Onaylı Yorumlar

Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
12 Mayıs 2026
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Laura Diaz'lı Yıllar
Carlos Fuentes'in şöyle bir lafı olduğu rivayet ediliyor: "Beni sınıflandırmayın, beni okuyun. Ben bir yazarım, bir janr değil." Pekala, etmeyelim de, etmeden eserlerini nasıl tarifleyeceğiz? Zira yine tipik bir Fuentes destanı idi Laura Diaz'lı yıllar. Evet bir Terra Nostra yahut Doğmamış Kristof kadar destansı değildi, bu dev yapıtlarına göre görece daha konvansiyonel biçimde yazmış Fuentes ama aralara yine imzası epik pasajları da serpiştirmeyi ihmal etmemiş. Başkahraman Laura Diaz'ın 70 senelik hayat öyküsünü okuyoruz ve aslında bir yandan da Meksika'nın ve Amerika'nın tarihine dalıyoruz. Fuentes topraklarının tarihini yazmayı çok seviyor, her seferinde de çok iyi beceriyor. Ancak sanki burada Laura Diaz'ın ve diğer karakterlerin kişisel hikâyeleri bu büyük tarih anlatısına biraz fazla kurban gitmiş gibi hissettim. Karakterleri biraz daha derinleştirse kitaptan daha da çok haz duyardım şahsen ve fakat bu haliyle de çok güzel. (Bu arada bir yazarın başka kitaplardan karakterleri eserlerine alması da ne güzel bir şey ya. Birkaç cümleyle Johannes Buddenbrook'u hikâyeye katarak Thomas Mann'a selam çakmış Fuentes. Ayrıca kendi kahramanı Artemio Cruz bu kitapta da karşımıza çıkıyor, özlemiştik, iyi oldu.) Bu kitabın öncesinde yine Galeano'nun Latin Amerika'nın Kesik Damarları'nı okumak, bitirince de Juan Rulfo'nun Meksika fotoğraflarına dalmak eserden alınacak hazzı katlayacaktır diye düşünüyorum, naçizane tavsiyem bu yöndedir. Laura Diaz'dan bana çok şey kaldı ama buraya bir tek cümle bırakacağım: "Kaç yazgımız var? Ben tek bir erkeği değil, birçok erkek seviyorum: kadın olduğum için, orospu olduğum için değil."
Yanıtla
0
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
12 Mayıs 2026
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Sen "Alo" Demeden Önce
Canımın içi Italo Calvino yine üzmedi - kendisinin öykü derlemesi “Sen Alo Demeden Önce”ye bayıldım. Kitap, yazarın “Kıssalar ve Hikâyeler” ve “Öyküler ve Diyaloglar” adını verdiği iki bölümden oluşuyor. 1943-1984 arasında yazılmış öyküler bunlar, yani yazarın dilinin evrilmesini, kendi üslubunu bulmasını da takip ediyoruz aslında okurken. İkinci bölümdeki, daha ilerleyen yıllarda yazdığı görece daha uzun öyküler daha Calvinomsu ama ben ilk bölümdekileri de çok çok beğendim. Özellikle kıssaları. İnsan 20li yaşlarında bunları nasıl yazar, vallahi olacak iş değil.

Neyse, kıssalara bir parantez açmak istiyorum çünkü 1, maksimum 2 sayfalık bu küçük öykülerini müthiş güçlü buldum. Zamanı, mekânı belirtmeden, muğlak bir düzlemde ve çokça absürt biçimde kurguladığı bu minik ve çoklukla siyasi metinlerde sisteme, savaşa, insana, ahlaka dair pek çok mantıksızlığı o kadar lezzetli ve asla didaktikleşmeden önümüze seriyor ki, bayıldım. İyi öykücülük bence böyle bir şey zaten, azıcık kelimeyle, süslü cümleler ve aforizmalar kullanmadan çat diye insanın yüzüne vurmak meseleyi. Özellikle “Elindekiyle Yetinmesini Bilmek”, “Vicdan” ve “Yüz Karası” kıssalarını çok çok sevdim.

İkinci bölümdeyse diyaloglar öne çıkıyor. Calvino çok iyi bir diyalog yazarıdır, hep çok akışkan bulmuşumdur yazdığı diyalogları, burada da karşılıklı konuşma biçiminde yazdığı öyküler çok iyiydi. “Neandertal Adam”, “Montezuma” ve “Henry Ford” öykülerinin özellikle okunmasını önermek isterim.

Daha önce Calvino okuyanlar, bu öykülerde başka eserlerinin izlerini de bulacaklar - örneğin başyapıtı Görünmez Kentler’in bu kitaptaki Kazanova’nın Anıları’ndan devşirildiğini düşünmek için haklı sebeplerimiz olduğunu okuyunca göreceğinizi düşünüyorum.

Yazmaya devam edersem başka öyküleri de sıralayacağımı fark ettim, duruyorum. Zira indekse baktıkça her birini ayrı ayrı sevdiğimi ve hepsiyle ilgili edecek birkaç lafım olduğunu fark ediyorum, bu da bana bunun ne kadar zengin bir kitap olduğunu bir kez daha gösteriyor.

Calvino’nun diğer öykü derlemesi olan Zor Sevdalar’a bayılırım, bunu da en az onun kadar çok sevdim. Okuyunuz diyorum.
Yanıtla
0
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
12 Mayıs 2026
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Hayvanlara Şiirler
Çalışmalarını hayranlık ve saygıyla takip ettiğim Dört Ayaklı Şehir Derneği’nden Bige Örer ve Ömer Şişman’ın hazırladığı Hayvanlara Şiirler kitabını, pek öyle şiir düşkünü olmasam da çok severek okudum, yer yer de epeyce duygulandım açıkçası.

Ahmet Güntan, Ali Özgür Özkarcı, Birhan Keskin, Burak Acar, Doğukan Türköz, Donat Bayer, Efe Murad, Elvin Eroğlu, Fatma Nur Türk, Hamdi Oğulhan Tünay, İlker Hepkan, İlker Şaguj, İsmail Aslan, Lâle Müldür, Levent Karataş, Liman Mehmetcihat, Mahir Taşyurt, Ömer Şişman, Selcan Peksan, Sude Öztürk ve Zafer Zorlu’nun bu proje için hayvanlara dair yazdıkları şiirleri içeriyor kitap, ayrıca Güneş Terkol ve Güçlü Öztekin’in de çizimleri yer alıyor içinde.

Özellikle Bige Örer’in “Sevgili Safran, gözlerimi kapatmasam bile seni karşımda görüyorum” diye başlayan ön sözüyle Ömer Şişman, Selcan Peksan ve Sude Öztürk’ün şiirlerini çok sevdim.

Her gün yeni bir katliam haberi aldığımız bir dönemde okumak beni hem zorladı, hem de iyi geldi çünkü hayvanları düşününce acı çekmek değil onların güzelliklerini düşünmek, mutlu olmak istiyorum ve hayvanlara ithaf edilmiş bu kitap tam da buna odaklanıyor.

Bu arada kitabın tüm geliri derneğin sokak hayvanlarının tedavisi ve yuvalandırmasına odaklanan Can Yoldaşını Yaşat kampanyasına bağışlanıyor. O nedenle alınız, aldırınız, hediye ediniz, dağıtınız. Birilerinin iyilikte ısrar etmesine, hayvanlara şiirler yazmasına ve o insanlarla dayanışmaya muhtacız çünkü.
Yanıtla
0
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
12 Mayıs 2026
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Direniş
Çağdaş Latin Amerika edebiyatı da en az bir önceki kuşağın ürettiği edebiyat kadar heyecan verici ya - onu bizimle buluşturan yayınevleri çok yaşasınlar! Samanta Schweblin, Ariana Harwicz, Ricardo Romero, Brenda Lozano, Alejandro Zambra, Cesar Aira filan derken "okuduğum yaşayan nefis Latin Amerikalı yazarlar" listeme Julian Fuks da eklendi, harika oldu. Üstelik kendisi sadece 42 yaşında.

Direniş, son dönemde sesini iyice yükselten özkurmaca türünün çok kuvvetli bir örneği. Aslında evlatlık alınan abisinin öyküsünü yazmaya başlayan anlatıcı, türlü sebeplerle kendini anne-babasını da anlatırken buluyor. Diktatörlüğün korkunç kıyımı nedeniyle Arjantin'i terk edip Brezilya'ya göç etmek zorunda kalan ailesinin öyküsünü.

Dolayısıyla bu her şeyden evvel bir sürgün hikâyesi. Toplumsal sürgün duygusu (göç eden aile), bireysel sürgün duygusuyla (evlat edinilmek) iç içe geçiyor, iki sürgünü de gözlemleyen küçük oğul olan anlatıcımız, hafızasının el verdiği kadarıyla bize bu öyküleri anlatıyor.

Bu hafıza konusu önemli: neyi nasıl / ne kadar / neden hatırladığını didikleyip duruyor yazar. Hatıranın öznelliği, hafızanın güvenilmezliği, zihnin doldurduğu boşluklar. (Metinde hiç adı geçmese de baya bir Proust izleği olduğunu düşünüyorum bu çerçevede.)

Mikro sürgünler, makro sürgünler, devletin devasa elini silkerek dağıttığı hayatlar; bakmak, görmek, izleyici olmak, parçası olmak, hatırlamak, hatırlamanın biçimleri... Toplumsal soykırımların evlerde yarattığı küçük ama yıkıcı soykırımlar... Sevginin kimi zaman yeşermek için nefrete ihtiyaç duyması... Aklımda bir sürü fikir ve soru yeşertti bu küçük kitap.

Çok güzel bir metin bu, çok güzel ve incelikli yazılmış, Fuks'un sözcükleri nefis. Yazarın annesinin söylediği gibi, epeyce de melankolik bir yandan, içine sinmiş bir hüzün var kitabın.

Şu alıntıyla bitireyim: "Her yara bir işaret midir? İstemsizce merak ediyorum. Her yara feryat mı eder yoksa sadece bir feryadın hatırası mıdır, zamanda susturulmuş bir feryat mıdır?"
Yanıtla
0
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
12 Mayıs 2026
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Yedi Boş Ev
Çağdaş Arjantin edebiyatını çok heyecan verici bulduğumu daha önce çok söyledim, Samanta Schweblin de bu heyecanımın baş sorumlularından biri açıkçası. Schweblin edebiyatı diye bir şey var, şüphesiz ki var. Okuduğum üçüncü kitabı itibariyle iyice emin oldum bundan, bana yazarını söylemeden bir öyküsünü okutsanız “bunu Schweblin yazmış” derim çünkü çok kendine has bir şeyler yapıyor.

Daha önce kendisiyle ilgili yazdığım her yorumda geçen kelimeyi bu kitap için de yineleyeceğim: tekinsizlik. Ama ne tekinsizlik, insan okurken sebebini tam bilemediği bir tuhaflık sezinliyor, adını koyamadığı bir huzursuzluk duyuyor. Ve bu tekinsizlik bir gerilimi beslemek için oraya konmuş suni bir şey değil, anlatıya içkin bir tekinsizlik oradaki. Schweblin’in dünyasında havada bir sis gibi asılı duran bir huzursuzluk var.

Yedi Boş Ev’de genelde evler etrafında kurgulanmış yedi öykü var. Öykülerin bir diğer ortak noktası ise delilik gibi: akıl sağlığı yerinde olmayan insanlar var öykülerde - ya da öyle mi acaba? İlk okuduğum Kurtarma Mesafesi de, ardından gelen Ağızdaki Kuşlar da benzer bir soru bırakmıştı sanki ama bu defa daha da net soruyor sanki Schweblin: Nedir ki delilik? Aklı sağlıklı veya sağlıksız kılan sınırı tam nerede çekmek lazım? Schweblin ve yazdığı aykırı insanlar acayip kafamı karıştırıyor bu konuda.

Ezcümle, nefis bir kitap bence bu. İnsanı ilk cümlede içine alan bu kuvette kısa öyküler yazmak her yazarın harcı değil. Vallahi hayranım size sayın Schweblin. Saygılarımla.
Yanıtla
0
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
12 Mayıs 2026
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Angosta
Büyük bir merakla okudum bu kitabı ama eksik bir şeyler var. Öncelikle çok dağınık bence: Bazı karakterler bağlamsız ve lüzumsuz, ben olsam bu kitaptan 100 sayfayı rahatlıkla temizlerdim. (Ve hayır, İspanyolların önerdiği gibi Latin Amerikalı yazarlarla ilgili kısımları değil, yazarın Paulo Coelho’ya filan laf çaktığı yerlere bayıldım.) Belki şu: Angosta, toplumsal distopyanın bireysel alandaki izini bence yeterince iyi takip edemiyor. Distopik kurgusu son derece çarpıcı; bir tür kast sistemi nedeniyle şehrin bazı bölgelerinin bazı kişilere yasaklandığı bir evren anlatıyor Faciolince – aslında günümüzde pek çok metropolde gayriresmi şekilde varolan bir şeyden bahsediyoruz. Ama sonrası yok. Sanıyorum baş kahramanımız Lince aslında yazarın alter egosu gibi bir şey, hâl böyle olunca da yarattığı karaktere bir türlü toz konduramıyor, derinleştiremiyor; böylece etrafındaki karakterler de sığ kalıyor, distopya hikâyesi ise arkada silikleşip önemsizleşiyor – gibi bir şey? Yine de rahat okunan, merak uyandıran, aralarda da kafa açıcı tespitler barındıran bir kitap olduğu için okunabilir. Kafa açan bölümlere bir örnekle bitireyim: “Ben insanların neden evlendiklerini merak ediyorum. Aşk için diyorlar ama ben ondan şüpheliyim. İnsanlar aşk için değil adet böyle olduğu için, yalnızlık karşısında dehşete düştükleri için evleniyor. Üstelik insanların çoğunluğu mutsuz... Evliliğin getirdiği bitkinliğin, o devamlı huzursuzluk halinin, mutsuzluğa bir çözüm olacağına inanıyorlar. Erkekler evli olmasalar mutlu olacaklarını düşünüyor; kadınlarsa kocaları başka biri olsa mutlu olacaklarını. Evliliğin sırrı bu işte: Mutsuzluğumuza bir sebep yakıştırabilmek için mükemmel bir mazeret sunuyor bize. Evliler evli oldukları için mutlu olamadıkları ya da o kişiyle evli olmasalardı mutlu olacaklarını ve şu hayatta hiçbir şey başaramadılarsa buna evliliklerinin müsaade etmediğini düşünüyor. Evlilik aynı zamanda kendi işe yaramazlıklarına bir bahane olma görevi de görüyor.”
Yanıtla
0
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
12 Mayıs 2026
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Kartal Koltuğu
Bunlar ne biçim işler ya, böyle kitap mı yazılır? Bir kere okuduğunuz her cümle yalan. Bir önceki bölümde okuduğunuz her şeyin bir sonraki bölümde yalanlanacağını bilerek okuyun – konusu politika olan bir kitaptan da başka bir şey beklenemez zaten, değil mi? Fuentes bu kitabı 2003’te yazmış, olay gelecekte ‑2020’de‑ geçiyor. Meksika hükümeti ABD’ye kafa tutunca ABD Meksika’nın tüm uydu bağlantılarını kesiyor ve tek haberleşme yolu olarak mektup kalıyor. Kitap da ülkenin üst düzey yöneticilerinin birbirine yazdığı bir dizi mektuptan oluşuyor. Siyasetin tam kalbindeyiz: başkanlık seçimleri yaklaşıyor ve yolsuzluklar, entrikalar, taktikler, sırlar, komplolar, yozlaşma, gizem her yerde. (Maalesef hepsi de nasıl tanıdık!) Dil olarak Fuentes’in diğer eserlerinden daha yalın olduğunu söyleyeyim, üstat bu defa tüm eforunu kurguya harcamış. Ama tabii Fuentes’in yalın dili de son derece lezzetli. Valla nefis, nefis, nefis bir taşlama. Uzun süredir bu kadar elimden bırakamadığım, meraktan kafayı yiyerek okuduğum bir kitap olmamıştı. Bir not: kitabın baskısı yok. Yok. Ben de sahaftan saçma sapan bir paraya aldım. Can Yayınları duy bizi ya, Fuentes basmaya devam etmeniz lazım ÇOK ACİL! “Sokağa çıkın, sayın Başkan. Düşünceler kendi kendini serbest bırakmadan, siz onları serbest bırakın. Düşünceleriniz olmazsa, başkalarının düşüncelerinin sözcüsü olmaktan öteye geçemezsiniz.”
Yanıtla
0
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
12 Mayıs 2026
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Hadrianus'un Anıları
Buna ne demeli şimdi? Uzun, çok uzun zamandır okuduğum en güzel “şey” unvanını kendisine bahşedeyim evvela. Dün gece salonda sabaha karşı 5’te elimde kitapla salonda uyuyakalmışım; içinde Hadrian’ın şehirleri, su kemerleri, heykelleri, izleri olan garip, ele avuca sığmaz, tuhaf rüyalardan uyandım bir süre sonra. Sabah 9’da kendiliğinden, kitabı bitirmek arzusuyla açıldı gözlerim. Büyülendim, çarpıldım. Bundan yaklaşık 15 sene önce bir gece vakti Bizans Tarihi dersim için elime Anna Komnene’nin Alexiad’ını alıp okumaya başladığım o geceyi hatırladım; üzerinde yaşadığımız toprakların olağanüstü çekici ve büyülü tarihini hissedip tüylerimin ürperdiği bir diğer geceydi o da. Bu kitap bir tarih kitabı değil fakat, bir roman, fakat olağanüstü güzel bir roman. Marguerite Yourcenar Hadrian’ı yazmamış, onlarca yıl onunla hemhâl olduktan sonra Hadrian’ın kendisi olmuş. Nasıl örtülü, zarif bir bilgelik var bu kitapta, nasıl ele geçmesi zor bir sihir, ne çok ders, ne çok gerçeklik. Kitabı okurken kendimi bıraktım, tarihsel gerçekliği kovalamaya çalışan zihnimi susturdum, imparatorun el yazmalarını okuduğumu, zihninde, kalbinde gezdiğimi hayal ettim. Batı sanatında büyük iz bırakan ve eşcinsel aşkın sembolü haline gelen Antinous’u Hadrian’ın kendisinden dinledim, Pessoa’nın yüzyıllar sonra bu güzel genç çocuk ve bu aşk için yazacağı şiirleri biliyor olmanın ayrıcalığıyla gülümsedim. Bu kitabın beni bunca etkilemesinde Roma tarihine duyduğum özel ilginin payı vardır muhakkak, ama herkesin, özellikle bu coğrafyada yaşayan herkesin mutlaka okumasını isterim bu kitabı. İçinde hayata, aşka, yöneticiliğe, adalete, hayallere ve yasa dair çok, çok, çok şey var – ama bunun da ötesinde edebî bir mücevher bence. Bana özellikle değen şu cümleyi de bırakıp susuyorum: “İnsanların pek çoğunun bellekleri, sevmekten vazgeçtikleri ölülerinin sessiz sedasız yattıkları terk edilmiş mezarlıklardır. Unutulmayan acı, unutkanlıklarına yönelen bir küfürdür.”
Yanıtla
0
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
12 Mayıs 2026
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Korkunun Kıyılarında
Buket Arbatlı’nın ilk öykü kitabı Erkeklere Her Şey Anlatılmaz’ın epey methini duymuş ama okuyamamıştım, kendisiyle tanışmak ikinci öykü derlemesiyle mümkün oldu. Açıkçası ummadığım kadar çok sevdim Korkunun Kıyılarında’yı. Osmanlı’nın son dönemi, Milli Mücadele yılları ve Cumhuriyet’in ilk yıllarında geçen öyküler bunlar. Ne yalan söyleyeyim, edebiyatımızda mevzubahis dönemde geçen mebzul miktarda anlatı olduğu için yeni pek bir şey bulamayacağımı düşünmüştüm, yanılmışım.

Kitabı bitirdiğimden beri bu öyküleri farklı kılan ne diye düşünüyorum, sorunun cevabı sanırım yazarın insanla kurduğu ilişki. Kitapta ağalar, askerler, padişahlar var - iktidar sahipleri yani. Ve fakat işte o iktidar sahipleri tek boyutlu maketler olarak orada bulunmuyorlar, son derece kanlı canlı ve pekala kırılganlar; endişeleniyor, acı çekiyor, korkuyorlar: korkunun kıyılarındalar yani sahiden.

Öyküleri okurken aklıma Batı Cephesinde Yeni Bir Şey Yok geldi; o kitabı da tam bu yüzden sevmiştim: yazarın insana bakma becerisinden ötürü. Her ne kadar her öyküde bir ikilik kurmuş olsa da, iyiler ve kötüler diye ayırmıyor kahramanlarını Arbatlı, merceğini bu dönem anlatılarının geleneksel “düşman”larına da çeviriyor, onlarla da empati kurmamızı sağlıyor.

Bir de tabii mübadeleye, inkılaplara, o büyük dönüşüm sürecinin insanlarda bıraktığı kalıcı izlere bence çok cesurca bakıyor. O dönemde olan bitenin bir yandan çokça yara açtığını söylemenin illaki kurulanı değersizleştirmek olmayacağını, sahici bir bakışın ne kadar kıymetli olduğunu hatırlatıyor.

Ezcümle, çok sevdim. Anlattığı her karakterle tuhaf bir yakınlık kurdurdu bana, kısacık öykülerde bunu yapabilmek hiç kolay bir iş değil. İlk kitabını da tez zamanda okuyacağım.
Yanıtla
0
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
12 Mayıs 2026
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Okumaz Yazmaz
Bu sene hepimiz delice bir heyecanla Agota Kristof okuduk; aklımızda aynı soru: “Nasıl bu kadar güçlü yazılabilir, nasıl?” Yazarın otobiyografik kısa metinlerinden oluşan minik kitabı Okumaz Yazmaz, bu soruyu kısmen yanıtlıyor, kısmen de soruyu daha dehşetengiz kılıyor.

Daha önce yazarın hayatını araştırdığımda henüz 21 yaşındayken, kocası Macar Devrimi olarak da bilinen Sovyet Karşıtı ayaklanmaya katıldığı için ülkeyi terk etmek zorunda kaldıklarını, hayatını İsviçre’de sürdürmek zorunda kaldığını ve ilk romanını 51 yaşındayken yayımladığını öğrenmiştim ancak

İsviçre’ye ayak bastığında hiç Fransızca bilmediğini, bu dili öğrenmek için çok çaba sarfettiğini bilmiyordum. 21 yaşına dek hiç tanımadığı bir dili, hem de sürgün olduğu bir ülkede öğrenip o dilde bu kadar büyük eserler verebilmek - aman Allahım. Soru iyice acayipleşmedi mi böylece: Nasıl ya, nasıl?
İnsanın dilini yitirmesi, kitabın adındaki gibi birdenbire okumaz-yazmaz hale gelmesinin travmasına eklenen göçmenlik travması, üstelik bu deneyimi birkaç aylık bir bebekle yaşamak. Kristof’un metinlerindeki sertliği, şiddeti, karanlığı anlamanın anahtarı burada gizli sanırım. Özellikle kısa romanı “Dün”deki göçmenlik, fabrika işçiliği, çaresizlik deneyimi epeyce kendi hayatından devşirmeymiş, insan okuyunca anlıyor. Ya da acaba Büyük Defter - Kanıt - Üçüncü Yalan’daki Klaus ve Lucas, Agota ve kendisinden 1 yaş büyük erkek kardeşinden esinle mi yazılmış, aklıma böyle sorular düştü.

Sonuçta 40 sayfada epeyce çok şey öğreniyor insan Kristof’a dair, benim kendisine hayranlığım katlandı bu kitapla beraber. Hele bir de Thomas Bernhard övdüğü kısımlar var ki üf, oraları da ayrıca sevdim.

Üçlemeyi ve Dün’ü okuduktan sonra buraya gelebilirsiniz bence, geliniz hatta. Ne kadın ama ya, ne kadın!
Yanıtla
0
0
Destekliyorum 
Bildir