Hadrianus'un Anıları
Buna ne demeli şimdi? Uzun, çok uzun zamandır okuduğum en güzel “şey” unvanını kendisine bahşedeyim evvela. Dün gece salonda sabaha karşı 5’te elimde kitapla salonda uyuyakalmışım; içinde Hadrian’ın şehirleri, su kemerleri, heykelleri, izleri olan garip, ele avuca sığmaz, tuhaf rüyalardan uyandım bir süre sonra. Sabah 9’da kendiliğinden, kitabı bitirmek arzusuyla açıldı gözlerim. Büyülendim, çarpıldım. Bundan yaklaşık 15 sene önce bir gece vakti Bizans Tarihi dersim için elime Anna Komnene’nin Alexiad’ını alıp okumaya başladığım o geceyi hatırladım; üzerinde yaşadığımız toprakların olağanüstü çekici ve büyülü tarihini hissedip tüylerimin ürperdiği bir diğer geceydi o da. Bu kitap bir tarih kitabı değil fakat, bir roman, fakat olağanüstü güzel bir roman. Marguerite Yourcenar Hadrian’ı yazmamış, onlarca yıl onunla hemhâl olduktan sonra Hadrian’ın kendisi olmuş. Nasıl örtülü, zarif bir bilgelik var bu kitapta, nasıl ele geçmesi zor bir sihir, ne çok ders, ne çok gerçeklik. Kitabı okurken kendimi bıraktım, tarihsel gerçekliği kovalamaya çalışan zihnimi susturdum, imparatorun el yazmalarını okuduğumu, zihninde, kalbinde gezdiğimi hayal ettim. Batı sanatında büyük iz bırakan ve eşcinsel aşkın sembolü haline gelen Antinous’u Hadrian’ın kendisinden dinledim, Pessoa’nın yüzyıllar sonra bu güzel genç çocuk ve bu aşk için yazacağı şiirleri biliyor olmanın ayrıcalığıyla gülümsedim. Bu kitabın beni bunca etkilemesinde Roma tarihine duyduğum özel ilginin payı vardır muhakkak, ama herkesin, özellikle bu coğrafyada yaşayan herkesin mutlaka okumasını isterim bu kitabı. İçinde hayata, aşka, yöneticiliğe, adalete, hayallere ve yasa dair çok, çok, çok şey var – ama bunun da ötesinde edebî bir mücevher bence. Bana özellikle değen şu cümleyi de bırakıp susuyorum: “İnsanların pek çoğunun bellekleri, sevmekten vazgeçtikleri ölülerinin sessiz sedasız yattıkları terk edilmiş mezarlıklardır. Unutulmayan acı, unutkanlıklarına yönelen bir küfürdür.”