Onaylı Yorumlar

Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
12 Mayıs 2026
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Bütün Günlerin Akşamı
Bu kitabın yorumlarına baktım, yeterince övülmediğini düşünüyorum; bence gerçekten çok çok iyi. Çok hüzünlü eski bir halk şarkısı dinler gibi hissettim kitabı okurken. Nasıl içli, nasıl güzel, nasıl poetik. Hayatın kırılma noktaları üzerinden alternatif gerçeklikler kurgulamış Erpenbeck. “O gün orada olmasaydım ne olurdu?” gibi hepimizin muhakkak üzerine düşündüğü bir soru üzerinden bir kadının hayatının beş farklı versiyonunu anlatıyor. 90 seneye yayılan kitapta Avrupa tarihinin en belirleyici dönemlerini görüyoruz, Avusturya‑Macaristan imparatorluğunun çöküşü, savaşlar (“savaşa karşı savaşmalıyız”), devrimler. Beş küçük novella gibi yazılmış bu beş bölümün dili, anlattıkları döneme göre farklılaşıyor ve yazar bu işi çok iyi kıvırıyor. Kitapta kimsenin adı yok fakat karakterler öyle iyi çizilmiş ki, isimsizlik bir belirsizlik değil, aksine tuhaf bir evrensellik ve aşinalık yaratıyor. Gerçekten çok beğendim. Çağdaş Alman edebiyatını, kendisiyle haşır neşir oldukça daha çok seviyorum, bunu da not edeyim. “Günün sonunda ölüm olsa da, bütün günlerin akşamı olmamıştır daha.”
Yanıtla
0
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
12 Mayıs 2026
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Sınırsız Ülke
Bu kitabın sonunda bu kadar ağlayacağımı hiç tahmin etmemiştim ya. Severek okudum evet ama son 20 sayfası bambaşka nüfuz etti bana. Hele kitaba da adını veren o son cümle: “Belki de ulus ya da vatandaşlık diye bir şey yoktur; belki sadece aile ve sevgi adına haritalara çizilmiş bölgeler, yani sınırsız bir ülke vardır.”

Kolombiya asıllı Amerikalı Yazar Patricia Engel, hem otobiyografik unsurlar taşıyan, hem de kendisiyle benzer hikâyeleri olan arkadaşlarının hayatlarından derlediği parçaları içeren bir göçmenlik öyküsü anlatıyor. Başka bir ülkede varolmaya çalışmanın tüm zorluğunu, maruz kalınan kaçınılmaz şiddeti ve acımasızlığı; kimliksizliğin, bağlamsızlığın insana neler edebileceğini, bitmek bilmeyen bir korku içinde yaşamanın nasıl bir deneyim olduğunu, tüm bunların içinde insanın kendini nasıl, kimler üzerinden tanımlayabileceğini, o tanımlayıcılara nasıl şiddetli bir ihtiyaç duyduğumuzu; ABD’ye göç eden bir ailenin 3 kuşağa yayılan öyküsü üzerinden anlatıyor Engel.

Şu cümleler burada da dursun isterim: “’Belgesiz’ kelimesinden nefret ederim. Bu kelime, annem ve benim gibi insanların varlığını kanıtlayan resmi belgeler olmadığı sürece var olmadığını ima eder. Babamın kolunda adımın dövmesi varken bana belgesiz olduğumu söylemeyin.” Ah.

Son yıllarda tüm dünyanın durmaksızın ve büyük bir hamasetle üzerinde konuştuğu göç meselesine bir göçmenin pozisyonundan bakan, çok zarif bir kitap Sınırsız Ülke. İklim kriziyle beraber göçlerin artacağına dair öngörüleri de göz önüne alınca; sınırlara, uluslara, aidiyetlere, ev dediğimiz şeye dair hepimizin ezbere cümlelerin ötesinde bir yerden düşünmemiz gerektiği açıkken, bu tür kitaplara çok ihtiyacımız var diye düşünüyorum.

Kitaba dair tek eleştirim dilini görece yavan bulduğum olacak. Yazarın aralara serpiştirdiği geleneksel öyküler ve And dağları mitleri çok güzel olsa da, diğer kısımlardaki dili bana biraz kuru geldi ki bu benim Amerikan edebiyatıyla kronik sorunum zaten. Ama anlatı ilerledikçe dil de güzelleşiyor ve dediğim gibi özellikle son sayfalar insanın içine içine işliyor.

Çok sevdim. Şu cümleyle bitireyim: “Bu ülke sizi dışarı atana kadar içeri kilitliyor.”
Yanıtla
0
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
12 Mayıs 2026
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Mezarımdan Yazıyorum
Bu kitabın isminde bir “yeraltı edebiyatı” havası var, yanıltıcı olmasın, öyle bir kitap değil kendisi. Sanırım ilk söylenecek şey şu olmalı: şunun 1881’de yazıldığına inanamıyorum, asla inanamıyorum. Bu kadar erken bir dönemde bu kadar modern bir dil nasıl kullanılır, okurla böyle bir iletişim nasıl kurulur, hakikaten olacak iş değil. Carlos Fuentes’in, Javier Marias’ın filan Machado de Assis hayranı olmalarının sebepsiz olmadığını, kendisinin Latin Amerika edebiyatının en bi kurucu babalarından sayılmasının, Borges’in halefi kabul edilmesinin sebebini anladım. (Salman Rushide ne demiş? “Borges, Gabriel Garcia Marquez’i mümkün kıldıysa, Assis’in de Borges’i mümkün kıldığını söylemek abartılı olmaz.”) Kendini kesinlikle ciddiye almayan bir kitap bu ki ben buna bayılırım. Anlatıcı, ölümünün ardından hayat hikâyesini yazmaya başlıyor. Çokça ironik bir dille yapıyor bunu ve kendini de, yazdıklarını da ciddiye almadığı gibi, okuru da pek ciddiye almıyor. (Sık sık yazardan bazen komik hakaretlere varan tatlı azarlar işitiyoruz.) Kitap o kadar iyi başladı ki ben heyecandan ne yapacağımı şaşırdım, özellikle ilk 50 sayfayı kahkahalar ve hayranlıkla okudum. Ancak daha sonra anlatıcımız aşık oluyor ve öykü buralarda biraz çoraklaşıyor. (Aşık insan da aslında ne sıkıcıdır di mi, bunu da bir kez daha anımsadım.) Neyse, ama genel olarak epey sevdiğim bir kitap oldu “Mezarımdan Yazıyorum”. Bir de tekrar: 140 sene önce yazılıp hala bu kadar diri kalan kaç kitap var ki? Assis de, kahramanımız Bras Cuba da mezarında olabilir, kitabıysa basbayağı capcanlı.
Yanıtla
0
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
12 Mayıs 2026
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Acı Çikolata
Bu kitabı sevenlerden (yani sanırım herkes) özür diliyorum ama kendisinden hakikaten nefret ettim; hayatımda bir kitapla ilgili “nefret” sözcüğünü ilk kez kullanıyor olabilirim, o derece. Bunun neresi edebiyat Allah aşkına, 7 yaşında bir çocuğun kuracağı basitlikte cümleler, tek yönlü karakterler, saçma sapan, ikna edicilikten aşırı uzak bir aşk hikâyesi. “Masalsı”lık böyle bir şey değil ‑ gerçeklikle hiçbir ilişkisi olmayan, süper irrasyonel bir şey yazınca o şey masal filan olmuyor, yapmayın. Sonra garip, dozu tutturulamamış bir erotizm. Seks soslu oryantalist bir Cinderella hikâyesi resmen. (Ay ben neler diyorum ama gerçekten kendimi kontrol edemiyorum.) Basbayağı tecavüzün, aşkın tutkusunun patlaması olarak yedirilmesi? Dünyanın en inisiyatifsiz, en şımarık erkeğinin büyük aşık baş karakter olması, yaptığı her saçmalığın aşkla meşrulaştırılması filan? Takılmayacak mıyız bunlara? Büyülü gerçekçilik de bu değil; güya arkada Meksika devriminin izleri varmış filan, hiçbir şey yok, şu kitabı okuyup devrimin toplumsal etkisine, dinamiklerine dair bir fikir edinmek söz konusu olamaz. Yemek tariflerini öyküye yedirme fikri çok iyi olsa da, uygulamada hikâyenin akışını bozmaktan başka bir işe yaramamışlar. Uzun zamandır okuduğum en sığ, en yavan şeydi. Beyaz dizi kıvamındaki bu kitabı kitaplığımın Meksika edebiyatı rafına; Fuentes’in, Rulfo’nun, Bellatin’in, Monge’nin, Herrera’nın filan yanına kaldırırken bile utanç duyuyorum. Buyrun bu da hayatımda yazdığım en sert kitap eleştirisi herhalde. Ama gerçekten resmen öfkelendim valla. Son not: Bunun yerine açıp “Selvi Boylum Al Yazmalım”ı izleyebilirsiniz. Aynısının bin kat daha güzeli.
Yanıtla
0
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
12 Mayıs 2026
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Keşke Bugün Kendimle Karşılaşmasaydım
Bu kitabı sevemedim ben, olmadı. Ama “kötü kitap” demiyorum, “ben sevemedim” diyorum açıkçası. Hiçbir şekilde içine giremedim, zihnimde bir imge bırakmadı, anlatıcıyla bağ kuramadım. Öncelikle bu kadar depresif edebiyata yokum sanırım. Büyük bir iç sıkıntısı duydum okurken, fazla acımasız, fazla soğuk. Anlatıcının duyguları (neydi ki onlar?) bir türlü geçemedi bana. Aralarda güçlü cümleler, sarsıcı tespitler filan var ama genel olarak fazlasıyla karanlık; mutsuz insanlar geçidi gibi bir kitap. Dili çok yalın ama rahatsız edici bir yalınlık. Çavuşesku dönemi Romanya’sının mutsuzluğu ve zulümlerine şahit oluyoruz, bu açıdan ilginç olmakla beraber genel olarak yavan, kuru ve yorucu buldum. Maalesef.
Yanıtla
0
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
12 Mayıs 2026
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Kitap Yiyici
Bu kitabı okurken nedense çok eğleneceğimi düşünüyordum, vallahi hiç eğlenmedim.

1488'in Lizbon'undayız, Adar Cardoso ve Faustino da Silva adlı iki arkadaşın öyküsünü okuyoruz. Bu çok yaramaz ikili günlerden bir gün Gonçalves adında bir papazın eline düşüyorlar. Papaz iki çocuğu kilisesinin mahzenine kapatıp okuma öğretmek istiyor, bunu da süper bir insan olduğu için değil okursa başına bir iş geleceğinden korktuğu ama içeriğini merak ettiği bir kitabı çocuklar ona okusun diye yapmak derdinde. Fakat olaylar farklı gelişiyor, kitabın anlatıcısı da olan Adar isimli çocuk, mevzubahis sihirli kitabı yiyor açlıktan ve kitap onu kitap yemeden duramayan, şehrin kütüphanelerini altüst edecek Kitap Yiyici’ye dönüşüyor.

Adar gitgide ineğe benzemeye başlıyor, geviş getiriyor, devleşiyor, ağzı büyüyor vs vs. Şehir halkı da bunu öldürmeye niyet ediyor tabii falan filan. Aslında eğlenceli olabilecek bir öykü, üstelik Orta Çağ'ın tekinsiz Lizbon'unu da çok güzel anlatmış ama bir türlü içine giremedim. Uzun uzun geviş getirme, çiğneme, yutma sahnelerini anlatmak veya rahiple çocuklar arasındaki fiziksel şiddete bu kadar yer ayırmak yerine şu büyülü kitap meselesini daha iyi kurgulasaymış, oturtsaymış keşke diye düşündüm. Grotesk olacağım diye midemizi bulandırmasaymış bir de, yine bir keşke.

Rabelais'ın karşıma çok çıkan ama okumadığım ünlü fantastik güldürüsü Gargantua ile Pantagruel'e selam duran, benzer bir eser olduğu söyleniyor, Rabelais gibi Malandrin de hem güldürüyü hem ürkütücü olayları kullanarak bir hiciv koyuyor ortaya, kiliseyi ve dogmatizmini eleştiriyor ama bunu 1537'de yapmakla 2019'da yapmak arasında fark var sanki biraz. Hatta epey!

Bir küçük hoşluk: yakın zamanda sevgili Talat Kırış hocadan öğrendiğim ve çok merak ettiğim Jules Michelet bu kitapta bi dipnotta karşıma çıktı, "ay, tanıyorum!" diye sevindim. Sanırım okurken keyif aldığım nadir anlardan biri de oydu zaten. Hayyam çevirilerini okuduğumdan beri büyük hayranı olduğum Kenan Sarıalioğlu'nun kusursuz çevirisine rağmen hiç olmadı, olamadı bu metin benim için.
Yanıtla
0
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
12 Mayıs 2026
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Sanat ve Siyaset Konuşmaları
Bu kitabı ilk duyduğumda çok heyecanlanmıştım, beklentimin büyük ölçüde karşılandığını söyleyebilirim. İki farklı milletten, iki farklı kuşaktan iki sanatçının üretimlerinin ortak temaları üzerine derinlikli sohbetlerine ortak olmak ne güzel. Büyük İngiliz sinemacı Ken Loach ile, Fransız genç yazar Edouard Louis'in karşılıklı konuşmalarının kitaplaştırılmış hali bu.

Louis, malum, Avrupalı genç yazarlar arasında en dikkat çekenlerden biri - ki kendisine gösterilen teveccüh boşa değil. Özkurmaca eserleriyle tanıdığımız yazar, eserlerinde sosyal adaletsizlikten ayrımcılığa, aileye içkin şiddetten kadın ve lgbti meselesine; kangren olmuş bir sürü mevzuyu çok ustalıklı biçimde didikliyor. Ken Loach'u anlatmaya gerek var mı bilmiyorum, yaşayan en büyük yönetmenlerden biri şüphesiz. Geçtiğimiz sene izlediğimiz The Old Oak filmi ile sinemaya veda ettiğini açıkladı maalesef, ama sinema tarihine bıraktığı izler kolay kolay silinmeyecek. Şunu yazarken bile duygulanıyorum ya; canım Ken Loach, 50 senedir vicdanın sesi olarak dimdik duruyor orada.

Neyse, bu ikilinin sanat ve siyaset üzerine konuşmalarını okuyoruz ama siyaset kısmı sanattan daha ağır basıyor metinde, eh, sonuçta her şey politiktir, değil mi? Birbirlerinin kitaplarına ve filmlerine referans vererek ve kendi ailelerinin öykülerinden yola çıkarak (Louis'nin fabrika işçisi babası, Loach'un içinde büyüdüğü madenci topluluk) neoliberalizmle beraber gitgide küçülen devletin insanların hayatına nasıl etkileri olduğunu; solun, sistemin ürettiği korkunç adaletsizlik karşısında neden ve nasıl bu kadar etkisiz kaldığını, sinemanın ve edebiyatın bu gidişata karşı neler yapabileceğini tartışıyorlar.

Tartışma güzel, ufuk açıcı, ancak doyurucu mu emin değilim. Orijinali bir sohbet olduğu için haliyle bazı konulara yüzeyden yaklaşıyor ve fazla derinine inemiyorlar, ama epeyce düşünce malzemesi sundukları muhakkak. Her durumda, bambaşka geçmişlere sahip, bambaşka alanlarda üretim yapan ancak benzer meseleleri dert edinmiş iki sanatçının sohbetini okumak pek güzeldi.

Bir son not da Tellekt'e: kendileri iyi ki varlar. Bu tür metinleri bulup çıkarmalarını, basmalarını, bizimle buluşturmalarını çok seviyorum.
Yanıtla
0
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
12 Mayıs 2026
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Pascual Duarte ve Ailesi
Bu kitabı epey sevdim ama niye sevdiğimi bilmiyorum, tam tanımlayamıyorum. Fakat bazı kitapları neden sevdiğimi bilmeden sevmeyi sevdiğimi biliyorum. (Bilmece gibi oldu, af buyurun.) Kitabın türü “tremendismo” diye geçiyor, zaten terimin mucidi de yanılmıyorsam Cela’nın ta kendisi. Tremendismo; şiddeti ve grotesk imgelemi vurgulayan bir yazın türü, özellikle savaş sonrası üretilen edebi eserlerde sıklıkla bu tarzı görmek mümkün. (Aklıma Malaparte’ın Can Pazarı geliyor tremendismo deyince ama o başka bir şey… Bambaşka, şimdi burada anlatılamayacak denli başka ve ben yine konuyu dağıtıyorum.) Neyse, epey gerçek buldum bu kitabı, sanırım biraz onun etkisi var. Bile bile hata yapmayı seçen, içindeki şiddete durmaksızın yenilen Pascal Duarte’nin kendiyle hesaplaşması ve çaresizliği etkileyiciydi. “Erkeklik” meselesine dair de ilginç noktalara dikkat çekiyor yazar, erkekliğin sadece başkalarını değil, bizzat o erkeklikten muzdarip erkekleri de öldürdüğünü anlatıyor. Velhasıl, iyi kitap bence. Bir minik alıntıyla susuyorum: “Hey gidi bize en gerekli oldukları anda yok olup giden sevgilerin gizemi!”
Yanıtla
1
0
Destekliyorum  1
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
12 Mayıs 2026
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Gidiyor, Gitti, Gitmiş
Bu kitabı çok, çok, çok sevdim. Okuduğum ikince Jenny Erpenbeck kitabıydı ve kendisinin olağanüstü bir yazar olduğuna kesinlikle ikna olmuş durumdayım. (Gerçi çağdaş Alman edebiyatı genel olarak çok heyecan verici değil mi? Monika Maron, Wilhelm Genazino, Daniel Kehlmann falan…) Memlekette sığınmacılara karşı gitgide tırmandırılan bir kampanya yürütülürken bu kitabı okumak çok acayip oldu. 2012-2014 arasında Afrikalı sığınmacıların Berlin’deki Oranien Meydanı’nda yaptıkları işgal eylemine odaklanan bir roman “Gidiyor, Gitti, Gitmiş”. Emekli olmuş bir profesörün bu mültecilerle tanışıp onları anlayarak hayatındaki boşluğu doldurmaya çalışmasının öyküsü bir yerde. Birkaç kuşak önce büyük bir savaş yaşamış, kayıplar vermiş ve bizzat kendileri sığınmacı olmak zorunda kalmış bir halkın dahi mültecilere karşı nasıl korkunç bir tutum alabileceğini, bu konularda düzenleme yapma iddiasındaki “yasa”ların aslında tek işlevinin bu insanların bürokratik çözümsüzlük içinde kaybolmasını sağlamak olduğunu ve görkemli medeniyetimizin o devasa çelişkilerini öyle incelikli bir şekilde yüzümüze vurmuş ki yazar. Nasıl tarif edebileceğimi bilemiyorum ama ancak büyük bir yazarın yazabileceği bir kitap bence bu. Daha çok insanın okumasını çok arzu ederim. “Bir sığınmacının, sefil yaşam koşulları içinde ağır ağır yok olması değil de kendini çatıdan atması bir ülkenin itibarını niçin daha fazla zedeler? Böyle bir anda mutlaka yakınlarda deklanşöre basacak bir fotoğrafçı bulunduğu için muhtemelen. Yoksa asıl skandal, bu adamların olanaksızlaşmış olan yaşamlarını onları istemeyen bir ülkenin yönetmesine izin vermeye devam etmek yerine kendi ölümlerini kendilerinin belirlemek istemeleri mi? Yoksa insanın kendi hayatı üzerinde iktidar sahibi olma meselesi öncelikle bir iktidar meselesi mi?”
Yanıtla
0
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
12 Mayıs 2026
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Seni Sevmiyorum
Bu kitabı büyük bir merak ve hevesle okudum, çok da güzel aktı gitti ama sonra 5 üstünden 3 verdim, neden? İki sebepten: 1. Üç anlatıcının üçüne de ısınamadım. Hele en çok konuşan kişi olan Oliver’dan hiç hoşlanmadım. 2. Aynı kadına aşık iki adam var, dolayısıyla olayların en ortasında kadın, yani Gillian duruyor ve fakat en az o konuşuyor. Onun ne hissettiğini, ne istediğini, hangi adama tam ne hissettiğini bence yeterince derinlikli işleyememiş Barnes. Bir de biraz kendini tekrarlamıyor mu sanki? Metroland’de de çok benzer bir konu ve hikâye vardı. Eski lise arkadaşlarının büyüme ve aşık olma hikâyeleri vb. Bilemedim. Bazı cümlelerini ve tespitlerini her zamanki gibi çok sevdim ama şu ana dek okuduklarım içinde en az sevdiğim Barnes kitabı oldu bu. Yine de devam, elbette. Çünkü neden? Çünkü kendisi benim için bir nevi yan sanayi Javiar Marias (çüş), Marias’ın yokluğunda kendisiyle idare ediyorum. “Evlendikten altı hafta sonra bir gönül ilişkisine giren bir kadın arkadaşım var. Bir bakıma evliliğin başlangıç yılları en tehlikeli dönemdir çünkü -nasıl diyeyim?- kalp hassaslaşmıştır. L'appétit vient en mangeant (yedikçe iştahımız açılır). Aşık olmak insanı aşka yatkınlaştırır.”
Yanıtla
0
0
Destekliyorum 
Bildir