Onaylı Yorumlar

Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
14 Aralık 2022
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Arap Uyarılışı: Arap Kandırılışı
Yazar, Arap milliyetçiliğini farklı bir açıdan ele aldığı iddiasıyla farklı ve iddialı bir giriş yapıyor ve Arap milliyetçiliğini misyoner okullarının himayesinde, 1847’de Beyrut’ta kurulan Bilim ve Sanat Derneği’ne dayandırmaktadır. Üyelerinin tamamının Hristiyan olduğu ve Yazıcı ve Bustani’nin entelektüel katkısının bulunduğu bu derneğe, Arap milliyetçiliğinin dayandırılması ilginç bir iddia. II. Abdülhamid döneminde, baskı ve sansür nedeniyle Osmanlı egemenliği altında her yerde olduğu gibi Suriye ve Lübnan’da da kurulan bu derneğe büyük bir anlam yüklenmesi garip gelmektedir. Ardından da kurulan bazı dernekler ve özellikle askeriyede Araplarca kurulan gizli örgütlere değinildikten sonra eserin büyük bir kısmının siyasi gelişmeleri ele alması da bu iddianın sakilliğini göstermektedir. Bu iddianın önemi şu noktada önem kazanmaktadır. Misyonerlerin, halkı Osmanlı’ya karşı ayaklandırmak veya tutum almak için, fikri çalışmaları başta yerli Hristiyanlardan başlayarak Müslümanlara yayma gayesiyle hareket ettiklerini göstermektedir.

Arap milliyetçiliğinde Mehmet Ali Paşa’nın çıkışını yanıp sönen bir aleve benzeten yazar Mehmet Ali Paşa ve haleflerinin Arap milliyetçiliğine katkısını pek önemsememektedir.

Eserde, Arap milliyetçiliği bağlamında detaylı bir şekilde İngiltere destekli Şerif Hüseyin ve oğulları tarafından başlatılan Osmanlı’ya isyan hareketi ele alınmıştır. İç dinamikten ve tutarlılıktan yoksun, Osmanlı’nın kötü yönetimi, İttihat ve Terakki Cemiyeti mensuplarının milliyetçi ve dışlayıcı politikaları, iktidar hırsı ve daha da önemlisi İngilizlerin himayesinde gerçekleştirilen harekete Arap ulusal hareketi ve Arap uyanışı denilmesi tamamen aldatmacadır. Büyük hülyalarla kandırılan Şerif Hüseyin’in I. Dünya Savaşı’ndan sonra da olayı tüm çıplaklığıyla görmesine rağmen, hâlâ bu nitelemenin kullanılması son derece manidardır.

Eser, benim açımdan Filistin konusunda Şerif Hüseyin ve oğullarının Batı ve Siyonistler ile ilişkileri dikkat çekicidir. Şerif Hüseyin ile Kahire’deki İngiltere misyonu ile teati edilen yazışmalarda açık bir şekilde Suriye’nin Akdeniz’e paralel kıyıları hakkında İngiltere savaş sonrası taahhüde girmekten bilinçli bir şekilde kaçınmıştır. O dönemde Filistin’e Yahudi göçü olgusu ve çok geçmeden ilan edilen Balfour Deklarasyonu da dikkate alındığında Şerif Hüseyin’e, Filistin ve Lübnan dışarı bırakılarak vaatlerde bulunulmuştur. Ayrıca 3 Ocak 1919 tarihli Şerif Hüseyin oğlu Faysal ile Siyonist Örgütü temsilcisi Chaim Weizmann arasında akdedilen anlaşma da bu durumu doğrulamaktadır. İster milliyetçi açıdan ister İslami açıdan hiçbir Arap’ın kabul etmeyeceği bu durumun ulusal hareket olarak nitelendirilmesi tamamen safsatadır. Zaten I. Dünya Savaşı sonrasındaki Arap dünyasının hâli de bu durumu açıkça ortaya koymaktadır. Eserin ismi “Arap Uyanışı: Arap Ulusal Hareketinin Öyküsü” olmasından ziyade “Arap Uyarılışı: Arap Kandırılışı” olması gerekirdi.

Eserin tercümesi son derece akıcı ve sade olup tercümanları tebrik etmek gerekir. Bununla birlikte iki husus dikkatimi çekti. Bunlardan birincisi 1930’lu yıllarda Arabistan’da otoyola değinilmesi, ikincisi ise bazı yerlerde İskenderun’un İskenderiye olarak adlandırılmasıdır. İnternet kaynaklarında da Arabistan’da ilk otoyolun 1961’de hizmete açıldığı belirtilmektedir.

İçeriğine katılmasam da Arap dünyası üzerine ilgili duyanların son derece istifade edebileceği özgün bir eser olup eserin eleştirel bir gözle okunmasında fayda mülahaza edilmektedir.
Yanıtla
9
2
Destekliyorum  1
Bildir
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
13 Aralık 2022
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Hayat öyle bir sinir ağı ki, kimlerle sinaps yapacağını asla kestiremezsin.
Bir roman bu kadar sürükleyici, ilginç ve dâhi öğretici olur mu? Olurmuş.

Doğrusu, bir roman türü olarak Nöro-Roman türü olduğunu bilmiyordum ve bu tarz bir romanlar da okumamıştım aslında. Okurken romanın kahramanlarının beyin nöronlarında, sinapslarında gezindim, davranışlarının, kararlarının ve hatta kaderlerinin nasıl bilinç dışında nöral bağlantılarla şekillendiğine tanıklık ettim.

Kurgu harika, olay örgüsü muhteşem.

Restoran sahibi sinestezik bir kişilik Alef, sinirbilime meraklı ve tıp fakültesinden ayrılmış oldukça zeki bir kadın Tesla, Tesla'nın kız kardeşi Meryam, kötü giden bir evliliğin içerisinde Meryam'ın eşi Perit, sokaklarda büyümüş sonrasında şirket sahibi olmuş güçlü bir mafya lideri fizyolog lakaplı Galen, Tesla'nın yakın arkadaşı ve masum yaşantısının içinde bir hacker olan Derviş lakaplı İlias ve tüm kurgunun bağlandığı, Tesla'nın annesi olarak bildiği Vera. Peki bu kadar farklı hayatlar hangi kurguda ve nasıl bir hikayede buluşabilir.

Okurken öyle ilginç bilgilere ulaşacaksınız ki, roman mı okuyorum yoksa fizyololoji ve sinir bilimi konusunda ders kitabı mı okuyorum diye tereddüte düşeceksiniz.

Sinirli insanların frontal korteksini kullanmakta güçlük çektiklerini (s.184), kakaonun sinaptik bağlantıları güçlendirdiğini (s.187), "Daha önce duydun mu bilmiyorum ama seksor diye bir meslek var" (s. 215) dediğinde, seksorun nasıl bir meslek olduğunu.

Serinin bu ilk kitabı ve romanın sonu, sanırım serinin ikinci kitabı Arachnoid Mater'ın başlangıcı ve ben ikinci kitaba başlıyorum.

Keyifle ve merakla okuyacağınız bir kitap.
Yanıtla
15
2
Destekliyorum  5
Bildir
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
12 Aralık 2022
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Bilimin evrendeki yolculuğu...
İskenderiye’den Şam, Cündişapur’a ve Bağdat’a, Bağdat’tan Endülüs Kurtuba'sına ve Avrupa’ya bilimin yolculuğunu bir solukta okuyacağınız bir kitap. Elinizden bırakamayacağınız bu eser ile bilimlerin ve bilim adamlarının cazibe merkezlerinin, kütüphanelerin tarihi yolculuğunu bulacaksınız. İslam dünyasının antik bilim ve felsefe kaynaklarını nasıl kendi dillerine çevirip sonrasında yorumlayıp, tenkit ederek geliştirdiğini Hikmet Evlerinin kuruluşunu, el-Cahiz, el-Kindi, Farabi, İbn Sina, el-Razi, et-Taberi, Biruni gibi nice bilim adamlarının serüvenlerini, kağıt fabrikalarının kuruluşunu ve bilimlerin Endülüs’e ve Avrupa’ya yolculuğunu zevkle okuyacaksınız.

Çevirisini yapan Ufuk Çoksürer’in değerli katkıları ile bilim tarihi ve İslam dünyasındaki filozof ve bilim adamlarının hayatını daha yakından tanıma fırsatı bulacaksınız.

Özellikle, Endülüs’e iki bölüm ayıran yazarın değerli yorumları ile İslam Medeniyeti havzası içinde olan Endülüs’ün kendine özgü karakteri ile farklı bir İspanya kültürünün doğuşuna önemli katkılar sunduğunu, Yahudilerin ve Hristiyanların uzun bir süre İberya’da barış içerisinde yan yana yaşadıklarını görülmektedir.

Bilimin tekrar Avrupa’ya ulaşmasını anlatan bu eserin özetini, din adamı Lupitus 984 yılında bir yazısında şu şekilde vermektedir:

“Dua saatlerini bilmek, paskalyayı doğru zamanda kutlamak ve kıyamet alametleri hakkında yorumda bulunmak istiyorsanız usturlap kullanmanız elzemdir. Biz Hristiyanlar eskilerin hikmetini unuttuk; Tanrı şimdi bize Araplar aracılığıyla bu hikmeti tekrar bahşediyor.” (s. 122)

Bilime meraklı ya da bilim tarihine ilgi duyan herkesin mutlaka okuması gereken eserlerden biri...


Yanıtla
3
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
09 Aralık 2022
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
İçeriğindeki tablolar ile zengin ve dolu dolu bir eser!
Tanınmış İngiliz arkeolog ve şark araştırmacısı olan Stanley Lane-Poole tarafından 1894 yılında yazılan bu eserin günümüz Türkçesine aktarılması tarih akademisine önemli bir katkı sağlamıştır.

Stanley Lane-Poole, Oxford ve Dublin Üniversitelerinde eğitim almış, İslam sikkeleri konusunda uzmanlaşmıştır. Özellikle de British Museum’da İslamî sikkeler bölümünde idareci olarak çalışmış olması da kaleme aldığı bu eserin yetkin bir tarihçinin kaleminden çıktığının en önemli göstergeleridir.

Stanley Lane-Poole’nun kaleme aldığı bu eser, 19. Yüzyılda önemli tarihi kaynaklar incelenerek İslam ülkelerinin tarihini anlatan kıymetli eserlerin başında gelmektedir. Eser, ilk olarak Halil Edhem Eldem tarafından 1922 yılında "Düvel-i İslamiye" adıyla Osmanlı Türkçesi olarak neşredilmiş ve Türk Tarih Akademisine ve araştırmacılara sunulmuştur.

Bu eser, 139 ülkeyi kapsayan ve İslam ülkelerini batıdan doğuya bütün tarihsel dönem, devlet ve hanedanları gene hatları ile okuyucuyla paylaşmaktadır. Eseri Türkiye’de yeniden yayına hazırlayan Halil Edhem, eksik kalan bölümlere önemli ilaveler yapmıştır.

Samet Alıç tarafından yeniden günümüz Türkçesine aktarılarak yayına hazırlanan eser, Halil Edhem Bey’in en son ilaveli neşrinden hareketle yayına hazırlanmıştır. Selenge Yayınları tarafından yayınlanan kitap kaliteli baskısı ve güzel bir neşir hazırlığı ile seçkin bir eser olmuştur.

Kitap, hükümdarlar, tarikatlar, beyler ve liderler, halefleri ve onların ardılları gibi önemli kişileri soy ağacı ve tablo halinde sunmaktadır. Eser içeriğindeki tablolarla da oldukça zengindir. Kitabı satın alan okuyucular İslam tarihinin erken dönemlerinden başlayarak, sırasıyla Abbasiler, Emeviler, Endülüs Uygarlığı, Selçuklular, Haçlı Seferleri, Anadolu Türk Beyliklerini, Osmanlı Devleti ve yeni kurulan Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluş sürecini tarihi akış içerisinde inceleme ve öğrenme imkanına sahiptir.
Yanıtla
3
0
Destekliyorum  1
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
08 Aralık 2022
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Tarihteki Komşumuz Bizans'ın Ekonomisi
“Bizans Ekonomisi”, ilk olarak 2007’de, Cambridge Üniversitesi Yayınları içinde basılmış. 2020’de Türkçe çevirisi yapılmış. Alanında, kült eserlerden biri olarak kabul ediliyor.

Yazarlardan Cecile Morrisson, Fransız bir tarihçi, nümizmatik uzmanı. Bizans’ın iktisat tarihi ve mali idaresi, uzmanlık alanı olmuş. Diğer yazar, Angeliki E. Laiou, Yunan asıllı, doktorasını Bizans Tarihi üzerine Harvard’da yapmış.

M.S. 330’da kurulan ve 1453’te sona eren Bizans Devleti, nâm-ı diğer Doğu Roma, günümüzde askerî, hukukî ve kültürel mirası kadar ekonomik olarak bıraktıklarıyla da araştırmacıların ilgi alanındaki yerini koruyor. Kuruluşundan en güçlü olduğu zamanlara kadar Avrupa ve yakın çevresindeki en güçlü ekonomilerden biri olan Bizans, işlek kara ve deniz ticaret yollarının tam üzerinde, İpek yolunun batı ucunda gayet müreffeh bir ülkeydi. Kuzey Afrika’nın kaybı, Arap ilerleyişinin hızlanması ve 4. Haçlı Seferi gibi Bizans’ın gerileyişine sebep olan unsurlar, ülke ekonomisini de darlığa sürükledi. Bu kitapta, konunun uzmanlarından, sürecin detaylarını okuyacaksınız.

Ekonomi tarihi içinde Bizans’ın ne düzeyde araştırıldığı konusu ve ortaya konulan eserler, kitabın giriş kısmında ele alınmış. Burada bir anlamda kitabın yazım hikayesi ve metodolojisi de anlatılıyor aslında. Altı bölüm olarak tasnif edilen eserin ilk bölümünde, konunun, hangi coğrafi sınırları kapsadığı, bu ekonomiye hayat veren insan faktörünün nitelikleri, sağlıklı bir zeminde işlemesine ortam hazırlayan kurumsal yapılar izah edilmiş: “Her şeyden önce, imparatorluğun siyasi kurumları istikrarı temin etti, güvenlik ve adaleti sağladı, özellikle de ekonomik yatırımın temel şartı veya teşvik edicisi olan mülkiyet haklarını teminat altına aldı. Erken Orta Çağ Batı Avrupası ya da imparatorluğun kuzeyli komşularının aksine, özenle hazırlanmış Roma kanunları Bizans'ta hiç yürürlükten kaldırılmadı, yüzyıllarca yayımlanmaya ve uyarlanmaya devam etti. Roma hukuku; sözleşmeleri, ticari faaliyetleri, ticari ortaklıkları, kredi ve faiz oranlarını, ayrıca drahoma ve miras haklarını düzenledi…” (s. 30)

Eserde 6. yüzyıldan itibaren anlatılmaya başlanılan Bizans ekonomik hayatı, ikişer asırlık bölümler halinde kaleme alınmış. Her bir dönemde, üretimde önde giden kaynaklar, ticaretin yönetimi, paranın alım gücü, demografik yapı, devletin uyguladığı liberal/müdahaleci politikalar vb. detaylar, okurun zihninde açıklığa kavuşturulmuş. Çalışmada yeri geldikçe kullanılan haritalar, figürler ve tablolar içeriği daha anlaşılır hale getirmiş. Savunulan tezler için yer yer ilgili bölgedeki arkeolojik kazılara, batıklara gönderme yapılmış. Akademik geleneğin bir gereği olarak dipnotlar bakımından oldukça zengin bir kitap.

Belli başlı konulara örnekleyici olarak göz atmakta fayda var:

“Bizans İmparatorluğu'nun 530'larda muazzam bir şekilde genişlemesi, aşırı büyük nüfustan (Stein ve Mango' ya göre 30 milyon kişi) kaynaklanan güçlü bir talebi doğurdu ve iş gücü, doğal kaynaklar ve sermaye gibi zengin üretim faktörlerine erişimi de sağladı…” (s. 36)
“En zengin güney eyaletlerinin kaybı ile Bizans topraklarının daralması, devletin mali kaynaklarındaki belirgin gerileyiş, nüfusun yalnızca sayısal olarak değil yoğunluk olarak da azalması, çok kısıtlı bir uzmanlaşmaya sahip daha küçük ve güvensiz bir piyasa dönemini başlattı ve ticaret sekizinci yüzyıl başlarında en düşük seviyesine indi.” (s. 55)

Kamu ekonomisinin aslî gelir kaynaklarından olan vergilere, her bölümde yer verilmiş: “Temel ve aynı zamanda en önemli vergi olan toprak vergisini tüm toprak sahipleri öderdi; aslında bu verginin ödenmesi başlı başına mülkiyet sahipliğinin bir isbatıydı. Sekizinci yüzyılın başlarından, belki de daha erken bir dönemden beri toprak vergisi her bir bireyin sahip olduğu toprağın değeri üzerinden hesaplanıyordu. Toprak, Bizans ekonomisini idare eden birimlerin tayin ettiği mali bir değere sahipti… Mali sistemin yönetimi için nispeten sınırlı vergilerin yanı sıra evcil hayvanlar, arılar ve benzerleri üzerinden başka vergiler de ayrıca toplanmıştır. Köylüler savunma, yol yapımı, köprü ve tahkimatların inşası için devletin yüklediği angaryaya maruz kalmışlardır.” (s. 65)

Meslek faaliyetlerini düzenleyen loncaların gördüğü işleve dair bilgiler verilmiş: “…kaynakların ve iktisadi faaliyetlerin bireylerin ellerinde temerküzüne karşı alınan tedbirler her yerde görülebilir. Konstantinopolis'te bunlar lonca yapılarında müşahede edilmektedir. Loncaların faaliyetleri, önemli düzenlemeler de getiren, hükümet tarafından denetleniyordu. Diğer hususların yanında hiçbir loncanın diğerinin faaliyet konusuna dahil olmaması için her bir loncanın faaliyet alanı kesin bir şekilde belirlenirdi. Böylece hem dikey ve yatay bütünleşme hem de belli malların üretim ve ticaretini kontrol edebilecek büyük girişimlerin oluşması imkansız hale getirildi.” (s. 73)

Eserde, Türkler ve diğer komşu milletlerle ilgili bilgilere rastlanılıyor. Bu husus, Selçuklu ve erken Osmanlı ekonomilerinin araştırılmasına katkı sağlaması açısından önem arz ediyor: “Anadolu platosunun Selçuklu Türklerine kaybedilmesi ile birlikte on birinci yüzyılda meydana gelen siyasi felaketler bu genel eğilimi geriye döndürmek için yeterli değildi. Zira imparatorluğun bu kısmı kıyı kesimlerinden ve Balkanlardaki bölgelerden daha seyrek nüfusluydu. İmparatorluğun elinde kalan bölgeler birbirine iyi entegre olmuş devlet ve ekonominin kurucu bileşenlerini oluşturmaktaydı.” (s. 111) “Selçuklulara kaybedilen alanlar öncelikle kırsal platolardı. Daha erken dönemlerde başkent için besi hayvanları ve atlar açısından önemli bir kaynaktı. Güney İtalya da hayvan yetiştirilen bir bölgeydi. Bu yerlerin kaybedilmesi et ve at eti kaynakları olarak Trakya, Bulgaristan ve Makedonya ile daha küçük ölçekte Sırbistan' a artan bir bağlılık meydana getirdi.” (s. 116) “On üçüncü yüzyılın sonlarında Osmanlılar Bizans Anadolusu'na akınlara başladılar ve birkaç onyıl içinde Bizans toprakları hızlı bir biçimde küçüldü, nüfusun bir kısmı kaçtı ve tarım faaliyetleri kısa bir süre için altüst oldu.” (s. 203)

Devletin gerilemeye başladığı 13-15. yüzyıl, küçük devlet ekonomisi modeliyle tarif ediliyor. “Bizans dünyası bütün Avrupa' da yaşanan 1340'ların krizine zayıflamış bir halde yakalandı ve genişleyen Osmanlı devletiyle de karşı karşıya geldiği için kendini toparlaması için artık çok az gücü kalmıştı. Bizans Devleti'nin son yüzyılında özel şahıslar zenginleşti, ancak sistem nihai olarak çöktü.” (s. 258)

Kitabın nihayetinde, bu ekonominin örnek model olarak ayrı bir başlıkta kapsamlı bir şekilde değerlendirildiğini görüyoruz: “Uzun ömrü boyunca Bizans İmparatorluğu daima karma bir ekonomiye sahip olmuş ve kompleks özellikler göstermiştir. Devlet, önemi ve ağırlığı üretimin gelişimine bağlı olarak farklılık gösteren bir rol oynadı. Ancak hiçbir zaman yegâne ekonomik aktör olmadı ve asla ekonomik süreçlerin askıya alındığı bir ortamda faaliyet göstermedi. Başka bir deyişle, piyasa güçleri, bazen küçük bazen büyük bir etkiyle, her zaman işlemekteydi. Yedinci yüzyıl krizinin hemen ardından devletin varlığı ve mali durumu oldukça kuvvetlendi. Ancak o dönemde bile, temel ekonomik yasalar işliyordu: bu yüzden 769'da V. Konstantinos temel vergilerin nakit olarak ödenmesini emrettiğinde, pazarlar fiyatları aniden dibe vuran tarım ürünleriyle dolup taşmıştı…” (s. 255) “Son yüzyılda yaşanan fiyasko daha önceki yüzyıllarda elde edilen başarıların üzerini örtemez. Bizans ekonomisi çok uzun bir zaman güçlü ve başarılıydı. Hatta muhtemelen Avrupa Orta Çağları için karma ekonomiye verilecek en başarılı örnektir.” (s. 258)

Kitabı çeviren Bahattin Bayram, çok titiz çalışmış. Eser, gayet akıcı bir anlatımla ortaya konulmuş. Kitabı ülkemize kazandıran Runik Yayınları ve editör Murat K. Köroğlu, yayıncılıkta özenle belirledikleri nitelikli eserlerle takdiri fazlasıyla hak ediyor.

İyi Okumalar!
Yanıtla
3
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
07 Aralık 2022
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Geçmişin Tanıklıkları: Portreler...
Gözlemin esas olduğu bir yazı türü “portre”. Kişilerin karakteristik özelliklerini okuyucuya aktarırken, konu olan kişilerin çevresindeki olaylara etkileri, müdahaleleri, çözümleri vb. başlıklarda irdelenir. Sonuçta, dış çevredeki insanların hedef kişilik hakkında, yakın çevreden gelen birebir gözlemlerle bilgi sahibi olmalarını sağlar. Önünüze ilginç anekdotlar çıkar.

Sözünü edeceğimiz kitap,”Moskova’dan Devrim Portreleri” başlığıyla Türkçeye çevrilmiş. Yazarı Amerikalı aktivist gazeteci Louise Bryant. Ekim devriminin ateşli günlerinde ve sonrasında, sıcağı sıcağına devrimin öncü ismi Lenin ve çevresindeki kadrosunu oluşturan isimlere dair gözlemleri sade ve anlaşılır bir dille yazıya dökmüş. Sonraki süreçte bu yazılar “Mirrors of Moscow” adıyla 1920’de kitaplaşmış. Anlatımdaki yalınlık, Türkçe çevirisinde de Yahya Yeşilyurt’un emeğiyle göze çarpıyor.

Doğrusu, ben okurken büyük keyif aldım. Farklı bir perspektiften, Rus devriminin öncü kadrolarına göz atabiliyorsunuz. Fikir sahibi olabiliyorsunuz. Üretilmiş efsaneleri değil; hayali olmayan gerçek gözlemleri okuyabiliyorsunuz.

“Washington, Londra ve Paris’te karşılaşabileceğiniz siyasi liderlerden en büyük farkları, daha dürüst ve kendileri gibi olabilmeleridir.”(s. 12)

Elbette, olayın ideolojik arka planı ve temeli üzerinden yürüyen bir sistematiği var. Devrimlerin dayanağını oluşturan teori ve teorinin pratiğe yansıması. Bir de gerçeklikler. “ Nikolay Lenin, iki amaç uğrunda çabalar: Rusya’yı Batılılaştırmak ve sosyalist devletin kaynağını canlı tutmak.” (s. 18) Bu süreçte eski sürgünler üzerinden “ABD ile daha yakın ilişkide olduğunu hissediyor. Onların Amerika’da eğitim almış olmalarından hoşnut görünüyordu.”(s. 19)

Detay okumaları size bırakarak son bir notu paylaşmak isterim: Tarihimizden yabancısı olmadığımız bir kişiyle karşılaşmak gerçekten ilginç oldu: ‘Enver Paşa’. ”Kaderimizi büyük ölçüde belirleyen tesadüfler, onun dinine yabancı olan birinin tanıyabileceği kadar tanıma fırsatı verdi bana. (s. 94)”, der Louise Bryant. Lenin’den Troçki’ye, Kollontay’dan Krasin’e öncü kadronun portreleri sizleri bekliyor.

Ayrıca Selenge Yayınları’ndan çıkan Francine Hirsch’in “Ulusların İmparatorluğu/ Etnografya Bilimi ve Sovyetler Birliği’nin Ortaya Çıkışı” adlı çalışmayı da okuma listenize eklemenizi öneririm.

İyi okumalar…

Yanıtla
1
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
06 Aralık 2022
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Rusya'nın kadim tarihine dair Türkçeye çevirilmiş en nitelikli eser!
George Vernadsky'nin Rusya Tarihi kitabı, Dünya tarihinin en köklü ve kadim halklarından biri ola Rus halkının kökenlerini, kültürel gelişimini ve coğrafi bölgelerini anlatıyor.

Yazar tarihçi George Vernadsky, Rusya tarihini eserinde beş bölüm üzerinden bir anlatım kurguluyor. Rurik hanedanı, Knaz Svyatoslav dönemi, imparatorluk ve imparatorluğun dağılma süreci, Rusların bozkır hayatları, Türk toplulukları, Moğol istilası, Büyük Petro, Büyük Savaşı ve Sovyetler Birliği'ne kadar Rusya tarihinin en önemli dönemleri detaylı bir şekilde ele alınmaktadır.

Eser, Rusya ve Rus halklarına dair sadece siyasi bir anlatı değil sosyal, dini, kültürel ve ekonomik bir bakış da sunmaktadır. Rus halklarının, uçsuz bucaksız bir coğrafyada sürdürdükleri yaşam mücadelelerini anlatması bakımından keyifli bir okuma imkanı tanımaktadır.

Ahsen Batur tarafından Türkçeye kazandırılan bu eser, Türkçeye çevirilmiş Rusya tarihini konu edinen eserler arasında akademik bir çalışma olarak en nitelikli eserdir. Sayfa sayısı bakımından da hayli hacimli olan bu kitabın, alana dair başta akademik araştırma yapacaklar olan kişiler olmak üzere konuya ilgi duyan herkese hitap etmektedir.
Yanıtla
5
0
Destekliyorum  1
Bildir
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
05 Aralık 2022
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Türk tirelerinin toplu bir sözlüğü...
Bu eser, 1994 yılında Rusya’da yayınlanan ve Rusya coğrafyasında yaşayan Türk halklarının (yaklaşık 12 bin) isimler sözlüğü diyebileceğimiz onomastik çalışmanın genişletilmiştir halidir. Merhum D. Ahsen Batur’un Türkiye, Irak, İran ve Suriye gibi diğer coğrafyalarda yaşayan 10 binden fazla boy, oymak ve kabile ismini eklemesiyle oluşmuş bu eser, yine Batur’un sözlüğü kullanma konusunda bilgilendirici giriş kısmıyla geliştirilmiş ve genişletilmiş bir eser haline gelmiştir. Batur’un ciddi katkı sunduğu anlaşılan eser, hem ansiklopedik bir sözlük ve hem de Türk halkları ile ilgili kaynakların verildiği bir bibliyografya niteliğindedir.

Şunu özellikle belirtmek gerekir ki Türkoloji, Türk dilleri ve Türk tarihi çalışanlara, bu alanlarda okuyan öğrencilere ve akademisyenlere çok faydalı olacak bir başvuru kitabıdır.

Eserde yaklaşık 23 bin Türk boy, kabilesinin isminin alfabetik olarak yer aldığı bu çalışmada, verilen kabile isminin hangi Türk boyuna ait olduğu ve farklı kullanım şekilleri ve hangi kaynakta bu ismin geçtiği verilmektedir. Örneğin; Çumurlu: Türkmen (Anamuslu), Solak 2002, s. 139.

Anadolu’daki ve Dünyadaki Türk halklarının isimlerini bir arada veren büyük bir emek ürünü olan bu eser, alanında Faruk Sümer’in çalışması gibi çalışmalara katkı sağlamaktadır.
Yanıtla
3
1
Destekliyorum  1
Bildir
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
02 Aralık 2022
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Bireyin İradesi, Milletin Dileği, Zamanın Ruhu
Bir döneme damgasını vuran olaylar ve şahsiyetler hakkındaki tarihi bilgileri, roman formunda ilgi ve heyecanla okudum.

Geçmişteki olayları; tarihselci bir yaklaşımla, zamanın ruhu ve şartlarına göre değerlendirmek gerekir. Bu mantıklı ve hakkaniyetli kriterin süzgecinde, okuduğum anlatımlardan öncelikle sorular üretmek istiyorum:
-Bir padişah, kral, yönetici, başkan veya başbakan; 33 yıl bir kurumun başında ve siyasi bir iktidarda kalabiliyorsa veya kendini kalmak zorunda hissediyorsa, bundan nasıl bir sonuç çıkarmalıyız?
-Koca imparatorlukta, daha iyi, yedek veya alternatif bir şahsiyet yetişmemiş midir?
-Yetişememişse sebepleri nelerdir?
-33 yıl boyunca ve sonunda, bir gün görevi bırakmak gerektiğinde; geride kalanların da güvenle uyup, kabullenip uygulayabileceği, kalıcı ve kabul edilebilir bir yönetim sistemi, devlet aklı, neden geliştirilememiştir?
-Avrupa ülkelerinde, yeni çağa damgasını vuran; bilim, teknoloji, sanat, etik, felsefe, mantık, hukuk, toplum ve yönetim bilimlerden ne kadarını, ülkemize katabildik?
-Yetenek ve gücümüz, o günün şartlarına göre yeterli olabilir; fakat sınırsız ve sorumsuz olmasından ne kazandık?

Soruların farklı cevapları olabilir. Yanlış, yanıltıcı ve yönlendirici açıklamalarla da karşılaşabiliriz. Daha dünkü bir olay, kaza ve söylemde; ortak bir karar ve kanıya varamıyoruz. Maddi gerçekliğe ulaşamıyoruz.

Sultan II. Abdülhamit’in, birbiriyle hiçbir zaman birbiriyle barışık yaşayamayacak olan; kedi, köpek ve papağan beslemesi, merhametli bir yürek, stratejik bir beyin ve düşünceli bir anlayışın göstergesidir.(s.20) Ayrıca marangozluk mesleği ve müziğe ilgi duyması sanatkarlık ruhu da taşıdığının işaretidir.

Tahta çıkma vaatlerinden olan, Kanuni-i Esasi’yi uygulamadan kaldırması; hukuk ve hürriyet adına elde edilen kazanımların, bir tür askıya alınmasıydı bu. Gereği ve gerekçesi neydi? Şenlikle ilan ettiğimiz Kanun-i Esasi’nin cenaze namazını kılmak neden gerekliydi ve ne kazandırdı?
Hele hele, yanlış kararlar alındığı ve Türklerin azınlıkta kaldığı gerekçesiyle, meclisin kapatılması; istişare, şura, içtihat, çözüm ve alternatif arayışların devre dışı bırakılıp; baskı ve dayatma anlayışından beslenen bir tek adamlık rejimi kurmayı tercih etmesi, ayrışmayı ve çöküşü daha da tetiklemiştir. On iki bin kişinin çalıştığı bir saraydan söz edilmesi (s.53); güç, birikim ve istihdamın, adeta ağırlık noktasını işaret ediyordu.

Tarih felsefesini anlamadan, tarihsel bilgi aktarımını yorumlamakta zorlanırız. Tarih bilinci ise bunların karmasıyla şekillenir. Kurgusal bir anlatım; tarih bilincini tam karşılamasa da, merak uyandıracağı için bir basamak sayılabilir.

Peki, padişah, karar ve uygulamalarında, hadi meclisi kapattı diyelim, emrinde görev yapan 12 bin kişinin fikir, öneri ve deneyimlerine başvuruyor muydu? Yoksa hilafet makamında, ilahi bir vekil olarak tek hüküm ve yetki sahibi miydi? Sorunun cevabı, “evet” değil mi?
Peki o zaman; İslam’ın (fıkıh ve ilahi kitap yoluyla) önerdiği, emrettiği; istişare, meşveret, şura ile karar alıp uygulama emrini nereye koyacağız? Yoksa dünyada uygulanması gereken bir kural, öteki dünyaya ötelenmesi mi tercih edilmişti?

Güvensizliğe, şüpheye dayalı sıkı bir takip/denetim ile daraltılan özgürlük alanı ve hafiyelerin yazdığı, saraya ulaşan ihbar mektupları, sarayın boyunu aşınca, okumadan yakmak zorunda kaldıklarını başka bir kitapta okumuştum. Böyle bir yönetim, böyle bir toplum anlayışıyla elbette kalıcı bir düzen kurulamazdı.

Sayfa 88’de, padişah daha 24 yaşındayken gezdiği Avrupa’ya olan hayranlığını gizlemiyor. İflas eden tüccar, ticari yaşamında başarısız olmuştur, devrilen bir hükümdar da yönetim alanında. Bu olumsuz sonuçların tek nedeni, kötü insanlar olduklarına bağlanamaz. İyi insanlar da batabilir, devrilebilir. Tavan süslemesi için, 14 ton altın kullanılan Dolmabahçe Sarayı için, Fransızca bir dergide, “sadece Dolmabahçe Sarayı bile, borç içinde yüzen Osmanlı maliyesini çökertmeye yeterdi” cümlesi de dün ve bugün için ibretlik bir tespittir. (s. 106)

Sansür, jurnal, ihbar, sürgün, korku ortamı ve kapatılan bir meclis ile oluşturulan baskı rejimi, ne kadar sürebilirdi ki? Ve neden devam etsin, yakıtı biten, sürücüsü katledilen bir araç hareket edebilir mi?

Öneri olarak da şunu ileteyim: Elimizdeki kitap bir roman olsa da; birinci bölüm, ikinci bölüm altındaki konu başlıkları ve ekleri için girişte bir içindekiler bölümü açılabilirdi. Kişiler ve tarihi olaylar ise; orijinal veya çizim fotolarla süslenebilirdi.

Bir kaplanın sırtında yaşamak zorundaysanız; ya kaplan ölünce inersiniz veya siz güçten düşünce. Dilerim hiçbir yönetici, kaplanın sırtında yaşam sürmek zorunda kalmaz.

Verimli okumalar dilerim.



Yanıtla
15
5
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
01 Aralık 2022
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Lady Hornby'nin Mektuplarında İstanbul
Kırım Savaşı (1853-1856), Osmanlı ve Rus Devletleri arasında yapılan ve tarihimizde önemli sonuçlar doğuran bir savaş. Osmanlı’nın, Kavalalı hadisesi gibi meselelerde zayıflığının daha da gün yüzüne çıkması nedeniyle Rusya, politikasını değiştirerek daha yıkıcı bir tutum takınmaya başlamış, iç işlerine müdahale niteliğinde bir taleple Osmanlı bünyesinde yaşayan Ortodoks cemaatinin hâmiliğini üstlenmek istemişti. Bu talebe aldığı red cevabı, iki devlet arasında gerginliği arttırmış ve İngiltere ile Fransa, Avrupa’daki dengeleri gözeterek Osmanlı’nın yanında saf tutmuştu. Savaş başladıktan sonra Osmanlı donanmasının Sinop’ta yenilgiye uğraması ve dengenin Rusya lehine değişmesi üzerine İngiltere ve Fransa savaşa dahil olmuş, birçok cephede savaşmak zorunda bırakılan Ruslar, antlaşma yapmak zorunda kalmıştı. Savaşı sürdürmek için aşırı dış borçlanmaya giden Osmanlı Devleti, yıllara yayarak ödemeye çalıştığı bu borç yükünü taşıyamamış ve dış mali denetime kapı açan Duyun-u Umumiye İdaresi kurulmuştu (1881).

Kitabın yazarı, Osmanlı savaş borçlarının ödenmesi konusunda İngiltere adına diplomatik görevlerle İstanbul’a gönderilen yargıç Edmund Grimani Hornby’nin eşi. Bir seyahat ve anı kitabı olarak nitelendirilebilecek eser, yazarın ailesine ve diğer yakınlarına yazdığı toplam 65 mektuptan oluşmaktadır. Annesine gönderdiği ilk mektup, 24 Ağustos 1855 tarihinde Paris’te yazılmış. İstanbul Ortaköy’de yazılan son mektup ise 5 Şubat 1858 tarihini taşımakta. İlk baskısı, “In and Around Stamboul” ismiyle yapılan kitap (1858), sonra renkli gravürler eklenerek bir daha yayınlanmıştır (1863).

Mektuplardan anlaşıldığı üzere yazar, Paris, Marsilya, Korsika, Malta, İzmir, Çanakkale rotasını takip ederek İstanbul’a ulaşmış. İstanbul hakkındaki izlenimler 4. mektuptan itibaren karaya ayak basmalarıyla başlıyor. Mektuplarda o dönemin toplumsal yaşantısına ve savaşın gelişim seyrine ve cephelerden gelen haberlerin toplumdaki tesirine dair birçok detay yer alıyor.

“Sivastopol'un alınmasıyla ilgili… haberler, bu duruma müthiş sinirlenen ve hayal kırıklığına uğrayan Rumlar dışında buradaki herkes tarafından büyük neşeyle karşılandı. Rumlar, Rus çarı Ortodoks Kilisesi'nin başı olduğundan, Rus davasının galip gelmesini kendi davalarıymış gibi dört gözle bekliyorlardı ve efendileri Türklerden nefret ettikleri için onların ve Müttefik dostlarının rezil olduklarını görmekten son derece keyif alırlardı.” (5. Mektuptan)

“Kadıköy, Üsküdar'ı geçince Boğaz'ın iyice genişleyip Marmara Denizi'ne karıştığı yerde. İşte kayığın dalgaların üzerinde salınırken, oturduğun yerden çevrendeki olağanüstü güzelliğe, yalnızca kendi gözlerinle görmenin azıcık da olsa bir fikir verebileceği bu rüyamsı çekiciliğe hayretler içinde baktığın yer tam burası. Belki İngiltere'ye döndüğümde, Boğaz'la kadim Marmara Denizi'nin birleştiği bu yeri rüyamda yeniden görebilirim…” (13. Mektuptan)

Dini hayata dair gözlemler de dikkat çekiyor. Bunlardan önemli bir kısmı Ramazan ayı ve oruç hakkında: “Bir Ramazan gecesini görmek için İstanbul'a gidecek kadar iyi olmadığıma çok üzüldüm. Zavallı Türkler bu oruç esnasında korkunç acı çekiyor olmalılar, gündoğumundan günbatımına kadar hiçbir şey yemiyorlar. Geçen gün Bayan Cumberbatch'le birlikte Üsküdar'dan gelirken kayıkçılarımız neredeyse bitkin durumdaydılar ve akıntıya karşı güçbela ilerliyorduk. Güneşe bakıp duruyorlardı ve iftar topu atılır atılmaz bir salatalık kapıp iştahla iki üç lokma kopardılar. Elbette zenginler orucu o kadar hissetmiyor; yalnızca geceyi gündüze çeviriyorlar -bütün gün uyuyor, akşam boyunca yiyip içiyorlar. Her cami günbatımından iki saat sonra ışıklandırılıyor ve her zengin Türk evinden müzik ve cümbüş seslerinden başka bir şey duyulmuyor... Bir Müslüman için gün, Ramazan ayında günbatımından iki üç saat önce başlıyor. Hamal ve kayıkçı gibi gerçekten didinen garibanlar için gün her zaman tan ağarırken başlıyor ve maruz kaldıkları mahrumiyetler bu insanların hayatlarını daha da zorlaştırıyor, ama çoğu kimse öğleden önce kalkmıyor ve çarşılarla Müslümanlar tarafından işletilen dükkânlar öğleden sonraya kadar açılmıyor; Babıali'deki çalışma saatleri bile bundan önce başlamıyor.” (43. Mektuptan)

Savaşı finanse etmek için verilen dış desteğin kullanımı ve genel mali durum hakkında da bazı bilgiler verilmiş: “Edmund, Babıali' de karşılaştığı büyük zorluklar yüzünden endişelenmeye başlıyor ve cesareti kırılmış durumda, bu sebeple nadiren bize katılabiliyor; gerçekten de her gün kendi gözlerinizle görmediğiniz takdirde, Türklerin ahlaksız, haysiyet kırıcı ve utanılacak hareket tarzını tasavvur etmenize imkân yok. Özellikle zihni işlek biri için, her gün bir divanın üzerinde çubuk tüttürerek oturup iş hakkında yarım saatlik aralıklarla birkaç kelime konuşmak, bezdirici ve zalimane bir durum. En kötüsü de, Edmund ve meslektaşı haftalardır endişeyle bekledikten sonra henüz hiçbir yarar sağlayamadıklarını ve ustalıkla idare edildiklerini hissediyorlar… Komisyon bu konuda katı davranmakta ve borç verilen meblağın elmas kolyeler ya da yeni köleler için harcanmasını engellemekte kararlı; oysa burada kesinlikle söylendiğine göre, altınların gelmesinden çok önce Babıâli'ye mensup bazı Türkler yağmadan paylarına düşecek olanı düşünüp sarraflarından yüksek faizli avanslar almışlar… Buradaki her şey acınacak durumda; Padişah büyük bir borç içinde, hatta çarşılarda dahi haremindeki sayısız kadının mücevher ve kıyafetleri için borca girmiş durumda, yine de büyük meblağlar harcayıp saraylar inşa ettirmekte ve hediyeler almakta ısrar ediyor… Dürüst insanlar için azıcık üzüm ve kavun yetiştirmek, kayık çekmek ya da sırtlarında ağır yükler taşımaktan başka dürüst bir iş yok görünüyor. Tüm sistem rüşvet ve ahlaksızlık üzerine kurulmuş durumda ve ‘mevkiinizi’ korumak için herkes gibi davranmanız gerekiyor.” (14. Mektuptan)

Yazar, Kırım’a gitme fırsatı da bulmuş, mektuplarda cephedeki izlenimlerini de aktarıyor: “Bunlar muhteşem savunma istihkamlarıydı; temelleri, kadın ve çocukların bile gece gündüz yukarı taşıdıkları kum dolu yüzlerce sepetten oluşuyordu. Zirveye ve Malakof Kulesi'ne ulaştığımızda güneş batıyordu ve uzaktaki sıradağlar, harabeye dönmüş şehir ve batık gemiler ne kadar da harika bir manzara oluşturuyordu -Mamelon, Redan ve Bahçe bataryası- batan güneşin mor ve menekşe renkli ışıkları, saldırı ve savunmanın müthiş planlarını gözler önüne seriyordu! Sağımızda masmavi deniz parıldıyor ve Kamiyeş’teki görkemli gemilerin direkleri uzakta yükseliyordu.” (41. Mektuptan)

Yazarın anlatımları içinde bize tuhaf gelebilecek yönlerin olması çok normal olsa gerek. Başka bir millete ve farklı dine mensup bir kişinin, yabancısı olduğu bir toplum hakkında her yönüyle objektif değerlendirmeler yapmasını beklemek dün olduğu gibi bugün de doğru olmayacaktır.

Çevirisiyle Kerem Işık, harcadığı zaman ve emek için, övgüyü fazlasıyla hak ediyor. Kitabın baskı kalitesi, dizgisi oldukça başarılı.

Dönem meraklıları için aynı tarihleri anlatan iki eser daha not düşelim: İlk olarak, Selenge Yayınları arasında basılan ve Baronne Durand de Fontmagne tarafından kaleme alınmış “Kırım Harbi Sonrasında İstanbul Günleri (1855-1858)” isimli eser önerilebilir. Bu tarihlerde İstanbul’da görev yapan Fransız Büyükelçisi Thouvenel’in yeğeni olan yazar, bir yabancı gözüyle İstanbul’u farklı yönleriyle kaleme almış. Yazarın eşi, yargıç Edmund Hornby de otobiyografisinde, İstanbul’da görev yaptığı yıllara ayrı bir bölüm olarak yer vermiş. (An Autobiography, Glasgow 1929, “Constantinople”, s. 67-190)

Faydalı bir okuma olması dileğiyle!
Yanıtla
3
0
Destekliyorum 
Bildir