bu da yer yer karakterlerin ve olayların anlaşılmasını zorlaştıran bir durum. Ama tüm öyküler birbiriyle ilişkili olduğu için kitaptaki genel akışa hakim olabiliyorsunuz.
Yanıtla
6
0
Destekliyorum  1
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
05 Aralık 2023
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Nöro-roman Rüzgarı
Serkan Karaismailoğlu’nun okuduğum ilk romanı bu. Nöro-roman, sinirbilimsel gerçeklerin belirli bir kurguyla okuyucuya aktarılması olarak geçiyor. Yazarın bu alanda oldukça başarılı olduğunu söyleyebilirim. Romandaki karakterler, karakterlerin isimleri, yaşayış biçimleri sizi hemen içine alıyor. Romanı okurken sayfalar akıp gidiyor adeta. İnsan kendini çok iyi kurgulanmış bir bilimkurgu filminde gibi hissediyor. Ayrıca kitapta anlatılan bilimsel deney ve uygulamaların gerçekte de var olması da kitabın akıcılığına büyük katkı sağlıyor. Okumaya başladığınız ilk sayfadan itibaren sizi içine alan bu roman, adeta bilimsel kurguların adeta vücut bulmuş hali gibi. Kitapta dünya nüfusunun kalabalık oluşuna ve buna yönelik yaklaşımına dair yapılan eleştiri de açıkçası çok hoşuma gitti.

Kitapta bilimsel deneylerden ve bilimsel çalışmalardan oldukça sık bahsediliyor; ancak, burada kullanılan dil okuyan herkesin anlayabileceği ölçüde basitleştirilmiş, herkes bu basitleştirilmiş terimler sayesinde kitaptaki bilimsel deneyleri ve bilimsel uygulamaları kolay bir şekilde anlayabilir. Bu nedenle de nöro-roman yani bilimsel gerçeklerin belirli kurguyla okuyucuya aktarıldığı bu tarz romanlardan birisi olan kitaptaki dilin ağır olup olmadığına dair okuyucunun herhangi bir endişe taşımasına gerek yok.

Akademisyen olan yazar, aslında kendi alanındaki bilimsel gelişmeleri son derece etkileyici bir kurguyla bizlere aktarıyor.
Yanıtla
5
1
Destekliyorum  1
Bildir
Hezarfen
Hezarfen
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
01 Aralık 2023
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Ötekinin Gözünden Türkler
Günümüzden yüzyıllar öncesinde herhangi bir kavmin mensuplarından önce, mezkur kavim hakkında söylenenlerin hızlı bir şekilde yeryüzünde yayıldığı görülür. Misal, Moğol istilasından evvel yayılan Moğol söylemi, psikolojik savaşın ilk numunesi olacak şekilde dünyayı korkuya salar. Hatta Moğollar savaşlara bu söylentilerin sayesinde önde başlarlar. İşte, hurafe dozu fazla bu söylemlerin sıkça tekrarlanması, önce bireyin sonra ise toplumun tasavvurunda saplantıya dönüşür. Korkunun eşlik ettiği düşünceler ilerleyen zamanlarda yalanın ve yanlışın egemen olduğu fikri tasarımlarla kendisini gösterirler.

Türkler, Moğol istilasının batıya doğru uzandığı yıllarda bu Moğol saplantısından mustariplerdir. Pax Mogolica’nın (Moğol Barışı) sona erdiği dönem de ise batıya doğru fetih hareketlerini arttıran Türkler, artık Avrupa için saplantıya neden olmaktadırlar. Bu bakış açısıyla Türkler saplantının hem nesnesi hem öznesi olurlar. Bu nedenle tarih disiplininin ışığında bir etnik unsura karşı yapılan çözümlemeler farklı sonuçlara gebedir. Misal, mevzu Türklerdir, ama Avrupalıların nazarında etnik bir ayrım yapılmaksızın bütün Müslümanlar Türk adı altında isimlendirilir. Türk ve Müslüman kimliğinin bütünleştiği bu algının üzerinde yapılan analizler ise bambaşka tabloların ortaya çıkmasına neden olur.

Buradan hareket eden İtalyan araştırmacı Giovanni Ricci, Türklerin İtalya’nın Ferrara şehrinde 15 ve 18. yüzyıllar arasında oluşturdukları algıyı eldeki belgelerin dilinden çözmeye çalışır. Esasında ötekini anlamlandırma aşamasında, günümüzde dahi çok boyutlu sorunların olduğu düşünülürse Ricci’nin bu iyimser amacını takdir etmek gerekir. Hatta eserde ötekine ilişkin oluşan düşmanca tasavvurun tarafların kim olduğu fark etmeksizin pek fazla değişmediği, etnik taassubun rijit halinin ilk aşamada tavrın sahibinin adını kirlettiği anlaşılır.

Eser, giriş dahil 12 bölümden oluşmakla birlikte her bir bölüm mikro tarih çalışmasını andırır. Zira tarihin genel anlatımından ziyade detaya inen sıradan hayatlar ve olaylar ele alınır. Bu açıdan eserin klasik tarih kitaplarından farklı bir üslupla sunulduğunu belirtmek gerekir. Aslında tarihin merak edilen yönü, genel anlatısından ziyade özel yönüdür. Yazar özel yargılardan genele ulaşmaya çalışır. Misal, eserin giriş kısmında Nikos Kazancakis’in Müslümanlara karşı bireysel yargısına yer verilir. Kitabın diğer kısımlarında ise benzer yargıların bazı ortak paydalarda birleştiği fark edilir.

Konunun merkezinde Ferrara şehrinin olması, bu şehir devletinin Akdeniz (Adriyatik) kıyısında bulunması, eserin coğrafi merkezinin Romalıların Mare Nostrum (bizim deniz) dedikleri Akdeniz’e kaymasına neden olur. Tabii 15. ve 18. yüzyıllar arası Akdeniz, güneyinde Müslümanların kuzeyinde Hristiyanların olduğu iki kutuplu bir hal alır. Ricci, bu aşamada sadece “biz” diyerek kuzeyden ses verir. Bunun bazı sakıncaları olmakla beraber Ricci, eldeki tek yönlü belgelerin kendi panzehrini oluşturacağını düşünür. Yani Ricci’nin tasavvuruna göre, o günün dünyasında ötekine nesnel bakmak olanaksız olup tarihi olayları anlamak yeterlidir. Belki de bu yüzden kitabın kapağında yazan korku, nefret ve sevgi kelimeleri arasında sevginin yok denecek kadar az olduğu görülür.

Tarihi olaylara günümüzden bakıldığı gibi bir de devrinden bakılmaktadır. İletişimin günümüzdeki kadar yaygın olmadığı bir dünyada, İstanbul’un fethinin ya da Viyana’da Osmanlı ordusunun bozgununun akislerinin ne şekilde olduğunun cevabını ise Ricci’nin eseri verir. Misal, Viyana’da kazanılan Hristiyan zaferinin sembolleri olarak ele geçirilen sancakların İtalyan şehirlerinde gezdirilmesi tafsilatlı bir şekilde anlatılır.

Tabii ötekiyle kültürel etkileşim ve temasın bu dolaylı anlatımlarından ziyade bazen detaya inen söylemlere de eserinde yer veren Ricci, kölelik üzerinden anlatısını gayet iyi sürdürür. Zira artık birbirine çok yakın olanların hikâye edilmesi söz konusudur. Yeni Çağ Avrupa’sındaki köle pazarlarının durumunu böylelikle anlamak mümkün olur. Kölelerin çektiği çileleri, dönme ve devşirmelerin kariyer basamaklarında nasıl yükseldikleri, köle pazarının ücret tarifeleri, köle kurtarma vakıf ve dernekleri, maceralı kaçış hikayeleri ve esaretten fidyeyle kurtuluş öyküleri sonrasında yapılan kutlamalar eserde kendisine yer bulur. Bu zengin anlatım su katılmamış bir sosyal tarihin ortaya çıkmasına neden olur.

Her eserin sosyal tarihe ilişkin güçlü bir malumat verdiğini savunmak zordur. Ama Ricci’nin kaynakları gayet zengindir. Öncelikle Ricci türü ne olursa olsun yazılı kaynakların izini gayet iyi sürer. Yazının sadece devlet mekanizmasında kullanılmadığı Yeni Çağ Avrupa’sı düşünüldüğünde, Ricci’nin kaynaklar açısından aynı dönemi çalışan Osmanlı tarihçisine oranla şanslı olduğu düşünülebilir. Çünkü, matbaanın yaygın kullanımı kronik yazarlarını ve eserlerini çoğaltır. Hatta Türklerle ilgili mevcut birçok kitap vardır. Ricci, sadece yazılı eserlerle de kalmaz resim ve mimari sanatına dair örnekleri de eserinde inceler. Birinci el kaynaklarla eserini gergef gibi işleyen Ricci yeri gelince kölelerin ayağındaki zincirlerin üzerindeki bilgileri bile es geçmez.

Ayrıntılı tasvirler, Türklerin halk nazarında ne şekilde tecessüm ettiğine dair verileri sunar. Burada dikkat çeken husus halkın geniş merakından ve muhayyilesinden doğanların da satırlar arasında kendisine yer bulmasıdır. Misal kuyruklu yıldızlara yüklenen anlamlar, sembolik cezalandırma seremonileri, şiirlere ve halk söylencelerine girmiş anekdotlar gayet iyi sunulur. Şiirler demişken, yazarın küçük nüanslardan büyük meseleler çıkarmayı layıkıyla yaptığını belirtmek gerekir. Misal 17. yüzyıl sonunda yazılan bir şiirde, Türkler ve Troya arasında kurulan bağlantıdan yola çıkarak günümüze kadar uzanan bir durum değerlendirmesi yapılır. Troya Savaşı’yla Doğu ile Batı’nın (Türklerle Avrupalıların) hesaplaşmasının tarihi dökümü günümüze kadar getirilir. Hatta öyle ki Troya kalıntılarının, Türkiye Cumhuriyeti döneminde Çanakkale’de sergilenmesi dahi kökü Troya’ya ulaşan bir militarist anlayışla bağdaştırılır. Yazarın bu sıra dışı tasavvuru bir tarafa bırakılırsa Türk algısına dair değinisinin ilgi çekici olduğunu kabul etmek gerekir.

Sonuçta, bazen tarih disiplininin savaş cephelerinin içine yerleşen bir anlatım tarzı vardır. Bu orijinden; savaşlar, barışlar, antlaşmalar ve siyasi haritalarının şekillenişi tarih anlatımının ana kolonlarını oluşturur. Ama cephenin gerisinde kendi sistematiğini koruyan, cepheye göre şekillenen fakat cepheden bağımsız bir sosyal alan vardır. Bu saha çoğu zaman tarihçiler tarafından ihmal edilir. Aslında savaş, çatışma ve mücadelenin olduğu cephe hattı buz dağının görünen kısmıdır. Görünmeyen kısımlarda ise birçok hazine saklıdır. İnsanın tarihe bireysel izdüşümü ve bu izdüşümünün toplumsal alana yansıması, tarihin ihmal edilmiş sosyal geri planındadır. Araştırmaya sosyal alandan yola çıkılarak başlanırsa mikro parametrelerle makro yapıların deşifre edilmesinin mümkün olduğu ortaya çıkar. Çünkü tarihteki her devlet; doğup, yaşayıp ve ölen; kişiliği, organizması ve genetiği farklılaşmış bir insanı andırır. Bu yüzden Ricci’nin sosyal hayatın merkezine inen mikro anlatımı oldukça önemlidir. İlerleyen zamanlarda bu anlatım tarzına ilişkin eserlerin artacağı rahatlıkla düşünülebilir.

Yanıtla
7
0
Destekliyorum  2
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
30 Kasım 2023
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Kuralsız ve Sıradışı Bir Metin
Norveç edebiyat tarihinin en özel yazarlarından biri olan Dag Solstad tarafından kaleme alınan Armand V., bir romandan ziyade bir romanın kurgu aşamasındaki dipnotları şeklinde. Kronolojik bir sıra tercih edilmemiş. Kurguya her an yeni biri dahil edilebiliyor ve dahil edilen kişi zaman zaman asıl özne yerinde kalabiliyor. Dipnotlar numaralandırılmış ve yazar bazı dipnotlarda konusunu o an virgülleyip başka bir alan açarak ilerlemeyi tercih ediyor; ancak, çok geçmeden geride bıraktığı asıl konusuna dönüp kaldığı yerden devam etmeyi de ihmal etmiyor.

Tamamlanmamış romanın ana karakteri, Armand V. adıyla tanıyacağımız bir diplomat. Kendisi 42 yaşında iken Norveç 'in siyasi figürlerinden biri oluyor. Yıllar boyu görevini "sadakatsiz" bir şekilde ama sadakat içerisinde yerine getiriyor. Yani düzene ayak uyduruyor Armand!.. Savaş karşıtı bir diplomat; ancak, çarkın içinde bir şekilde var olmak zorunda. Oğlunun asker olması ve savaşa katılması Armand için büyük bir açmaza sebebiyet veriyor...

Armand V. oldukça tuhaf bir metin. Yazar Solstad dipnotlarında zaman zaman bu metni niye bu şekilde yazdığını; özgün ve radikal bir sanat eseri oluşturmaya çalıştığını anlatıyor. Yazar, eserini ortaya dökerken adını koymakta zorlandığı bir karamaşa yaratıyor okuruna. Olay örgüsü kıvrılmalar yaşayıp ani değişiklikler yaşayabiliyor. Mekanlar değişebiliyor ya da adı geçen karakter bir anda ortadan kaybolabiliyor. Metnin sıradışı ve kuralsız oluşu da buradan geliyor.

Özgün bir edebiyat ürünü arayanlar ve postmodernizm sevenlerin dikkatini çekebilecek bir metin "Armand V."...

Herkese iyi okumalar...
Yanıtla
3
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
28 Kasım 2023
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
“Abdi gitti Hamza geldi...”
Naçizane yorumuma geçmeden önce siz değerli okurlar için, her zaman yaptığım gibi, genel birkaç hatırlatma da bulunmanın gerekli olduğu kanaatindeyim. Öncelikle elimizdeki metin kurgusal bir metin olduğundan içerik hakkında tabiri caizse “spoiler” vermeyecek ve genel hatlar üzerinden gideceğimi belirtmeliyim. Zira olayları anlatarak kitabı okurken alacağınız keyfi baltalamak istemem. Diğer yandan edebiyat konusunda yetkinliği olan biri de sayılamayacağım için burada okuyacaklarınızı “meraklı bir okurun” yorumları olarak değerlendirmenizi rica edeceğim.

İlk kitapta olduğu gibi ikinci kitabın da son sayfasını okuyup, kapağı hafifçe kapattıktan sonra içimde bir “geç kalmışlık” hissi oluştuğunu belirtmeliyim. Eğer ertelemek gibi bir niyetiniz varsa kesinlikle bunu yapmayın!

İlk kitapta karşımıza çıkan feodal düzen ve temsilcileri, eşkıyalar, hak yiyenler ve tüm bunların altında ezilen insanlar çarpıcı bir şekilde betimleniyor. Yine metnin teması Çukurova ve civarları olsa da aslında tüm memlekete ışık tuttuğunu söylemekte herhangi bir beis görmüyorum. Ancak şu an incelemekte olduğumuz ikinci kitap ilk kitaba nazaran daha fazla tasvir barındırmaktadır. Bu durum ise özellikle konunun temelini teşkil eden Çukurova ahalisini daha iyi anlamımıza olanak sağlıyor. Öte yandan yazarın kahramanımızı konuşturduğu birçok paragraf sanki sosyolojik tahlillerde barındırmaktadır. Bu durum bilhassa sonlara doğru yaşanan hadiselerde doruk noktasına ulaşmaktadır. Bugün de biliyoruz ki ne Abdi Ağa bitecek ne de Ali Safa Bey… Ancak bu konunun bir diğer tarafı ise ne yazık ki kitapta da anılan köylülerin bu feodal beylere olan tutumudur. Hamza Ağa’nın köye gelişini köylüler şu şekilde ifade etmektedir "Bunca yıl adamların toprağını ektik biçtik. Şimdi Hamza Ağamız, toprağın sahibi geldi, geri aldı topraklarını. Gene de Allah razı olsun, ambarlarımız tahıl dolu, ineklerimiz çifte buzağılı, peteklerimizden ballar taşıyor, öküzlerimiz, atlarımız çifter çifter... Ağasız köy olur muymuş, başsız beyinsiz kaldık, birbirimize düştüydük. İyi ki geldi Hamza Ağa, azıcık daha gecikseydi biribirimizin gözünü oyacaktık, iyi ki tez günde ulaştı Hamza Ağa da dizginleri eline aldı." Cumhuriyetimizin en önemli kazanımlarından olması gereken bu konuların, hala yıkıcı bir şekilde güncelliğini koruduğunu görmek oldukça da üzücü bir durum. Belki de yazarın temas etmek istediği önemli noktalardan biri de bu olabilir. Benzer durumların Anadolu’nun çeşitli yörelerinde hala daha devam ettiğini görüyoruz ne yazık ki. Yine de kitabın sonlarına doğru daha çok “hükümet” şeklinde anılan devlet mekanizmasının ağalar üzerindeki etkileri de hissedilmeye başlıyor. Öte yandan özellikle “Sarı Karınca” ve “Yağız At” ile alakalı bölümleri oldukça etkileyici bulduğumu da ifade etmem gerek.

Son olarak kitabın içeriğinde, ilk kitaba nazaran, tasvir noktasında önemli geliştirmeler var. Bazı okuyucular için ilk başta sıkıcı gibi gözükebilecekse de dayanmalarını şiddetle tavsiye ederim. Anlatının güçlü noktalarından biri de bence budur. Diğer taraftan karakterlerin konuşturulmasında yine yerel ağızlar kullanılmış ve benim gibi bir süre ara verdiyseniz kısa bir süre alışmakta zorlanabilirsiniz; ancak sonrasında metnin oldukça rahat bir biçimde ilerlediğini ifade edelim. Kitabın baskı kalitesi, mizanpajı, cildi ve kapak görseli oldukça hoş. Bize kitabı ulaştıran kitapyurdu’na ve Yapı Kredi Yayınları’na teşekkür ederiz.

Herkese bol kitaplı sağlıklı günler dilerim!
Yanıtla
7
0
Destekliyorum  1
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
27 Kasım 2023
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Savaş Üzerine Bir Bellek Çalışması
Jay Winter, bu kitapta, “bellek patlaması” olarak adlandırılan kavramın, savaş ve savaş kurbanları üzerine toplu tefekkürlerinin kapsamlı bir muhasebesini sunuyor. O’na göre “Büyük Savaş sırasında ve sonrasında ortaya çıkan görüntüler, diller ve uygulamalar, gelecekteki çatışmaların nasıl tasavvur edileceğini ve hatırlanacağını şekillendirdi.” Çalışmanın temelini, belleğin istikrarsız, plastik, sentetik olduğu ve tekrar tekrar yeniden şekillendiği fikrine dayandıran yazar, temel odağına, insan topluluklarının, özellikle Avrupa’da 1914’ten beri yirminci yüzyılda savaşı ve savaşın kurbanlarını nasıl hatırladıkları konusunu alarak kitabı geliştiriyor: “Savaş konusunun bellek patlamasının bütün değişken özelliklerine ulaşmaktan uzak olmasına rağmen, tarihsel hatırlama olarak adlandırdığım eylem için önemli olan savaşı ve savaş anılarını göz ardı edemeyiz.”

Yale Üniversitesi’ndeki akademik çalışmalarını ilk dünya savaşı üzerine yoğunlaştırmış biri olarak Winter, bellek patlamasını da bu savaş ekseninde ele alıyor: “Savaş konusu, bir sürü nedenden dolayı bellek patlamasına egemen olmuştur. Bellek patlamasını körükleyen sadece savaşın yaraları değil; dramı, deprem gibi karakteridir.” Savaş anılarına egemen olan sadece askeri personelin anlatımları olmaktan çıkmış durumda. Cephelerin dışına taşan savaş, sivil hayatın orta yerine düştüğü için kadınları, anma eylemlerinin merkezine taşımış görünüyor. İlerleyen dönemde daha da kurumsallaşan uluslararası mahkemeler, tanıklar, travmatik yaraları tedavi etmeye çalışan psikoloji ve psikiyatri çalışanları bu belleğin oluşumunda unutulmaması gerekenler.

Ölenlerin ve yaralananların çok kolay unutulması, konunun bir başka yönü: “Unutmaya karşı toplumsal pratiklerde, edebiyatta ve güzel sanatlarda bir sürü biçimde aracılık edilen mücadele. Sadece yirminci yüzyılın şiddet dolu tarihinin çoğunun, özünde hatırlamaya değer olduğu için değil, daha ziyade ölenlerin veya yaralananların çok kolay unutulabileceğinden… Bellek patlaması, dolayısıyla, bir meydan okuma eylemi, hayatları savaş tarafından kısa kesilmiş veya çirkinleştirilmiş milyonların en azından isimlerini ve görüntülerini canlı tutmak için bir teşebbüs olarak anlaşılabilir.”

Yazar, her ne kadar konuyu ilk dünya savaşıyla sınırlandırmaya çalışsa da yeri geldikçe ister istemez, anlatıma 2. Dünya Savaşı ve sonrası dünyada yaşanan gelişmeleri de dâhil etmiş. Sayfalar ilerledikçe bellek çalışmalarının tarihi gelişim süreci hakkındaki detaylara aralarda yer vermeyi unutmamış.

Savaş şoku, bellek, kimlik, fotoğraflar, savaş mektupları, savaş anıtları, askeri kayıplar, anma törenleri, göçler, savaş müzeleri, filmler, savaş kitapları, bellek patlamasına yöneltilen eleştiriler, oldukça kapsamlı hazırlanmış bu akademik eseri ifade etmede kullanılabilecek diğer anahtar kavramlar olarak belirtilebilir.

İyi okumalar!
Yanıtla
2
2
Destekliyorum 
Bildir
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
24 Kasım 2023
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Mücadelelerine, yaralarına ve zorluklarına rağmen yoluna devam edenlere armağan edilen bir Melody...
Kahramanımız Melody, harika bir mizah anlayışına sahip, basiretli, şefkatli, cesur ve güzel düşünen on bir yaşında bir kız. Zihni düşüncelerle dolu. Her günün her detayını mucizevi şekilde yakalayıp saklayan bir fotografik hafızaya sahip olan bu kızın, ne yazık ki düşüncelerini seslendirecek bir sesi yok. Fakat daha fazlası var.

Melody, serebral palsi ile doğmuş, beşinci sınıfa giden bir kızdır. Ancak düşünebiliyor ve bunu hiç kimsenin yapmadığı gibi yapıyor. Onun suskun, çoğunlukla etkisiz vücudunun içinde, kavramları ve gerçek bilgileri dehadan başka bir tanım yapılamayacak bir düzeyde kavrayan yüksek bir zihin sıkışıp kalmış. Melody, onu gerçekten tanıma şansı bulamayan birçok gözlemci için çaresiz görünebilir, ancak öğrendiği şeyler için zihinsel kapasite ve halihazırda öğretilenlerin akılda tutulması açısından ölçülürse, o zaman neredeyse tanıdığı herkesi gölgede bırakırdı. Hiç abartmadan, Melody'nin bir mucize olduğunu söyleyebilirim. Melody küçükken ona yan komşusu Violet bakar. Melody'ye yerdeyken nasıl dönebileceğini öğretir. Melody biraz büyüdüğünde ise Violet ona, birisi onu bağlamayı unutursa tekerlekli sandalyesinden nasıl doğru bir şekilde düşeceğini öğretir ve böylece kafasına çarpmadan düşebilir. Özellikle bu ilişki çok etkileyiciydi.

Kitaptaki diğer karakterlerin Melody'yi iletişim kuramadığı için aptal olarak nitelendirdiğini okumak bir okuyucu olarak zordu ve bir anne olarak daha da zordu. Melody'nin düşünce ve fikirleri iletebilmesi çok daha fazlasını gerektiriyor ve kitap boyunca çoğu karakterin Melody'nin niyetini tam olarak anlamadıklarında hayal kırıklığına uğradığını görüyoruz. En basit istekleri iletmek için, o hüsrana uğradıkça ben de hüsrana uğradığımı fark ettim. Melody, iletişim panosunu yükseltme fırsatı bulduğunda bile hâlâ sınırlamalar yaşıyordu. Ama Melody asla pes etmiyordu. Cesareti kırılıyor, sinirleniyor ama buna rağmen zorluklar karşısında gösterdiği azim ve gururun da takdire şayan bir şekilde katlandığını görüyoruz.

Okumaya başladığınızda konu ağır ve hassas olduğu için kayıtsızca okumak çok zor. Aynı zamanda yazar o kadar samimi ve detaylara duyarlı ki, her kelime aktarmak istediği duyguyu tamamıyla karşılıyor. Kitabın orta kısmı biraz sıkıcı ilerliyor ama finali o kadar etkileyici ki umutsuzluktan gözyaşlarınızı tutamıyorsunuz, güçsüzlükten titremekten kendinizi alamıyorsunuz. Bazen bilmeden takındığımız bencilliğimiz ve sığlığımız hakkında bir kitap olduğunu düşündürdü. Keşke olduğundan daha çok bilinse ve özellikle okullarda zorunlu okuma kitabı olarak belirlense.

Bu incelikle yazılmış kitaplar, orta sınıf romanların sahip olduğu derinliği ve okurlarına empati aşılarken ki zorlu meseleleri çözme yeteneklerini kamçılıyor. Ayrıca kendi önyargılarımızı kontrol etme ve birisini normal kabul ettiğimiz gibi hareket edemediği veya iletişim kuramadığı için yeteneklerine göre nasıl erken yargıladığımızın farkına varmamızı sağlıyor. Bazı bakımlardan üzücü bir farkındalık ama bu kitabın kendi kişisel davranışlar ve bunların nasıl şekillendirilmeleri gerektiğinin farkına varılması üzerine dahice yazılan bir referans olarak görüyorum.

Bizden farklı olan insanlara sempati duyuyor, onlara üzüntü ve kederle yaklaşıyor, çoğu zaman da kendimizi şanslı görüyoruz. Ama özel olan insanların ve yakınlarının beklediği şey sempati değil empatidir. Bu iki kelime arasındaki anlamlı çizginin altını çizmek çok önemli. Bu çizgi unutulmasın diye bu özel duyguyu anlamlı kılarak ifade eden ve bunu tüm insanlığa adayarak ölümsüzleştiren yazar Sharon Draper'a sonsuz sevgilerle...
Yanıtla
23
0
Destekliyorum  6
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
24 Kasım 2023
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Dünyanın en büyük yelkeni : “Gökyüzü ve yeryüzü öyle büyük ki…”
Konusu etkileyici. Çocukların hayata bakışlarında dünyalarına yeni açılımlar sağlayacak bir kitap. Yazar ve çizer aynı kişi: Quentin Blake, bu aynılıktan ortaya çıkan bir kitap: ”Gökte Bir Tekne”. Bu bağlamda örneğin anlamlı, vurucu ve öz çıkarımlar sunan kitapların yazar ve çizeri Peter H.Reynolds, bizde ise Feridun Oral gibi.

1932’de Londra’da doğan Quentin Blake, dünyaca ünlü bir sanatçı. Roald Dahl ve Joan Aiken gibi yazarlar için sayısız kitap resimledi, çok sayıda derginin çizimlerini üstlendi. 20 yıl öğretmenlik yaptığı Kraliyet Sanat Akademisi İllüstrasyon Bölümü’nün başkanlık görevini yürüttü. Londra’da yaşayan sanatçı, birçok ödülün yanı sıra 2002 Hans Christian Andersen Ödülü’nün de sahibi.

Yazarın, farklı coğrafyalarda yaşayan 1800 (Bin sekiz yüz) çocukla yaptığı görüşmeler sonucunda oluşmuş bir kitapla karşı karşıyayız. Bu konuda projenin hayat bulması için iletişim kurduğu “çocuk edebiyatı grupları”, yazara desteklerini esirgememişler. Sonuçta bu sinerji çok anlamlı ve güzel bir sonuç vermiş. Mutfağında büyük emek olan bir çalışma: ”Gökte Bir Tekne”

Değişik coğrafyalarda çocukların yaşadığı sorunlar; bu sorunlara çocukların verdiği tertemiz ve masum tepkiler yazarın marifetiyle rafine bir metinle ve çizgilerle okuyucuya sunulmuş. Bu okuyucu, kitaptaki yaşıtlarının gözlemlerini kendi dünyası ve çevresiyle karşılaştırıp yorumlayacak yaşıtları.

Çocuk gözünden yeryüzünde yaşanmakta olan sorunların, öncelikli olanlarının öyküsü Isabelle ve Nicolas’ın kumsalda bir tekne enkazına rastlamalarıyla başlıyor; iki arkadaşa Sidonie adındaki insanların tüfek mermisiyle yaraladıkları leylek eşlik ediyor. Ve zamanla teknedeki sayı artıyor diyelim. Sonrasını sizlere bırakalım.

“Gökte Bir Tekne”, 7 yaş ve üzeri çocuğunuzun kitaplığında olmalı. Birlikte okuyup, yorumlayıp ve farkındalık oluşturmanız önerisiyle iyi okumalar diliyorum.
Yanıtla
1
0
Destekliyorum 
Bildir