Onaylı Yorumlar

Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
26 Aralık 2022
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Göktürkler'in Tarihi üzerine
Fransız Türkolog Edouard Chavannes’ın bu eseri Göktürkleri konu edinmiştir. Türk adını taşıyan bu ilk devlet kendinden sonraki kurulan Türk devletlerini de teşkilat yapısı ile etkilemiştir. Merhum D. Ahsen Batur’un titiz çevirisi ile okuyucuyla buluşan bu eser, alanında çok önemli çalışmalar yapan bir Türkolog tarafından kaleme alınmıştır. Fransızcadan dilimize kazandırılan bu eserin başka bir çevirmen tarafından yapılan çevirisi maalesef yer, şahıs, unvan gibi Çince kaynaklardaki alıntılardan oluşan orijinal eserdeki sözcükleri çevirirken ciddi hatalara düşmüştür. Bu nedenle Ahsen Batur tarafından bu titiz çeviri ile hem akıcılık sağlanmış hem de hatalar giderilmiştir ve büyük emek verilerek hakkıyla dilimize kazandırılmıştır. Türk tarihi için önemli Türkologların eserlerini dilimize kazandıran Selenge Yayınevi, bu alanda titiz ve bilinçli çalışmaları ile tarihçilerin ve Türk tarihine ilgi duyanların yardımına yetişen önemli bir yardımcı konumundadır.

Bu eser dört bölümden oluşmaktadır. İlk bölüm Göktürklerin menşei ve kronolojik tarihini içermektedir. Burada soyağacı ve ülkelerin güzergâhları (Çin kaynaklarına göre) verilmektedir. İkinci bölümde Batı Türklerin (Göktürkler) siyasi tarihi anlatılmaktadır.

Üçüncü bölüm Batı Türk halklarına ve topraklarına ayrılmıştır. Burada Uygurlar, Sir-Tarduşlar, Şa-tolar gibi çeşitli Türk halkları ve Kaşgar, Hotan ve Fergana gibi Türk yurtları hakkında bilgiler verilmektedir. Bu kısım tarihî coğrafya açısından önemli bilgiler barındırmaktadır. Adı geçen yerlerin iklimi, fizikî coğrafyası, bitki örtüsü, hayvan türleri ve nüfusları hakkında bilgiler verilmektedir. Dördüncü bölüm Budist Hacılar başlığı taşımaktadır. Bu bölümde Türkler hakkında bilgi veren Budist rahiplerinin hayatları ve seyahatleriyle ilgili yazılar bir araya toplanmıştır. Dördüncü bölümde ise “Batı Türkleri Tarihi Üzerine Bir Deneme” başlığı altında Çin kaynaklarından yola çıkan yazar Göktürklerin kısa tarihini burada özetlemeye çalışmıştır. Son bölüm olan Beşinci Bölüm adı altında sadece kısa kronolojik bilgiler verilmektedir.

Kitap batı gözüyle Çin kaynaklarına göre yazılmıştır. Bu nedenle Çinlilerin gözüyle Türklerin hayatının aktarıldığı dikkatlerden kaçmamalıdır. Ayrıca Çince unvan ve isimler verilmesinin nedeni de budur.



Yanıtla
3
0
Destekliyorum 
Bildir
Hezarfen
Hezarfen
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
23 Aralık 2022
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Savaşın Modern Gemileri
İnsanlar klasik manada ilk gemiyi yaptıklarından bugüne kadar denizde kendilerine uzakları yakın eden bu vasıtaları geliştirmesini bildiler. Ama 19. yüzyıla gelindiğinde deniz vasıtalarındaki teknolojik gelişim, Sanayi İnkılabının da rüzgarını arkasına alarak, muazzam bir ivme kazandı. Harp sanayisindeki ilerlemeler sayesinde gemiler; adeta savaşının dehşetini karalara yakın eden, yeri geldiğinde bir ada cesametiyle düşmanın karasularını tahakküm altına alan, yüksek ateş gücüyle her orduyu zafere ulaştırabilecek bir güce erişti. Peki, insanlık tarihi düşünüldüğünde oldukça kısa denilebilecek bir zaman dilimindeki (1850’den günümüze kadar) bu hızlı değişim nasıl gerçekleşti? Ele alacağımız “Modern Harp Gemileri” isimli eser bu soruya cevap arar.

Eser, her ne kadar böylesine mütevazı bir soruya cevap arıyor gibi gözükse de ele alınan araştırmanın altyapısı incelendiğinde fazlasını içerdiği görülür. Bir kere eserle hedeflenen amaçlar çok katmanlı yapısıyla dikkat çeker. İlk aşamada eser araştırılan konu üzerinde akademik yönelimi olmayan denize tatil bölgesi mesabesinde bakan okura tarihi malumat kazandırır. Özellikle, objelerin tarihine dokümanter şekilde yaklaşarak ilgiyi merkeze çeken tarihi anlayışın hız kazandığı dönemimizde, geminin tarihini irdelemenin okurun ufkunu açacağını düşünmek gayet makuldür. Fakat gerek akademik gerekse de belgesel tarzı olarak nesnelerin tarihine yönelen eserlerin ülkemizde fazla olduğu söylenemez. Ayrıca üç tarafı denizlerle çevrili tarihi deniz zaferleriyle dolu bir milletin gemilere pek de öyle olmazsa olmaz gözüyle baktığı görülmez. Bu yüzden eserin gemiye ve denize olan ilgiyi arttırmak ve alandaki boşluğu doldurmak gayesiyle yazıldığını söylemek yanlış olmaz.

Teknolojik gelişimin hızlı bir biçimde yaşanması terminoloji bakımından yeninin artışına neden olur. Bununla birlikte eskinin kemikleşmiş terimleri yeni dünyada kendisine yer bulmak ister. Denizlerdeki hızlı değişimde de bu tarz terimsel karışımlar söz konusudur. Klasik gemilerden modern platformlara geçen süreçte bu tarz değişimler ilk kez kendisini sözlüklerde gösterir. Bu açıdan eserin gemicilik alanında eski-yeni-değişim üçgeninde önemli bir görevi ifa ederek bilgileri standardize ettiği savunulabilir.

Tabii denizler mevzu olduğunda modern harp gemilerine gelinceye kadarki sürecin netleştirilmesi gerekir. Denizin, geminin ve harbin kesişim tarihinin bilinmesinin konuya yeterli bir ısınma sağlayacağı gibi konunun ana hatlarını da ortaya koyacağı muhakkaktır. Ayrıca eski ve yeninin mukayesesinin fazlasıyla didaktik olduğu düşünüldüğünde konuya başlamadan önce malumat açısından zengin bir girişe gereksinim vardır. Bu sebeplerden hareketle yazar eserin birinci bölümüne “Gemicilik ve Deniz Harbi” başlığını vererek konuya giriş yapar.

Girişle (Birinci bölüm: Gemicilik ve Deniz Harbi) birlikte yazarın harp gemilerindeki gelişimi dört basamağa (İkinci Bölüm: Suüstü Gemileri, Üçüncü Bölüm: Sualtındaki Sinsi Güç, Dördüncü Bölüm: Uçak Gemileri ve Amfibi Gemiler) böldüğü fark edilir. Basitten karmaşığa evrilen bu sürecin yazar tarafından bu şekilde ele alınmasının önemi, eser okundukça fark edilir. Zira gemilerin teknik gelişimleri düşünüldüğünde son aşamaya gelinceye kadarki süreç göründüğünden daha karmaşıktır. Denizde silahlarıyla donanmış her geminin sırf benzer işlevi görüyor diye aynı etiketi aldığı malumdur. Oysaki her deniz platformu farklı amaçların tahakkukunu sağlayacak şekilde gelişerek donanmanın ayrı bir işlevini yerine getirmek kastıyla değişir. Harp gemisi; kruvazör, firkateyn, torpidobot, korvet, hücumbot vb. şekillerde farklılaşır. Bu bağlamda donanmanın her bir bileşeni tarihi rolü, harp tecrübesi paralelinde anlatılır.

Gemicilik veya denizciliğin kendisine has bir dili, terminolojisi vardır. Üstelik bu dile alışmak öyle kolay değildir. Geminin bütün bölümleri ve gemide yapılan işlemler farklı şekilde isimlendirilir. En basitinden denizi konu eden tarihi romanda bile bu terminoloji insanı yorar. Ele aldığımız eserin akademik yapısı olduğu düşünüldüğünde dilin daha ağır olacağı tahmin edilebilir. Fakat bahsettiğimiz eserde bu sert dil ustaca yumuşatılır. Dipnotlarla verilen bilgilendirmeler ilk aşamada kolaylık sağlar. Alanın terminolojisine ait terimlerden bazılarının sık tekrar edilmesi, anlaşılmazlığının tekrarla ortadan kaldırılmasına neden olur ve beraberinde öğrenmeyi getirir. Yani kısaca eserin son sayfası kapatıldığında okura güzel bir denizcilik terminolojisi miras kalır.

Geminin tarihine vakıf olmak bir yerde denizin tarihini anlamaktır. Yazarın bu konuda da üzerine düşeni layıkıyla yaptığını belirtmek gerekir. Tarihi referans noktaları, gemilere etkisi bakımından, konuyla eşgüdümlü olarak gayet bilgilendirici bir formatta sunulur. Denizin savaşlarda başlı başına ayrı, hatta yeri geldiğinde en güçlü cephe oluşu vurgulanır. Yıllar süren denizlerdeki hakimiyet mücadelesinin köşe başlarında hangi stratejik hamlelerin olduğunu görmek okur için yeni tecrübedir. Devletlerin Mahan’ın deniz hakimiyeti teorisini gerçekleştirmek uğruna ortaya koydukları performans ise uzayın fethiyle eş tutulacak bir yapıdadır. Uzayla denizin fethindeki benzerlikler uçsuz bucaksız okyanuslara hükmetmeye çalışan insanoğlunun hikayesinden anlaşılabilir.

Denizlere hâkim olanın insan olmasına rağmen, gemilerdeki yaşama haklı olarak eserde yer verilmemiştir. İlk aşamada eseri eline alan okurun böyle bir beklentisi olabilir. Zira deniz harp tarihiyle ilgili belgesel özelliği gösteren görsel malzemelerde ya da yazılı metinlerde gemideki yaşama yer verilir ve böylelikle konuya ayrı bir albeni ya da çeşni katma yolu izlenir. Oysaki buna gerek yoktur. İnsan tarihe dair akademik eserler için bile fazlasıyla ele avuca sığmaz bir kavramdır. İşin içine anıların ve öykülerin girdiği bir anlatımda nesnenin rolü bazen sıfıra iner ve bu da bağlamdan uzaklaşmaya neden olur. Bu yüzden yazarın insan konusundaki sükutuna hak vermek lazımdır.

Eserin alanının fazlasıyla bakir olduğu ilk aşamada gözden kaçmaz. Zira ele aldığımız eserin benzerini elimizdeki literatürde bulmak güçtür. Konuyla ilgili savunma sanayisini ve askeri tarihi ilgilendiren akademik makalelerin bulunduğunu söylemek mümkündür. Ama geniş kapsamlı okur kitlesi için eserin benzerinin olduğunu savunmak zordur. Nesnel bilgi aktarımıyla Batı’daki benzerlerinden geri kalmayan eserin askeri tarih açısından kıymetli bir kaynak olduğunu söylemek abartı değildir. Hatta deniz harp okullarında okuyan öğrenciler için nitelikli bir ön okuma olacağı kolaylıkla tahmin edilebilir.

Bununla beraber eserin günümüze yakın bir dönemi de anlatması yazarın güncel literatüre hakimiyetini zorunlu kılmaktadır. Fakat güncel kaynakların günümüzdeki yoğunluğu iş yükünü arttırmasına rağmen yazar rafine bir kaynak dökümü ile eserini zenginleştirmektedir. Bu açıdan eserin yeterince doyurucu olduğu savunulabilir. Zira eserde kullanılan resimler ve internet kaynaklarının bolluğu yazarın titiz ve nitelikli çalışmasını doğrulamaktadır.

Sonuç olarak, eserde anlatılan her bir deniz harp platformu hakkında detaylı bilgi edinmek mümkündür. Çünkü ele alınan her bir platform tüm yönleriyle masaya yatırılmıştır. Adeta bir insan gibi tasvir edilen gemilerin boyları, enleri, ağırlıkları, süratleri, mürettebat sayıları, savaş güçleri, tarihi operasyonel faaliyetleri, savunma özellikleri vb. belirtilmiştir. Bu çok yönlü ve zengin anlatım sayesinde okurun “amiral battı” oyunu seviyesindeki bilgi düzeyinden merhalelerce yukarı bir konuma erişeceğini tahmin etmek güç değildir.
Yanıtla
3
1
Destekliyorum 
Bildir
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
23 Aralık 2022
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
İnsanın Halleri
“Maddenin halleri” deyince, ortaokulda öğretilen temel fen bilgisiyle hemen hatırımıza “katı, sıvı, gaz” hali olduğu gelir. Ya insanın halleri nedir, insan kaç halde bulunur şu yerküre denen garip düzlemde?... Bunun cevabını, hiçbir kuşkuya açık kapı bırakmayacak şekilde vermek mümkün değildir. İnsan çeşitliliği kadar geniş bir duygu ve düşünce ortamında yaşıyoruz. Bunun bir normal konumu var, bir de doğallığından/ amacından sap(tırıl)mış, davranış bozukluğuna evrilmiş halleri var. Böyle bir toplumsal gerçeklik olunca, bireylerarası ilişkiler, olması gereken düzeyden çıkıp, geneli olumsuz etkileyen bir niteliğe dönüşebiliyor. Bu alanda terminolojik bilgisi olanlar, daha esnek, daha yapıcı tavırlar sergileseler de, pireyi deve yaparak sorunu kronik vakaya dönüştürenlere de rastlayabiliyoruz.

“İyi ki psikologlar var, iyi ki psikiyatristler var, iyi ki sosyologlar var” diyerek bireysel sorumluluğumuzu, bilim insanlarına devrederek biraz rahatlıyoruz. Bu tür eserleri okuyarak; davranış çeşitliliğini, dışa yansımayan, anlatılmadığından bilemediğimiz, ıstıraplı yaşamları gözlemleyemiyoruz. Biz hep dıştan bakarak yorum ve hüküm üretme kolaycılığına kaçtık. “Madalyonun İçi” ve benzeri kitaplar, bize insanın iç dünyasından kırık nağmeler taşıyor. Benzer yaşanmış hikâyeleri anlatan, en az yirmi kitap okudum. Hepsi de birbirinden çok farklı sorunları aktarıyor. Yeni kitaplara kim bilir ne tür acılar yansıyacak?...

2004 yılından, günümüze kadar 40 baskı yapmış olan bu kitap; 41 bölümden oluşmaktadır. “Bir Psikiyatristin Not Defteri” alt başlığıyla yayınlanmış kitabın sonunda da okurlardan gelen ilginç mektuplar bulunmaktadır.

Bir kitap yorumcusu olarak benim; “Psikoloji” terimiyle ilk tanışma dönemim, 1978 yılında, yani 44 yıl önce Teknik Lise 1. Sınıfta okuduğum yıllar. Daha 14’lü yaşlardayız. Kimin niye öldüğü, kimin, kimi niye, kim adına öldürdüğünün anlaşılamadığı bir anarşi ortamı. Bir yandan, mesleki dersler dahil 17 dersten iyi not almaya uğraşıyoruz, öte yandan da bu olayların tarafı olmamaya gayret ediyoruz. Herkes gibi, bir çocuk olarak beni de tedirgin ediyordu bu durum. O dönemler haliyle internet ortamı yok, bilgisayar ve çok kanallı TV yok. Gazete, kitap ve dergi okurluğum iyiydi. Mahalle esnafına gelen ve benim de aldığım günlük 3-4 gazeteyi takip edebiliyordum. Hiç unutmam, Milliyet Gazetesi’nde bir yazı dizisi başladı ve ilgiyle okumuştum. Hatta kupürlerini kesip saklamıştım. “Terörün yol açtığı ruh hastalıkları, Prof. Dr. Recep Doksat” adlı köşede anlatılan ilginç yaşam hikayeleri beni çok etkilemişti.

Hasta veya danışana; tedavi edici ilaçların yanında, pozitif yaklaşım, onu önemsediğini hissettirerek samimice dinleme ve yatıştırıcı telkinlerin ne kadar etkili olduğunu, anlatımlardan hissedebiliyorsunuz.

Sayfa 123’deki bir seansta; davranışlarından dolayı kendisini suçlu ve günahkâr hisseden bir hastanın, bu takıntısını izole etmek çok olay olmasa gerek.
Hekim yazarımızın, “sen ne günahkârsın ne de kafir. Bu sizin durduramadığınız, tamamen sizin dışınızda gelişen, parazit bir düşünce. Yani sancı gibi bir şey. Siz iradenizle sancıyı durdurabilir misiniz?” anlatımı karşısında takıntısını yenmeye niyetlenmesi, teşhis, telkin ve tedavinin nasıl birbirini tamamladığını görebiliyorsunuz. Sayfa 124’de, hastayla karşılıklı sohbet havasında geçen terapi/diyalogdan sonra, yazarımızın; “İnanın Hayri Bey, Tanrı’ya en büyük ibadet, onun yarattığı her şeyi sevmek ve saygı duymaktır. Bir dahaki sefere sizi daha iyi göreceğimden eminim artık” cümlesiyle hastasını uğurlaması; hekimde görevinin hakkını vermenin mutluluğu, hastada ise bir umut ve özgüvenin gelişmesine işarettir.

Sayfa 374’de, okur mektupları bölümünde, “bir deliniz” rumuzuyla yazılan mektup dikkatle okunmaya değer. Mektubunda edebiyatın inceliklerini kullanması yanında, mizah da katabilmesi, iyileşmenin kalitesini yansıtıyor. Kitabı okumuş ve “Memleketimden insan manzaraları” başlığı oluşmuş zihninde.
İnsanın anlam ve aidiyet arayışını da kısaca özetlemiş mektubunda.

Sonuçta her mesleğin; bilimsel bilgi birikimi, uzmanlık gerektiren incelikleri, deneyim gerektiren bir yeterlilik ve yetenek alt yapısı olmak zorundadır. Psikiyatrist olmak yalnızca tatlı dille hastayı ikna etmek olmadığı gibi, avukatlık da dava dilekçesi yazmaktan ibaret değildir.

Bireysel veya aile ortamında, psikolojik bir sorunla karşılaşmamış olabilirsiniz; fakat her an karşılaşabileceğiniz dışınızdaki dünyadan haberdar olmak zorundasınız. Birlikte, güvende, mutlu, uyumlu ve huzurlu bir yaşam için, empati kurup, enerjilerimizi ortak bir sinerjiye dönüştürebilmek için bu türde hazır bulduğumuz, metodolojik verileri okumaya ihtiyacımız var.

Verimli okumalar.

Yanıtla
5
0
Destekliyorum 
Bildir
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
22 Aralık 2022
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Hunlar üzerine Rus tarihçilerinin görüşünü aktaran bir çalışma
Rus Türkologlardan Lev N. Gumilev'in önemli bir eseri olan bu çalışma 1960 yılında yayınlanmış bir klasik eser mahiyetindedir. Rusçadan dilimize çevrilmesini merhum Ahsen Batur titiz bir şekilde gerçekleştirmiştir. Türkçeye çevrilen eser 5 baskı yaparak tarihçiler tarafından büyük ilgi görmüştür. Özellikle, Çin kaynaklarına ve arkeolojik kazı buluntularına dayanarak Hunların tarihini aydınlatmaya çalışan bu eser, Hun Türkleri hakkında kapsamlı bilgiler vermektedir. Bazı görüşleri eskise de, bazı bilgileri yanlış olarak öne sürse de Eski Türklerin tarihine dair yaptığı çalışmalarla her zaman eserlerinin dikkate alındığı yazar Gumilev, bu eserinde de Hunlar hakkında faydalı bilgiler sunmaktadır. Etno-sosyoloji açıdan temellendirdiği yaklaşımlarla Hunların karanlık dönemleri hakkında fikirler öne sürmektedir.

Hunların kültürü, aile yapısı, boy sistemleri, kabile yaşamları, Teoman, Mete Han, Islıklı Ok, Çin Seddinin inşası, Hunların kuruluşu ve yükselişi gibi siyasi tarihi ve kültür tarihi hakkında bilgiler sunmaktadır.

Farklı bir bakış açısı ile Hun tarihine merak duyanların ve bu alanda çalışanların okuması gereken eserlerden biridir.
Yanıtla
5
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
22 Aralık 2022
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
10 Yllık Bir Akademik Çalışmanın Ürünü Olan Şaheser
Prof. Dr. Ahat Andican tarafından hazırlanan ve Selenge Yayınları’nın profesyonel işçiliği sonucunda yayınlanan “Emir Timur Tarih, Siyaset, Miras” adlı eser, Türkçe yayınlanmış en nitelikli Timur kitabıdır. Özellikle de Timur tarihi hakkında birincil kaynakların derinlemesine incelenmesi sonucunda kaleme alınan eser, 10 yıllık bir akademik araştırmanın sonucunda yazılmıştır. Eser hakkındaki bütün bu hususiyetler, onun ne kadar kıymetli ve özel bir çalışma olduğunu ortaya koymaktadır.

Kitabın müellifi birinci elden kaynaklardan yararlanmanın dışında, Timur’a ve dönemine dair temel kaynak değeri taşıyan bazı eserlerin tenkidini yapmakta ve kaynak değerini sorgulamaktadır. Nitekim, bu dönemin en önemli kaynaklarından biri olan “Tüzükât-ı Timurî” adlı eserin kaynak olarak kullanılmayacağını delilleri ile açıklamaktadır.

Eserin kaynak analizi ve kaynak çeşitliliği dışında içerik bakımından da oldukça zengin olduğu görülmektedir. Sayfa sayısı olarak da hacimli bir eser olmasının en büyük sebebi, eserin sahip olduğu akademik kalite ve konuya dair teferruatlı bir bakış açısıdır.

Ahat Andican, Türk tarihinin en önemli dönüm noktalarından biri olan “Ankara Savaşı” başta olmak üzere, Türk tarihine dair çok önemli meseleleri akademik titizlikle ele almıştır. Eser, aynı zamanda kendisinden önce kaleme alınan Timur’a dair eserleri, bu eserlerin ihtiva ettiği efsane, hikaye ve bilime aykırı yorumları da çürütmüştür.

Kitap, Timur’a dair hükümdarlık algısı ve Timur kültü gibi konuları da derinlemesine ele almaktadır. Hem Avrupa hem de Rus milli kimliğinin oluşumunda görülen Timur etkisini de incelemekte ve yorumlamaktadır. Daha genel olarak ise, Türk tarihinin en önemli simalarının başında gelen Timur’un doğumundan ölümüne kadar geçen süreç tüm boyutları ile eserde yer almaktadır.
Yanıtla
7
0
Destekliyorum  1
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
21 Aralık 2022
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Kadınlar Neden Yazdıkları Her Mektubu Göndermezler?
Bu kitap, isim olarak biraz daha romantik çağrışımlar yapsa da temel olarak ele aldığı konu cinsellik üzerine. Yazar, bu kitapta kendisinin de ifade ettiği üzere kadın ve erkek cinselliğine ilişkin gözlem ve açıklamalardan bir toplam yapmanın gayretinde. Bunu çoğu zaman kitaplar ve filmler aracılığıyla yapıyor. Psikanalizi odağına alarak ve yer yer kurgu eserleri analiz ederek ilerliyor.

Kitap, yine yazarı tarafından, yönelişi bakımından Lacan ve Reik izinde bir kitap olarak tanımlanmakta. Fakat okuma süresince Sigmund Freud, Helene Deutsch, Karen Horney gibi önemli isimlerin de sıklıkla anıldığını fark ediyorsunuz.

Kitaba adını veren “Kadınlar neden yazdıkları her mektubu göndermezler?” sorusundan yola çıkan bu metinler bir süre sonra yerini farklı sorgulamalara da bırakıyor. Yalnızca karşımızdakini değil, kendimizi de anlamamıza olanak tanıyan konulara eğiliyor.

Kadın ve erkeğin arzuyla olan ilişkilerindeki farklılıktan tutun da cinsel problemlere yahut kıskançlık meselelerine dair farklı perspektifler sunuyor. Agatha Christie’nin kayboluşuna, Freud’un vakalarına, ensest tabusuna, mevzubahis kurmaca eserlere getirdiği yorumları da çok etkileyici buldum.

Kitapta bahsi geçen filmlerin ve kitapların bazılarını da merak edenler için buraya yazayım. Vertigo, Love in the Afternoon, Short Cuts, Silver, Truly Madly Deeply gibi filmler ve Orlando, Mathilda, Frankenstein gibi romanlar psikanalizle harmanlanarak yorumlanıyor. “Kadınlar neden yazdıkları her mektubu göndermezler?” sorusuyla açılan bu kitap aynı zamanda bambaşka soruların ve sorgulamaların da ışığı hâline geliyor.
Yanıtla
5
0
Destekliyorum  1
Bildir
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
20 Aralık 2022
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Bir cinayet üç kadın...
Bir kaç hafta önce annesi ölen ve Londra'da bir teknede yaşayan Daniel isimli bir adam teknesinde vahşice öldürülmüş olarak bulunur ve ortada şüphe uyandıran 3 zanlı kadın vardır.

Hepsi kendince haklı nedenlerden ötürü psikolojik olarak sorunlu olan bu kadınlardan hangisinin katil olabileceği konusunu psikolojik-polisiye karışımı bir tarzda işlemeye çalışıyor yazar.

Kadınlardan Laura küçük yaşta arkadaşının ölümüne şahit olmuş, ayrıca o yaşlarda bir kaza geçirip fiziksel ve psikolojik sorunlar yaşamış; Carla'nın oğlu kadının kız kardeşinin ihmali sonucu küçük yaşta ölmüş; Miriam'ın yazdığı roman taslakları biri tarafından çalınarak kitap yapılmış. Yazar, bu üç kadını da bir şekilde olayların içinde gösteriyor ve hem geçmişte hem de cinayetin yaşandığı yakın zamanda bu kadınların birbirleriyle ve ölen adamla olan ilişkilerini olayların gizemini koruyarak bölüm bölüm ortaya çıkarıyor.

Romanda ön planda olan üç ve bir kaç tane de arka planda katil zanlısı olunca bazı bölümler dikkat dağıtıcı olmuş. Yazar kadınların geçmişte yaşadıkları olaylar sonucu geçirdikleri travmaları anlatmak adına araya bölümler ekleyince roman genelinde hikayenin akışını takip etmek biraz zorlaşıyor.

"İnsanın kendini seksen yaşında hissetmesi imkansızdı. Kimse kendini seksenlik gibi hissetmezdi." (s.132)

Yanıtla
1
1
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
19 Aralık 2022
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Büyük Kuramcı Gumilëv'den Akademik Bir Şölen!
Dünyaca ünlü Rus coğrafyacı ve tarihçi olan Lev Nikolayeviç Gumilëv (1912-1992), sadece Rus tarihçiliğine değil dünya tarihçiliğine büyük katkılar yapmıştır. Özellikle de Lev Nikolayeviç Gumilëv’i meslektaşlarından farklı kılan en önemli özelliği teori yani kuram üretmesi ve yeni metodolojiler denemesidir.

Lev Nikolayeviç Gumilëv, farklı ulusların genetik karakterleri ile yaşadıkları coğrafyayla ilgili geliştirdiği “Etnogenez” teorisi ile ilim dünyasında büyük bir ses getirmiştir.

Gumilëv'un akademik literatüre kazandırdığı Etnogenez kuramı dünya tarihine, insanların yaşamına, toplum ve doğanın şekillendirdiği tarihi sürece yeni bir bakış açısı kazandırmıştır.

Lev Nikolayeviç Gumilëv’in “Son ve Yeniden Başlangıç” başlıklı bu eseri, onun bu konuda kaleme aldığı en önemli kitaplarından birisidir. Yazarın daha önce kaleme aldığı “Etnogenez Halkların Şekillenişi Yükseliş ve Düşüşleri” başlığını taşıyan ve aynı şekilde Selenge Yayınları’ndan yayınlanmış kitabının bir devamı ve tamamlayıcısı niteliğindedir.

Gumilëv, Etnogenez teorisini ve bilimsel alandaki yerini şu cümleleri ile ifade etmektedir:

"Araştırma konusunun insan eseri olduğu yerde tarih beşeri bir bilimdir, yani... folklor yazıları, felsefe sistemleri, ...resimler, kısaca, özünde statik olan kaynaklar... Ama insan sadece toplumun bir üyesi değil, aynı zamanda bir etnik grubun da üyesidir. O, biyosfere dâhildir, etnogenezin bir fonksiyonu olan etnik tarihin iskeletini oluşturan olayları gerçekleştirip tarihte izini bırakmaktadır. Bu yönüyle tarih bir doğa bilimidir..."

Rus tarihçi Lev Nikolayeviç Gumilëv, başta bu eseri olmak üzere diğer bütün eserleri birbirinin devam ve tamamlayıcısı niteliğindedir. Bu nedenle de Selenge Yayınları’nın öncülüğünde yayınlanmış “Gumilëv Kitaplığı” önemli bir boşluğu doldurmaktadır.
Yanıtla
3
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
16 Aralık 2022
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Kavimler Göçü’nün, Öncesi ve Sonrası ile Batıdaki Yansımaları
Yaşanan iç karışıklıklara Çin baskısı da eklenince dağılma sürecine giren Asya Hunlarından ayrılıp batıya doğru ilerleyen ve yeni yurtlar arayan Hunlar, Balamir liderliğinde İdil ırmağını geçmiş, Avrupa önlerine gelmişlerdi (374-375). Topraklarına doğru gelen bu devasa kitleler karşısında direnemeyen Gotlar ve Alanlar da batıya doğru göç etmek zorunda kalmıştı. Yıllarca doğudan akıp gelen bu insan seli karşısında bir çağ kapanmış, feodalite yükselmiş, krallıklar yıkılmıştı.

O dönemi yaşayanlardan Ambrosius, 390 yılında kaleme aldığı Luka İncili yorumunda, göç hakkında şunları yazmış: "Dünyanın sonu geldi. Ahir zamanları yaşıyoruz ve dünyadaki belirli marazlar bunun başlangıcı". İsa'nın Yeni Ahit'te kehanette bulunduğu ve ilk Hristiyanların kendi yaşam süreleri içinde bekledikleri son günler artık gelmiş görünüyordu. Tezahür eden ilk "maraz", Hunların ilerlemesiydi… Hunlar Alanlara saldırıyordu, Alanlar Gotlara, Gotlar Tayfallara ve Gotların göçü de bizleri vatanımız İllirya' dan göçe zorladı… Ve hala sonu gelecek gibi görünmüyor. (s. 14)

Alman bir tarihçi olan yazar Klaus Rosen, kitabın başında Ambrosius gibi göçün etkilerini bizzat yaşayan dönemin tanıklarına atıflar yaparak söze başlamış. Bir dönüm noktası olarak kabul edilen, Kral Valens’in Gotlara yenilişinden sahneler vermiş.

Kavimler Göçü öncesindeki 5 asırlık sürede, Roma, Germenler ve komşu halklarla ilişkilerin esaslı bir panoraması çizilmiş: Roma, imparatorluğu çevreleyen ülkelerle ilişkilerinde de her zaman belirleyici güçtü. Daima kendisinin yüceliğinin (maiestas) tanınmasını şart koşuyordu. "Daha büyük" anlamına gelen maior kökünden türeyen maiestas, yani "majeste", zaten tek başına üstünlüğü vurguluyordu. İki taraf sözde eşit olarak karşı karşıya geldiğinde dahi, resmiyete dökülmeyen bir üstünlük geçerliliğini koruyordu. Sınırlarının dokunulmazlığı, yüceliğinin (maiestas) neredeyse hiç ilan edilmemiş fakat hassas bir göstergesiydi. Sınırlar, modern anlamdaki sabit çizgiler değil, sınır görevi gören nehirlerin ötesini de kapsayan, değişken genişlikte mıntıkalardı. Orayı izinsiz geçen, Roma halkının düşmanıydı. (s. 38)

Kavimler Göçü sonrasında Roma’nın dağılması, düşmesi ve çöküş yılları, bir anlamda Avrupa kıtasında oluşan otorite boşluğu, hak iddiaları ve gücün yeniden paylaşımı, kitabın hacmine oranla oldukça ayrıntılı yer bulmuş. (s. 57-79) Otorite boşluğunda, Roma coğrafyasında oluşan bağımsız Cermen devletleri, Roma’nın Cermen politikası ile beraber iki bölümde incelenmiş. (s. 81-108) Son tahlilde, Hitler’in ârî ırk siyasetinin ve doğuya doğru yaptığı askerî seferlerin bu göçlerle, “güncel bir dayanak” olma noktasında bağlantısı kurulmuş:

"Savaş, varoluş sebebinin en eski haline geri döndü: kavim savaşlarının yerini yeniden alan savaşı alıyor." Sıkça yapmış olduğu gibi, insanı aşağılayan politikaları için yine tarihten kendine onay çıkarmaya çalıştığı görülüyordu: "Kavimler Göçü doğudan batıya doğru yapılmıştı. Şu andan itibaren kavimler seli batıdan doğuya geri akacak. Bu ebedi mücadele, en iyilerin seçilmesine olanak tanıyan doğanın prensiplerine uygun bir durumdur: varoluş yasası, daha iyi olanın yaşaması için kesintisiz öldürmeyi gerektirir." (s. 115) Hitler daha 1924'te Kavimler Göçü'nden etkilenerek, Kavgam (Mein Kampf) kitabında Cermenlerin de "tüm Aryanlar gibi" en eski zamanlardan beri daima "kültür yaratıcıları" olarak ortaya çıktıklarını ifade etmişti… (s. 116)

Kitapta aslında göçün öncesi ve sonrası, asırlarca süren büyük göçten daha çok yer tutmuş görünüyor. Özellikle Roma İmparatorluğu’nu oluşturan unsurlar arasındaki denge ve komşularla yürütülen ilişkiler ekseninde adeta mini bir Roma tarihi eseri hazırlanmış. Oysa bu göçe maruz kalanlar kadar, göç edenlerin de bu kapsamda, teraziyi dengeleyecek miktarda anlatılması bir okur için en doğal beklentidir. Ancak bunu bir eksiklik olarak değerlendirmediğimizi de ifade etmeliyiz. Zira kitabın, içinde yer aldığı serideki tüm kitaplar, sınırlı kapsamda hazırlanmış. Yazarın bu sınırlı kapsamda, böylesine geniş bir konuyu belli tercihlere göre kaleme aldığı ortadadır. Klaus Rosen, bu nedenle eserin sonunda, kaynakçada, kitapta yer veremediği bilgiler için aynı seride olan diğer kitaplara atıf yapmış. (s. 121 vd.)

Eserde yer verilen Seneca’ya ait bir tespitle satırlarımıza son verelim: “… Şu veya bu sebepten insanlar vatanlarını terk ediyorlardı. Ancak bir şey açıkça görülüyor: Doğduğun yerde kalmak gibi bir durum söz konusu değildi. Sürekli değişim, insan türünün bir özelliğidir. Yerküre üzerinde her gün bir şeyler değişiyor. Yeni şehirlerin temelleri atılıyor, yeni halkların isimleri, eskilerin soyunun tükenmesiyle ya da daha büyüklerin içinde erimeleri sonucu öne çıkıyor." (s. 24)

İyi okumalar!
Yanıtla
5
0
Destekliyorum  2
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
15 Aralık 2022
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Türkiye'de yayınlanan en nitelikli Hazar tarihi çalışması!
Eserleri ile haklı bir şöhret kazanmış Sovyet tarihçisi ve arkeoloğu olan Mihail Artamonov’un bu eseri konuya dair kaleme alınmış zirve bir eserdir. Artamonov, Leningrad Üniversitesi'nde yürüttüğü akademik çalışmalarla Modern Hazar tarihi çalışmaların kurucusu olarak tarih akademisine önemli katkılarda bulunmuştur.

Artamonov'un Hazar Tarihi adlı eseri öncü bir eser olarak literatürde tanınmış ve yer etmiştir. Nitekim başta Hazarlar olmak üzere bu sahada çalışma ve araştırmalar yürüten akademisyenlerin ilk başvuru kaynaklarından ve referans eserlerinden biri şüphesiz Mihail Artamonov’un "Hazar Tarihi: Türkler, Yahudiler, Ruslar" adlı eseridir.

Eser, Yahudilerin Hazar'a nereden geldiklerini, halkları nasıl köleleştirdiklerini, zaman içerisinde bölgede yükselerek nasıl ülkenin efendisi haline geldiklerini ve Hazarların Yahudiliğe geçişini etraflıca konu almaktadır. Bu çalışma Hazarlara dair siyasi, dini, sosyal ve ekonomik olmak üzere geniş bir tarihsel anlatı sunmaktadır.

Artamonov'un kaleme aldığı bu eser uzun yıllar süren araştırmaların bir sonucudur. Hatta eserin müellifi söylediği her sözü birkaç kaynakla doğrulamaktadır. Bu bakımdan da eserin akademik kalitesi üst düzeydedir.

Bu çalışma yayınlandıktan sonra tüm dünyada gündem olmuş ve büyük tartışmalara yol açmıştır. Aynı zamanda eserin yazarı kitapta daha önceki araştırmacıların yanlışlarını ortaya koymuştur. Bu nedenle de başta Rus bilim adamları olmak üzere Batılı bilim adamlarını sert bir dille eleştirmiştir.

Son olarak söylemek gerekirse "Hazar Tarihi: Türkler, Yahudiler, Ruslar" adlı eser, bu konuda dünyadaki en ciddi ve önemli literatür kaynağı olmasının yanı sıra Türkiye'de yayınlanan en nitelikli Hazar tarihi çalışmasıdır.
Yanıtla
2
0
Destekliyorum 
Bildir