Onaylı Yorumlar

Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
12 Mayıs 2026
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Gezgin Ruhlar
Anlattığı hikâyenin sarsıcı olduğu muhakkak; yas, dayanışma, hayatta kalma güdüsü ve göçmenlik ekseninde örülü bir anlatı bu. Ancak... Bence bu tür bir hikâye anlatırken yapılması gereken ilk şey normalde sayılardan ibaret o insanlara, mültecilere bir biriciklik sağlamak, sadece kendilerine ait o hikâyeye vücut buldurmak olmalıdır. Çünkü savaşın en dehşet verici yanlarından biri o, insanları rakamlara indirgemek: “512 kişi öldü, 136 kişi denizde kayboldu...” Oysaki bu insanların her birinin isimleri ve kendilerine ait birer öyküleri, acıları, neşeleri var. Bilmediğimiz, hiç bilemeyeceğimiz. Pin’in bunu yapacağını, o mülteci ailelerden birini sarih biçimde bize anlatacağını ummuştum ama okuduğum 185 sayfanın sonunda karakterlerin hiçbirine dair bir fikir edinemedim. Pek çok göçmenin yaşadığına benzer zorluklar yaşıyorlar, neredeyse her kısa bölümde kocaman bir seneyi anlatıyor yazar, şu oldu, bu oldu diye. Mesela tüm kitap boyunca okuduğumuz abla Anh nasıl biri, bilmiyorum hala. Yani maalesef son derece yüzeysel anlatılmış bir öykü bu bence.

Aralara giren ve kim olduğunu son bölümde anladığımız ses ise iyi niyetli bir teknik deneme olmanın ötesine geçemiyor maalesef. O sesin kime ait olduğunu anlayınca taşların yerine oturmasını amaçlamış sanırım yazar ama bende hiç öyle olmadı ve ayrıca neden uzun uzun Camus ve Homeros özetleri okuduğumuzu da anlayamadım. Keza yine araya giren bir diğer ses olan 7 yaşında hayatını yitiren Dao’nun bölümleri de başta çok ümit vericiydi ama sonra orası da tekrara düşer oldu.

Olamadı, maalesef. Epey yavan ve teknik açıdan sorunlu buldum. Oysaki sevmeye çok niyetliydim.
Yanıtla
0
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
12 Mayıs 2026
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Dansa Davet
Fransız yazar Jean Teulé'den okuduğum ilk kitap oldu Dansa Davet. Kendisinin İntihar Dükkanı kitabı pek övülüyor ama konusu itibariyle bunu merak ettiğim için buradan başladım.

Kitap gerçek bir olayı anlatıyor; 1518 yılında Strasbourg'da yaşanan bir toplumsal histeri vakası bu. Sefalet ve açlıktan ölmüş çocuklarını yemek zorunda kalan insanların kapıldığı, ıstıraptan aklını yitiren bir kadının aniden sokaklarda dans etmeye koyulmasıyla başlayan dans salgını mevzuu. Kısa bir süre içinde pek çok kişinin katılmasıyla bu "dans vebası" tüm şehri ele geçiriyor ve pek çok insanın dans ederken kendinden geçip ölmesiyle sonuçlanıyor.

Konu çok ilginç, hatta biraz Saramagovari bence, yazar da birtakım karakterler icat edip onların öykülerini ana konuya katarak romanlaştırmış bu meseleyi ama yani, elindeki malzemeyi iyi kullanamamış sanki. Bir yandan konuyu çerçevelediği yeri ve Lutherciliği, kilisenin yozlaşmışlığını, sosyal adaletsizliği, çürümüş siyasetin etkisizliğini resme sokma biçimini beğensem de, biraz fazla sündürmüş hikâyeyi gibi hissettim, elindeki malzemeyi yeterince iyi kullanamamış bence. Hafif destansı bir tonda yazmaya çalışıyor Teule ama kullandığı süslü dil beni zorladı ki malumunuz normalde severim bu tür anlatıları. Sık sık "ah şu konuyu Saramago yazsa ne güzel yazardı" diye düşündüm okurken.

Yarattığı karakterleri yeterince zenginleştirememiş yazar, dolayısıyla bunlar hikâyeye katkı sunmak yerine yavanlaştırmış gibi hissettim, bir de çokça tekrara düşüyor maalesef. Evet konu biraz kısıtlı ama bu meseleden pekala çok daha lezzetli bir roman çıkarılabilirdi bence.

Okunması şart değil zannımca ama konuyu merak edenler buyursunlar. Böyle.
Yanıtla
0
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
12 Mayıs 2026
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Artık Kedileri Sevmeyen Adam
Fransız yazar Isabelle Aupy imzalı Artık Kedileri Sevmeyen Adam beni fena halde arada bırakan bir kitap oldu. 60 sayfalık bu minik novellayı konusu çok ilgimi çektiği için okumaya başladım, çok sevdiğim yerleri oldu ama havada kalan çok kısım da oldu sanki.

Şöyle; minicik bir adada geçiyor öykü. Ana karayla bağlantısı çok kısıtlı ve neredeyse tüm nüfusu bir sebeple buraya göçüp gelmiş insanlardan oluşan bir yer burası. Bir gün adadaki tüm kediler ortadan kayboluyor. Ada sakinleri bir süre sonra bu işte bir tuhaflık olduğunu fark edip devlete başvuruyorlar ve devlet onların hepsine birer köpek verip bunların kedi olduğunu söylüyor. Üstelik istemeyen insanlara da gerekirse zorla veriyorlar köpekleri ve bir süre sonra neredeyse herkes durumu kabullenip köpeklere kedi demeye başlıyor.

Hikâyenin kalanını anlatmayayım zira olaylar enteresan biçimde gelişiyor ama yazar kurduğu tuhaf distopyayı bir dert anlatmak için kuruyor elbette: küçük, anlamsız, saçma gibi gözüken şeylerin ne tür devasa kontrol mekânizmalarına evrilebileceğini anlatmak. Dildeki bir kelimeyi değiştirmenin nasıl bir koca mesajın taşıyıcısı olabileceğini, iktidarın tam da böyle önemsiz gözüken müdahalelerle kendini sağlamlaştırdığını ve tabii her tür absürtlüğün içinde bile karşı koymanın, müdahale etmenin mümkün olduğunu.

Metinde epeyce karakter var, tabii romanın kısalığından ötürü bunları çok az tanıyabiliyoruz, açıkçası bu beni biraz zorladı. Yazarın karakterleri bilerek derinleştirmediğini, o muğlak ve müphem hâli bilerek kurduğunu, anlatısını kasten berraklaştırmadığını anlıyorum ancak yine de bu hikâyeyi başka türlü okumak isterdim sanırım. Metaforunu da zaman zaman fazlaca izah ediyor, onu yapmamasını tercih edebilirdim.

Ama ilginç, kafa karıştırıcı, yaratıcı bir minik kitap bu yine de. Arz ederim.

Yanıtla
1
0
Destekliyorum  1
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
12 Mayıs 2026
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Eddy'nin Sonu
Edouard Louis taşrada geçen çocukluğunu, evde, okulda, sokakta maruz kaldığı şiddeti, homofobiyle şekillenen ilkgençlik yıllarını anlatıyor kitapta. Annesi ve babasıyla tanışıyoruz ki sonrasında yazacağı iki kitapta; “Bir Kadının Kavgaları ve Dönüşümleri” ve “Babamı Kim Öldürdü”de ikisini de çok daha derinlemesine anlatacak bize.

Taşra acımasızlığının evrenselliğinin beni şaşırtmaya devam ettiğini söylemem lazım. Annie Ernaux okuduğumda da aynısı oluyor hep; bizden çok daha hoşgörülü olduğuna dair bir inanç taşıdığımız Batı kültürünün de ötekileştirmeye, zorbalığa, şiddete bunca meyyal olması, görece daha denetimsiz kalıp alan bulunca hemen vahşileşmesi çok acayip bir şey. İnsanın nüvesine dair umutsuzluğa kapılmaya sebebiyet verecek denli korkunç şeyler anlatıyor zira Edouard Louis.

Eşcinselliğini herkesten ama en çok da kendinden saklamaya çalışırken yaşadıklarını müthiş bir dürüstlükle ortaya koyuyor, öyle bir anlatıyor ki tüm o şiddete ve zorbalığa siz maruz kalmışsınız gibi içinize işliyor metin. Irkçılığa, homofobiye, eşitsizliğe, toplumsal cinsiyete dair hiç büyük laflar etmeden, sadece gördüklerini aktararak çok fazla şey söylemeyi başarmış yazar.

Okuduğum diğer kitaplarına göre dilinin daha zayıf olduğunu da ekleyeyim ama ilk kitabı olduğu için bunu çok anlaşılır buldum, yazdıkça dilini ne kadar derinleştirdiğini, zenginleştirdiğini de görmüş oldum.

Louis’den bir özkurmaca değil, tam kurmaca okumak gibi bir arzum var artık. Umarım yakın zamanda öyle bir eser de yazar ve o müthiş dilinden bir de onu tatma şansımız olur.
Yanıtla
0
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
12 Mayıs 2026
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
İşaret
Fernando Pessoa’nın hayattayken kendi adıyla yayınladığı tek kitabı olan İşaret’i Pessoa okumalarımın sonuna bırakmıştım, böyle vedalaşmak istedim kendisiyle. Richard Zenith’in Pessoa biyografisinden, yazarın aslında bu kitabı yayımlatırkenki motivasyonlarından birinin yeni iktidara gelen Salazar hükümetinin milliyetçi duyguları köpürtmek üzere düzenlediği bir tür “milli edebiyat” yarışmasında verilecek yüksek miktarda para ödülü olduğunu öğrenmiştim. (Büyük ödülü alamıyor bu arada, maalesef, ikincil bir ödül veriliyor kendisine.) Her ne kadar o dönemde Salazar henüz bildiğimiz diktatöre dönüşmemiş de olsa, bu milliyetçi eseri sevip sevmeyeceğime dair şüphelerim de vardı açıkçası, ne yalan söyleyeyim. Sonda söyleyeceğimi başta söyleyeyim: Şüphelerim yersizmiş.

Kitabın Portekizce orijinal ismi “Mensagem”in anlamlarından biri Mesaj aslında, pek çok dile de bu adla çevrilmiş, bizde de bu isimle yayımlanmış bir başka çevirisi var. Ancak benim okuduğum eserin çevirmeni olan İbrahim Aybek, sözcüğün bir başka anlamı olan “İşaret”i seçmiş. Pessoa’nın “mesaj verme kaygısından çok Portekiz toplumuna yeniden ayağa kalkması için bir işaret gösterme çabası içinde olduğunu düşünerek” bu ismi tercih ettiğini söylüyor çevirmen, ki bence çok doğru bir tercih olmuş. İşaretlerle, sembollerle, çift anlamlarla, mistik göndermeler ve alegorilerle örülü şiirler bunlar.

Açıkçası hem bu kadar lirik hem bu kadar epik olabilmeyi nasıl başarabilir bir yazar bilmiyorum, ilk defa denk geliyorum böylesine. Portekiz’in kurucu mitlerine, tarihi kahramanlarına, ulusal kimliğine odaklanan şiirler bunlar ama bildiğimiz kuru, sahte bir coşkudan ibaret kahramanlık anlatıları değiller asla. Portekiz’in altın çağına damga vuran coğrafi keşifler örneğin öyle bir yazılmış ki... Deniz, sadece fiziksel bir engel değil aynı zamanda ruhsal bir sınav gibi. Portekiz denizle sınanmış, onu aşmış, kendini böyle inşa etmiş, okudukça bunu anlıyor insan. Pessoa’nın tarihsel olayları mitolojik anlatılar gibi dile getirmesi de bahsettiğim duyguyu çok güçlendiriyor.

Pek güzel bir veda oldu benim için. Pessoa’nın sandığından çıkacak yeni şeyleri beklemeye başlayabilirim şimdi.
Yanıtla
1
0
Destekliyorum  1
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
12 Mayıs 2026
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Örümceklerin Yuvalandığı Patika
Fena değil diyeceğim bu kitap için. Calvino’nun ilk romanı, pek Calvino romanı gibi değil; ki normal, ilk romanlar hep böyledir. Bildiğimiz Calvino gibi değil hiç, oldukça konvansiyonel bir roman. Bir çocuğun gözünden savaşı anlatıyor. (Ama bunun çok daha iyi örnekleri var bence, mesela türlü Romain Gary eserleri) Calvino’nun yıllar sonra bu ilk romanını tekrar okuyunca hissettiklerine ve ilk romanlara dair önsözünü kitaptan daha çok beğendim açıkçası. Böyle.
Yanıtla
0
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
12 Mayıs 2026
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Doppler
Evet, sonunda Erlend Loe’nun Doppler’i ile tanıştım. Bayılarak, acayip eğlenerek okudum, sonra kitaba dair yazılmış eleştirileri okudum ve sevmeyenin çok olduğunu gördüm, şaşırdım biraz. Şu yüzden: ben açıkçası bu kitabı çok ciddiye almamak gerektiğini düşünüyorum ya. Kötü / zayıf bir kitap olduğu için değil, yazar bence bizle düpedüz alay ettiği için. Bu kitaba öfkelenmek size şakayla takılan birine hırsla bağırmak gibi geliyor, bilmiyorum ki yanlış mıyım?

Ben yazarın öyle büyük büyük şeyler söylemek, okuru düşündürmek, içinde yaşadığı dünyayı ve ezberlerini sorgulatmak gibi bir derdi olduğunu hiç sanmıyorum açıkçası. Yanılıyor olabilirim elbette ama Doppler’in ormanda yaşama kararını bisikletten düşerek almasından tutun da “köpek gezdiren sağcı” karakterine, karakterimizin büyük penisinden sondaki absürt Uzlaşma Festivali’ne - her şey bir karikatür, bir parodi.

Bence Loe orta sınıfın hassasiyetleri, öncelikleri ve hırslarıyla olduğu kadar; kendini doğaya bırakan, kaçtığını sanan, kendine yeni bir felsefe bulduğunu iddia edenlerle de dalga geçiyor - istisnasız hepimizle yani. Hatta belki en çok da bu kitabı okuyup “ben de bazen Doppler olmak istiyorum” diyenlerle, maalesef. Doppler, karikatürize ettiği şeyin karikatürü olmuş bir anti-antikahraman (böyle bir sözcük yok biliyorum ama hadi bu seferlik olsun) bence ve işte tam da bu yüzden müthiş.

Bu metin şayet azıcık daha ciddi yazılmış olsa didaktik, ruhsuz, mesaj kaygılı bir tuhaf anlatı olurdu. Erlend Loe’nin bu hikâyeyi anlatışındaki mizah ve ciddiyetsizlik, Doppler’in kendini ciddiye almazmış gibi yapıp aşırı alışıyla öyle nefis bir tezat oluşturuyor ki, tam olarak bu biçimde yazıldığı için bayıldım kitaba. Bir mesaj vermeye çalışmadığı için, bir şeyleri izah etmek zorunda da hissetmiyor, bu da bana aşırı iyi geldi okurken.

Ben çok sevdim. Deliler gibi güldüm, nicedir bir kitap okurken böyle gülmemiştim, bu ve Bongocuğum’la tanışmış olmak bile bana yeter. Dilek Başak da bu akışkan metni neşesini ve lezzetini koruyarak çok iyi çevirmiş, devam kitaplarını tez zamanda okuyacağım.
Yanıtla
0
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
12 Mayıs 2026
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Harita ve Topraklar
Evet, sonunda “Fransız edebiyatının kötü çocuğu” Michel Houellebecq ile tanıştım. Kendisinin namını çok duyduğum için daha kışkırtıcı, rahatsız edici bir metne hazırlamıştım kendimi, hiç öyle olmadı valla - dozunda oyuncaklı, ziyadesiyle alaycı, kıvamında tuhaf ve epeyce derinlikli bir romanla karşılaştım. 2010 Goncourt ödüllü Harita ve Topraklar’ı çok sevdim.

Jed Martin isimli bir sanatçının hayat öyküsünü okuyoruz. Son derece konvansiyonel bir hikâye gibi başlayan roman her bölümde şekil değiştiriyor, her bölümün ayrı bir karakteri var resmen. Biri büyüme hikâyesi, biri polisiye, biri koca bir hiciv örneğin. Jed son derece sıradan bir adam açıkçası, yazar kendisiyle özellikle ilişkilenemeyelim istemiş kanımca, akmaz kokmaz bir adam, kendisine iyi veya kötü herhangi bir güçlü duygu beslemek zor. Epeyce sığ da biri kendisi, işte bu sığ adam dünyanın en çok kazanan çağdaş sanatçılarından birine dönüşüyor, zaten hikâyenin kendisi başlı başına ziyadesiyle ironik bu nedenle. Houellebecq’in metnin içine bolca yerleştirdiği marka isimleri de yine içinde yaşadığımız çağın nasıl bir sirk olduğunu gayet isabetli şekilde vurguluyor. Yani aslında hem baş karakteriyle, hem toplumla, hem değerlerimizle - her şeyle güzelce dalgasını geçiyor.

Kendisini de kayırmıyor bu arada, kendiyle de dalga geçiyor yazar. Metnin bir noktasında hikâyenin karakterlerinden biri olarak hikâyeye giriyor Houellebecq, sonra da başına acayip şeyler geliyor. Spoiler olmaması için ne geldiğini söylemiyorum ama bu tuhaf şeyleri yazarken ne kadar eğlendiğini düşününce ben de çok eğlendim açıkçası.

Müthiş sürükleyici akan bu metnin bir yanıyla da bunca felsefi bir derinliği olmasını ayrıca hayranlık verici buldum. Makineleşmeyle beraber toplumun geçirdiği dönüşüme, sanat eseri metalaşırken yaşanan anlam kaybına, faydacılık ve işlev odaklı bakış açısının dünyayı anlamlandırma biçimimizi biz farkına bile varmadan nasıl kuşatmış olduğuna dair şahane eleştiriler var kitapta, üstelik bunları asla didaktikleşmeden, son derece müphem şekilde aktarmayı becermiş.

Ezcümle, tokat gibi bir roman vallahi. Bu tuhaf adamla tanıştığıma çok memnun oldum.
Yanıtla
1
0
Destekliyorum  1
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
12 Mayıs 2026
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Dünya Sonu Savaşı
Evet, 856 sayfanın ardından huzurlarınızdayım. Öncelikle şunu söylemek istiyorum: Llosa hakikaten çok acayip bir yazar. Bambaşka, bambaşka biçimlerde yazıyor, açıkçası hiçbir kitabını birbirine benzetemiyorum, her defasında başka teknikler deniyor olmasını çok hayranlık verici buluyorum. (Şunu, Julia Teyze’yi, Teke Şenliği’ni ve Yeşil Ev’i nasıl aynı kişi yazmış olabilir mesela?) Neyse, Dünya Sonu Savaşı’na dönersek, kitap oldukça ilginç bir gerçek hikâyeden yola çıkıyor; 19. Yüzyıl Brezilya’sında toplumun tüm itilmişlerinin toplanıp yeni kurulan cumhuriyetin kanunlarını reddederek kurdukları Canudos adlı komünün öyküsü ‑ ve tabii devletin onu ortadan kaldırma macerasının. Bu bir savaş romanı: grotesk, tuhaf ve absürt bir savaş. Sonunu bilmenize rağmen merakla okutuyor kendisini ama Llosa’nın diğer eserlerine kıyasla görece düz ve süssüz bir dille yazıldığını belirteyim. Bu kitabı büyük bir kitap yapan şey bence inşa edilmiş biçimi, savaşı anlatırken genişleyebildiği toplumsal ve kişisel alanlar ve tabii yazarın bu büyük projesini yaratırken hissettiği hırsın her sayfaya sinmiş olması. Llosa’nın en iddialı ve mühim romanı deniyor bu kitaba – iddialı olduğu şüphesiz, oldukça da etkileyici ancak benim için Teke Şenliği’nin önüne geçemedi, onun kadar sarsıp avucunun içine almadı. Ama Llosa’nın edebiyatına duyduğum saygıyı biraz daha artırdığı kesin. Çok seviyorum.
Yanıtla
1
0
Destekliyorum  1
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
12 Mayıs 2026
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Palomino Molero'yu Kim Öldürdü?
Llosa’nın bir evreni var, ben de bunu çok seviyorum. Kitapları birbirine bağlanıyor; karakterler, mekânlar tekrar tekrar karşımıza çıkıyor, insan tanıdık bir yüz görmüş gibi oluyor. Palomino Molero’yu Kim Öldürdü’de, And Dağlarında Terör ve Yeşil Ev’den gayet iyi tanıdığımız, Llosa’nın en sevdiği karakteri olan, “her zaman geri dönen bir karakter” olarak tanımladığı ve bilinçaltından gelen bir ilhamla tekrar tekrar ortaya çıktığını söylediği Lituma ile beraberiz yine. Bu kitap And Dağlarında Terör’ün hemen öncesinde geçiyor, kendisinin nasıl o ıssız, sapa yere sürüldüğünün öyküsünü okuyoruz aslında.

1950’lerin Peru’sundayız. Hava kuvvetlerine ait bir üssün yakınlarında vahşice öldürülmüş bir hava erinin cesedi bulunuyor ve cinayeti araştırma görevi Teğmen Silva ile yardımcısı Lituma’ya veriliyor. Llosa her zaman son derece akıcı yazar zaten ama bir de polisiye yazınca iyice sürükleyici olmuş, büyük bir merakla okutuyor metin kendini. Cinayet epey canavarca bir hisle işlenmiş olmasına rağmen kasaba halkının ve askerlerin sessizliği meseleyi iyice karmaşıklaştırıyor ve çözümsüz hale getiriyor. Biz de cinayeti aydınlatmaya çalışan Silva ile Lituma’ya eşlik ediyoruz. Bu iki karakter de bence çok iyi yazılmış. Lituma, sorgulamalar sırasında Silva’nın zihnine girdikçe biz de Lituma’nınkine giriyoruz resmen. Cinayeti çözmeye çalışırken Lituma’nın boşlukları doldurmak için hayal kurup olayları gözünde canlandırması okurun da hayal gücünü tetikliyor. Bende öyle oldu yani en azından, kendimi sürekli türlü anlar inşa ederken yakaladım.

Kötülük, adalet, yoksulluk, ayrımcılık, gücün kötüye kullanımı ve tabii ki sınıf kavramlarını odağına alan, son derece sağlam bir roman bu. Anlattığı cinayet çok karanlık ama cinayetin arkasındakiler daha da karanlık: topyekün bir çürümenin doğal sonucu gibi aslında yaşanan, gizem çözüldükçe anlıyor insan.

Çok özlemişim, çok sevdim, arz ederim.

Yanıtla
0
0
Destekliyorum 
Bildir