Onaylı Yorumlar

Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
12 Mayıs 2026
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Dalgalar
Çok büyük bir kitap bu. Ben 3 günde okudum ama başka da pek bir şey yapmadan okudum açıkçası, normalde çok daha uzun sürecek bir okuma bu şüphesiz. Çünkü şöyle: hayatımda okuduğum en talepkar kitaplardandı. Tüm dikkatinizi, özeninizi, beyninizin her tarafını istiyor sizden: bir anlık dikkatsizliğe tahammülü olmayan bir metin, dolayısıyla zor bir metin. Ama nasıl güzel. Tüm kitap, 6 kişinin monolog ve diyaloglarından oluşuyor. Onların seslerini dinleyerek hayat öykülerine dalıyoruz. Mina Urgan’ın dediği gibi; hem bir roman, hem bir tiyatro oyunu, hem de bir şiir. Şiir; kesinlikle şiir. Çok poetik, çok lezzetli, çok güçlü bir şiir. Konvansiyonel olmayan romanları okumayı çok seviyorum, bu da o listenin tepelerine yerleşiveren bir eser oldu. Muazzam gerçekten, büyük bir saygı ve hayranlıkla tamamladım. "Dünya en uç noktasına kadar yağmalanmış, zirveleri soyulup soğana çevrilmiş ve çiçekleri toplanmış, artık kök tutmuyor."
Yanıtla
1
0
Destekliyorum  1
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
12 Mayıs 2026
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Bir İdam
Çok beğendim. Kitaba adını veren öykü olan “Bir İdam” zaten müthiş. Kısacık ama çok sarsıcı, insanlığın kayıtsızlığına dair acayip çok şey söylüyor. “Yazma Sebebim” denemesi, Orwell’le ilişkisini derinleştirmek ve kendisini daha iyi anlamak isteyenler için çok faydalı. Kitabın çoğunu kaplayan “Sosyalizm ve İngiliz Dehası” ise Orwell’in sosyalizm, demokrasi ve faşizm üzerine fikirlerini içeriyor, savaşın ilk yıllarında yazılmış (1941), oldukça ilginç tespitler ve öneriler var içinde. 1984’ün ayak sesleri bir nevi. Şu cümleleri unutmayacağım, yaşadığımız günlerde kulağımıza küpe olsun: “İngiliz egemen sınıfı faşizmi kendi tarafında görürken tam da yanılmıyordu. Herhangi bir zengin adamın, faşizmden komünizm ya da demokratik sosyalizm kadar korkacak bir şeyi yok. (…) Devrim kırmızı bayraklar ve sokak çatışmaları anlamına gelmiyor, devrim temel bir güç değişimi anlamına geliyor.”
Yanıtla
0
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
12 Mayıs 2026
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Hayatta Kalanlar
Çok ama çok sevdim bu kitabı. Kendisi bir edebi hazine mi, hayır, benim kullandığım anlamda pek sayılmaz; hep bahsettiğim o “lezzetli kelimeler” çok yok belki içinde ama olağanüstü iyi anlatılmış bir hikâye, öyle çok yerime dokundu ki. İskandinav edebiyatının son derece sert ve dramatik öyküleri koşturmadan, olanca yalınlığıyla kucağımıza bırakabilme kabiliyetini çok seviyorum. Bu kitap da öyleydi. Alkolik bir anne-babanın mutsuz çocuklarının öyküsünü okuyoruz kitapta. Teknik olarak da ilginç: 1 bölüm günümüzde, 1 bölüm geçmişte geçiyor. Günümüzdeki bölümlerde geriye, geçmiştekilerde ileriye sarıyoruz ve sonuçta bu iki zaman dilimi son bölümde birbirine yetişip tamamlanıyor. “Toprağın üzerindeki her bir kökten kaçınıp her kesin kayayı atlayan, çocukluğundan geçen” Benjamin’in merkezinde durduğu bu öyküde sanırım herkes kendi ailesinin mutsuzluklarına dair bir şeyler bulabilir. Sonlara doğru beni basbayağı ağlattığı notunu da düşerek tamamlayayım. Ona göre okuyunuz. “Aslında kederin bir süreç olduğu doğru değil. Keder bir var oluş durumu. Hiç değişmiyor, taş gibi oracıkta oturuyor.”
Yanıtla
1
0
Destekliyorum  3
Bildir
Yanıtları Göster
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
12 Mayıs 2026
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Toprakyiyen
Çok acayip bir kitap bu. İnanılmaz sürükleyici bir kere ‑ nefes nefese, elimden bırakamadan okudum. Dolores Reyes’in edebiyatında bence kesinlikle Arjantin edebiyatının büyük ustalarının izleri var: Cortazar’ın büyülü gerçekçiliği ve tuhaflıkları, Borges’in yalın sihri, Adolfo Bioy Casares’in gizemleri; hepsini gördüm okurken. Ya da çağdaşlarına gidecek olursak – Samanta Schweblin’in tekinsizliği yahut Carlos Maria Dominguez’in sürükleyiciliği. Çağdaş Arjantin edebiyatı hakikaten oldukça heyecan verici ya, şu ana dek ne okuduysam çok sevdim. Bu kitap çok etkili, etkileyici ve bir o kadar da rahatsız ediciydi. Toprak yiyerek şiddet mağdurlarının, cinayet kurbanlarının öykülerini görebilen bir kızın öyküsünü anlatıyor Reyes. Toprağa terk edilen kayıpların izini bulmak için kızın kapısını çalmayan başlayan insanlar ve sonra bir sürü karanlık, ürkütücü, acıklı öykü. Bu kitapta çok şey var, hiç olmayansa adalet. Ki zaten günümüzde adalet nerede var, onu da bilmiyorum. Ezcümle çok tavsiye ediyorum. Keşke bizim de kadınları kurtarıp katilleri cezalandırabilen bir toprakyiyenimiz olsa. Keşke.
Yanıtla
0
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
12 Mayıs 2026
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
İsa'nın Okul Günleri
Coetzee'nin İsa Üçlemesi'ne devam ediyorum. Açıkçası bu ikinci kitabı ilk kitap kadar etkileyici bulmadığımı söylemem lazım. Bu serinin bütünüyle alegorik olduğunu, okuduğumuzun ötesinde bir meseleyi anlamamız gerektiğini gayet iyi biliyorum ancak bu kez, nasıl diyeyim, ikna olmadım.

Bu ikinci kitapta David'in (İsa'mız?) numerolojiyi dansa adapte eden bir tuhaf Akademideki günlerini okuyoruz. Çocuğun dünyayla dans ve sayıların öznelliği (böyle bir şey iddia ediyor okulun felsefesi) üzerinden ilişkilenme çabasını ve okulda gelişen olayları izliyor kitap.

Okulda gelişen olaylardan en temeli, Dimitri adlı (ve besbelli ki Coetzee'nin Dostoyevski takıntısının bir mahsulü olan) bir karakterin hikâyesi. İlk kitapta kurallarını tanıyıp anladığımız bu "tutku"suz, arzusuz, iştahsız distopyaya tutku girerse nasıl vahşi sonuçları olur”, yazar Dimitri üzerinden bunu keşfetmeye çalışıyor gibi ama açıkçası bana ikinci kitabın merkezine koyduğu bu karakter ve hikâye epeyce zayıf göründü.

İkinci kitabın sonu itibariyle içimdeki huzursuzluk geçmiş değil. Bu üçlemeyi "enigmatik" olarak tanımlayan çok görüş okudum; haklılar. Esrarengiz, tam olarak anlaşılamayan, anlaması ve anlamlandırması güç bir üçleme bu. Yazar sizinle oyun mu oynuyor, sayfalar süren garip felsefi akıl yürütmeler aslında boş kelime oyunlarından mı ibaret yoksa gerçekten bir şey anlatıyor mu, hala çözebilmiş değilim.

Fakat ne tuhaf, bir yanımla da bu kitabın o nev-i şahsına münhasır hissinin içime işlediğini de seziyorum. Sevip sevmememden bağımsız, benimle kalacak bir üçleme olacak bu, bunu biliyorum. Bu da bir güçtür muhakkak.
Yanıtla
0
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
12 Mayıs 2026
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Akhilleus'un Şarkısı
Çocukluğunda annesinin masallar yerine Azra Erhat'ın Mitoloji Sözlüğü'nden seçtiği öyküleri anlattığı biri olarak, mesele mitoloji olunca çok objektif olamıyorum, onu baştan söyleyeyim. Anlattığı şey Akhilleus ve Patroklos'un öyküsü olmasa kurgusu ve diliyle belki bende çok da bir iz bırakmayacak olan bu kitap, çok sevdiğim bir hikâyeyi bambaşka biçimde ele alışıyla beni fena halde tavladı; haliyle çok sevdim. Bunda kitabı Troya'yı ziyaret ettiğim gün, bizzat o topraklarda okumaya başlamış olmamın da etkisi olabilir. Binyıllar iç içe geçti, zamanda yolculuk ettim sanki.

Madeline Miller'ın bundan çok daha meşhur olan "Ben, Kirke"sini de sevmiştim ama Akhilleus'un Şarkısı bence ondan çok daha iyi bir kitap. Evet elbette bir İlyada değil, zaten onunla kıyaslamak da yanlış olur diye düşünüyorum - bu bambaşka bir kategori, daha geniş bir okur kitlesine hitap eden bir mitolojik roman. İlyada bir destan, bu ise bir popüler kültür objesi. Peki bu kendisini kötü kılar mı? Bence hayır.

Bir kere dersine çok iyi çalışmış Madeline Miller, orası şüphesiz. İlyada malum, Troya Savaşı'nın sadece 50 gününü anlatır; Miller ise anlatısını çok daha evvelden başlatıyor. Akhilleus'a "fazla yakın" olduğunu bildiğimiz, aşığı olduğu da söylenen Patroklos'un ağzından dinliyoruz öyküyü, roman da onun doğumuyla başlıyor. Akhilleus ile tanışmaları, sevgili olmaları, beraber savaşa gidişleri ve ölümleri. Yine İlyada'nın aksine, Hektor'un ölümüyle bitmiyor roman, devam ediyor ve Akhilleus'un ölümüne dek sürüyor.

Ben Miller'ın günümüz dinamikleriyle yazarken bir mitolojik destan okuduğumuzu unutturmayan süslü dilini seviyorum açıkçası. (Bunda Seda Çıngay Mellor'un kusursuz çevirisinin de payı büyük şüphesiz.) Kitaba "tarihsel gerçekliğe uygun olmadığı" yönünde getirilen eleştirileri de anlamakta güçlük çekiyorum, hangi tarihsel gerçeklik yahu, çıktığı yer mitoloji zaten? Mitolojik bir öyküyü alıp genişletmiş, yeşertmiş, büyütmüş, bir savaş hikâyesi değil bir aşk, vicdan, iktidar ve insan hikâyesi anlatmayı seçmiş yazar.

Benim içime işledi, çok çok sevdim valla. Hem çocukluğumda dinlediğim öykülere gittim, hem de lezzetli, akan giden bir masal dinledim. Mesudum.
Yanıtla
0
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
12 Mayıs 2026
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Juette'in Tutkusu
Clara Dupont-Monod’nun dilimize çevrilen bir önceki romanı Taşların Anlattığı geçen sene en sevdiğim birkaç kitaptan biri olmuştu, bazı kısımları aklımda hala mıh gibi duruyor. Hâl böyle olunca Juette’in Tutkusu’nu da bekletmeden okumak istedim. Dupont-Monod’nun dili yine çok şiirli ve güçlü ancak bu romanda umduğumu bulamadım maalesef.

Aslında hikâye çok etkileyici: 12. yüzyılda yaşamış bir azizenin (Yvette of Huy) gerçek hikâyesinden yola çıkarak yazılmış bir roman bu, onun ağzından. Kadının öyküsünü bilebiliyoruz çünkü mevzubahis dönemde onu tanımış ve sırdaşı, dostu olabilmiş olan Hugues de Floreffe bu öyküyü kaleme almış ve metin günümüze hiç bozulmadan ulaşmış. İşte bu metinde anlatılan Yvette’e (ya da Juette) bir ses veriyor Dupont-Monod, bu kez öyküsünü onun ağzından anlatıyor.

13 yaşında henüz bir çocukken, muhafazakar ailesinin zoruyla bir adamla evlendirilen ve kocasının erken ölümünün ardından da onu bu hayata iten geleneklere, topluma, patriyarkaya, ruhban sınıfına savaş açan; genç kadınları evlilikten korumak için çalışan, kısa sürede çok sayıda mürit toplayıp azize kabul edilen ancak sonrasında kilise tarafından yargılanıp ölümden kılpayı kurtulan bir kadının hikâyesi bu. (Bu yargılamalar sonucunda yaklaşık 180 “asi” öldürülmüş, Mont-Aimé katliamı diye geçiyor.)

Böyle sıradışı ve olağanüstü cesur bir tarihi karakterin kendisine ses vermek bence müthiş bir fikir, bu ses yer yer çok da güçlü çıkıyor (örn: “Benim adım Juette, artık bir yaşım yok. Alacak bir intikamım var.”) ancak romanın bir ritm sorunu var sanki. Gayet iyi yazılmış olmasına ve Juette’in içine itildiği hayatın kendisinde yarattığı acıyı ve öfkeyi hissedebilmiş olmama rağmen bir türlü içine tam olarak giremedim kitabın. Yazar zaman zaman Hugues’e de söz veriyor bu arada ve ilginçtir ki onun ağzından yazılmış bölümler çok daha etkileyici geldi bana.

Ezcümle, çok bayılmadım maalesef ama daha önce adını hiç duymadığım, kendi acısından bir isyan doğurmayı başarmış bu şahane kadını tanımama vesile olduğu için okuduğuma memnunum yine de.
Yanıtla
0
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
12 Mayıs 2026
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Canavar: Hayranların İkilemi
Claire Dederer'in "büyük sanat üretmiş kötü insanları ne yapacağız" sorusu üzerine sohbetvari bir dille akıl yürüttüğü Canavar'ı sonunda okuyabildim. Sahiden bir akıl yürütme bu, sesli düşünüyor Dederer, tepeden bir dille "bu adamların eserlerine böyle böyle yaklaşmamız gerekir" gibi bir buyurgan üslup kullanmıyor, kendi çelişkilerini ve açmazlarını sıralıyor, bizi de bu sorgulamayı yapmaya davet ediyor. Polanski'nin, Allen'ın, Wagner'in, Picasso'nun yaptıklarını, düşündüklerini bilerek onların eserlerinden hala keyif almaya devam edebilir miyiz? Temel soru bu.

Sanatçının özyaşam öyküsünü, eserden ne kadar bağımsız değerlendirmemiz gerektiği sorusu yeni değil şüphesiz. Meşhur Proust & Sainte Beuve tartışması geldi aklıma metni okurken. Sainte-Beuve, bir yazarın yaşamının, karakterinin ve toplumsal çevresinin eserini anlamak için belirleyici olduğunu savunurken, Proust buna karşı çıkarak, yazarın kişisel hayatının eserinden bağımsız olduğunu ve gerçek yaratıcılığın bilinçdışı ve içsel deneyimlerden doğduğunu öne sürüyordu. Edebiyat eleştirisinin temel yapı taşlarından olan bu tartışmanın ortaya attığı soru hala cevapsız ve içinde yaşadığımız, kimi durumlarda yazarı eserinden daha önce tanıdığımız bu çağda her zamankinden daha geçerli.

Nitekim Dederer de bu özyaşam öyküsü meselesi üzerinde epeyce düşünüyor ve bence önemli bir paradigmaya dikkat çekiyor, izleyici/dinleyici/okur olarak bizim özyaşam öykümüz. Hatta kitabı yazarkenki çıkış noktası biraz da bu; sanatçıyı değil sanatının muhatabı olan bizleri yazmak üzerine yola çıkmış ve bence çok iyi olmuş.

Sonda bir büyük cevaba ulaşmıyor ama bence çok iyi bir zihin egzersizi ortaya koyduğu. Sanatın işinin duygularla olduğunu ve esere duyduğumuz kontrol edilemez duygudan ötürü kendimizi suçlamamızın bir sınırı olması gerektiğine dair vardığı yer açıkçası bana iyi geldi. Özellikle "deha" üzerine odaklandığı bölüm ve Nabokov çözümlemeleri nefisti.

Bir not: Berrak Göçer'in çevirisi çok akışkan ve temiz ancak sanırım düzeltide gözden kaçmış çokça yazım hatası, yineleyen kelime vs gördüm. Öğrendiğim kadarıyla ikinci baskı için tekrar okunuyormuş metin, eminim hepsi düzeltilecektir.
Yanıtla
0
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
12 Mayıs 2026
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Canlanan - Lenin'den Öpücükler
Çin’in en gözde yazarlarından Yan Lianke’den daha önce Günler, Aylar, Yıllar’ı okuyup bayılmıştım; Canlanan romanının da dilimize çevrildiğini görünce hemen başladım okumaya. Epey farklı iki eser olduğunu söylemem lazım.

Yazar, kitabın başındaki önsözde zaten edebiyatının geçirdiği dönüşümden söz ediyor biraz. “Bu dünyayla ve gerçeklikle yüzleşmeye eskisi kadar hevesli değilim artık” diyor, bu da ilk dönem eserlerine göre daha fantastik, daha mitik metinler yazmaya yönelmesini açıklıyor.

Canlanan: Lenin’den Öpücükler de böyle. Körler, sağırlar ve topalların yaşadığı Canlanan köyündeyiz. “Baksana, yazın bu kavurucu sıcağında, insanlar artık canlanmadığında, kar yağmaya başladı. Sıcak kar bu.” diye başlıyor roman ve yazar sıradan bir hikâye okumayacağımızı ilk cümleden bize bildirmiş oluyor. Mahsullerini kaybeden köylülerin imdadına kaymakam Liu yetişiyor: Rusya’dan Lenin’in naaşını satın alıp köydeki Ruh Dağı’na yapacakları anıt mezara koymayı ve yaratılacak turizm geliriyle köylüyü kıtlıktan kurtarmayı kafasına koyuyor, Lenin’i satın almak için gereken parayı toplamak için engelli köylülerden müteşekkil gösteri toplulukları oluşturuyor, köylüler turneye çıkıyor, olaylar gelişiyor.

Yaklaşık 600 sayfalık bu hacimli roman, bu turneyi, cesedi satın alma girişimlerini, köylülerin ve kaymakamın başına gelenleri anlatıyor. Kitapta bizzat yazarın koyduğu bol bol dipnot var, bu dipnotlar vasıtasıyla köyün ve bölgenin tarihini de aktarıyor Lianke, kimi zaman onlarca sayfa süren bu dipnotlar “laklakiyat” adıyla bölüm sonlarına eklenmiş, kimi dipnotun da kendi dipnotları var, başta biraz kafa karıştırıcı gelse de sonra alışıyor insan.

Olayların seyrini anlatmayayım ama şahane bir komünizm ve kapitalizm eleştirisi yapıyor yazar. Her iki sistemin de çığrından çıkma potansiyellerini görüp, ikisiyle de ince ince alay ediyor, ortaya masalsı bir hiciv çıkarıyor. “Saramago’nun yapıtlarını andıran bir toplum alegorisi” diyor arka kapak, doğru, andırıyor sahiden ve çok sevdim bu tarafını ama bence Saramago’nun müthiş duygusallığı yok bu eserde, en azından bana onun kitapları kadar nüfuz edemedi, bunu da ekleyeyim. Ama yine de çok severek okudum.
Yanıtla
0
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
12 Mayıs 2026
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Övgü
Çerçeve ve Geçiş'in ardından Övgü'yü de okuyarak İngiliz yazar Rachel Cusk'ın üçlemesini tamamlamış oldum. Bu üçleme bir klasik müzik eseri olsaydı bir sonat değil senfoni olurdu bence: çünkü müthiş çoksesli metinler ve şayet bu bir senfoni olsaydı; bu son bölümü de tam bir allegro olarak niteleyebilirdik - çok güçlü ve tempolu bir kapanış.

Çoksesli; çünkü Cusk bizi yine bir sürü farklı insana kısa ama derinlikli bakışlar atmaya, onların sesini duymaya davet ediyor. Çok acayip bir şey bu yaptığı, öyle ki metinde şöyle bir görünüp geçen karakterleri, üç kitap boyunca bizle olan anlatıcımız Faye'den daha iyi tanıyoruz. Edebiyatta birinci tekil anlatıcı tercihi genelde sesin sahibini aşırı iyi tanıyacağımız, iç dünyasına dalacağımız, hakkında bir sürü şey öğreneceğimiz anlamına gelir, Cusk'ın metninde ise tam tersi: anlatıcımız bakıyor ve aktarıyor. Tabii görme biçiminden kendisine dair bir şeyler öğrenmemiz mümkün, ama o düşünce egzersizini bize bırakıyor yazar. Teknik olarak müthiş ilginç bence bu yaptığı iş.

Çerçeve'nin ardından bu ilk kitabı biraz donuk bulduğumu, anlatıcı olayların fazlaca dışında kaldığı için içine girmekte zorlandığımı, ikinci kitap olan Geçiş'te bu hissimin biraz kırıldığını yazmıştım, Övgü ile beraber iyice alıştım tekniğine. Bu kez anlatıcımız yazar Faye, ülke dışında bir edebiyat konferansına gidiyor ve orada tanıştığı başka yazarlara, çevirmenlere, gazetecilere bakıyor, onları dinliyor, bize aktarıyor. Bu anlatılarda ana izlek toplumsal cinsiyet ve özellikle kadın olmak meselesi. Aktardığı süssüz öykülerde günümüzde kadın olmanın binbir zorluğuna ve dönüşen toplumsal cinsiyet rollerine dair üzerine düşünülecek çok şey var.

Şu alıntıyla bitireyim: "Bir erkek çocuğunun, erkek olmayı öğrenmek için babasına özel bir biçimde ihtiyaç duyduğuna ilişkin bir inanış var. Ama ben oğlumun erkek olmayı öğrenmesini istemiyorum. Ben onun tecrübe yoluyla erkek olmasını istiyorum. Nasıl davranacağını, bir kadına nasıl muamele edeceğini, kendi adına düşünmeyi yaşayarak bulmasını istiyorum. İç çamaşırlarını yere atmayı ya da erkek tabiatını mazeret olarak kullanmayı öğrenmesini istemiyorum."

Yanıtla
0
0
Destekliyorum 
Bildir