Onaylı Yorumlar

Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
16 Kasım 2022
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Kaplanın Sırtındaki Son Sultan
Livaneli’nin 10 yıl düşünce aşamasında tutup 5 yılda yazımını bitirdiğini belirttiği “Kaplanın Sırtında”, cumhuriyet döneminin belki de üzerinde en çok tartışma yapılan şahsiyetlerinden biri olan Sultan 2. Abdülhamid’i merkezine alıyor. Her kesimin -objektiflikten uzak kriterlerle- bir Abdülhamid figürü çizdiği bu ülkede, Livaneli de çoğunu sığ olarak gördüğü bu tartışmalara taraf olmadan kendi Abdülhamid figürünü ortaya koyuyor. Abdülhamid’i bulunduğu dönemin şartları içinde bir insan olarak ele alıyor ve göklere çıkarmaktan ya da yerin dibinde konumlandırmaktan sakınan bir üslup benimsiyor. Aslında eserin girişinde ve birçok röportajında belirttiği gibi yer verdiği karakterlerden ziyade o dönemin ruhunu (zeitgeist) anlamaya çalışıyor: “Tarihimizin en önemli dönüm noktalarından birisi olan İkinci Meşrutiyet ve Sultan Abdülhamid konusunu ideolojik ve sığ kamplaşmalardan uzak bir biçimde ele alıp, o devrin ruhunu ve zihniyetini yansıtmaya çalıştım.”

Doktor Hüseyin Atıf Bey’in, Abdülhamid’in kızları Ayşe ve Şadiye Sultanların, oğlu Abid Efendi’nin, Zaptiye Nazırı Hüseyin Nazım Paşa'nın, sonradan Başbakanlık görevi de yapacak Ali Fethi (Okyar) Bey’in anıları ve tespitleri yazara kaynaklık etmiş. Kitap her ne kadar bir roman olsa da tarihi belgelere dayanılarak inşa edilmiş. Yazar, eserin sonunda, yararlandığı kaynakları ve romanda geçen tarihi şahsiyetleri tek tek sıralamayı ihmal etmemiş (s. 313-322).

Heyet-i Mebusan’ın ve Heyet-i Ayan'ın 27 Nisan 1909'da aldığı, 2. Abdülhamid'in tahttan indirilmesine ve yerine 5. Mehmed'in geçirilmesine ilişkin kararın ardından 2. Abdülhamid, Selanik'e götürülmüştü. Alâtini Köşkü'nde ev hapsinde geçen günler, 1. Balkan Savaşı'nda Yunan Ordularının Selanik kapılarına dayanmasıyla sona ermişti. 2. Abdülhamid, 1912'de köşkten alınıp bir Alman gemisine bindirilerek İstanbul'daki Beylerbeyi Sarayı'na getirilmiş ve takvimler, 10 Şubat 1918'i gösterdiğinde, 75 yaşındayken kalp yetmezliği nedeniyle vefat etmişti. Roman, sultanın, Selanik’e sürgüne gidişinden Beylerbeyi Sarayı’na dönüşüne kadar olan zaman dilimini içine alacak şekilde, sultana ve ailesine bakmakla görevlendirilen askerî doktor Hüseyin Atıf Bey’in tuttuğu tamamı 12 defterden oluşan günlükler esas alınarak kurgulanmış. Yeri geldikçe de geçmişte yaşananlara dönüşler yapılarak Abdülhamid’in saltanat ve şehzadelik günlerine dair detaylara girilmiş. Gerçekte oldu mu bilinmez ama doktor ve sultan arasında 33 yıllık devrin hesaplaşmasına dair tartışmalara da yer verilmiş.

"Tek istediğimiz Osmanlı'nın da Avrupa gibi olmasıydı, ilme fenne dayalı olarak kalkınmasıydı. Ama siz bu yolda çalışacağınıza, bizlerin peşine hafiyeler takıp ses çıkaranı hapse tıktınız, zulmettiniz."
"İşte bunun için dışarıdan kolay görünüyor dedim. Elimde değildi ki! Koskoca memleket, milyonlarca ahali. Herkesin kendine göre bir fikri var. Ulema ayrı şey söyler, Avrupa'da tahsil edenler ayrı."
" Münevverlerin ağzını kapatmasaydınız onlar halkı aydınlatabilirdi. "
" Hayır hayır," dedi eski padişah, "olmazdı…” (s. 88)

Kitap kapağındaki illüstrasyon, Stanford Üniversitesi'nde tarih profesörü olarak akademik çalışmalarını sürdüren Ali Yaycıoğlu’na ait. Kendisi kitabın metnine de katkılar yapmış.

Livaneli ile kitap hakkında, 14 Temmuz 2022’de yapılmış bir söyleşiyi izlemek isterseniz bkz.:
(1. Kısım) bit.ly/3teyxif; (2. Kısım) bit.ly/3thHBmA

İyi Okumalar!
Yanıtla
5
6
Destekliyorum  1
Bildir
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
11 Kasım 2022
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Gerçek bir arkeolojik kazının hikayesi...
1939 yılında, İngiltere Suffolk'ta arazi sahibi olan bir kadın arazisinde bulunan höyüklerde hazine olduğuna inanmaktadır. Bu nedenle yerel müze yetkililerinden yardım ister ve arazide kazı başlar. Yerel olarak başlayan kazı ilerleme kaydedildikçe ulusal bir kazıya dönüşür.

Gerçek bir kazının hikayesinin anlatıldığı romanda, kazının hikayesinin yanında kazıya katılanlar ve arazi sahiplerinin kazı sırasındaki psikolojik durumları da anlatılmaya çalışılmış. Ayrıca kazının 2. Dünya Savaşı'nın başlangıç dönemine denk gelmesi nedeniyle insanların savaşla ilgili endişeleri de yansıtılmaya çalışılmış.

Konusu itibari ile ilgi çekici olan romanda yazar, edebi ağırlıklı anlatım tarzı yerine daha sade ve olaylara odaklı bir anlatım tarzını benimsemiş. Kitaptaki heyecan düzeyi hikaye boyunca çok fazla artıp azalmadan ortalama bir seviyede devam etmiş. Kitabın çevirisinde bazı kelimelerde dönem ve mantık uyumsuzluğuna sebep olabilecek çeviri tercihleri dikkat çekiyor.

Kitabı konusu itibariyle ilgi çekici buluyorsanız çok sıkılmadan okuyabilirsiniz diye düşünüyorum.

"Ancak haberleri dinlemeye yönelik hiçbir arzum yoktu, ya telaşlandırıcı ya da moral bozucu, büyük ihtimalle de her ikisi birden olan şeyler duyacağım kesindi." (s.84)
Yanıtla
1
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
10 Kasım 2022
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Smirnov'un Kaleminden Kırım Hanlığı Tarihi
Önemli bir Türkolog ve Osmanlı tarihçisi olarak kabul edilen yazar, Vasily Dmitrieviç Smirnov, Petersburg Üniversitesi Doğu Dilleri Fakültesi’nde Arap, Fars ve Türk dilleri eğitimi almış, 1871’de mezun olmuş. 1875’te Türkçe bilgisini ilerletmek üzere ülkemize seyahat etmiş. Bu seyahat dışında da çok defalar İstanbul’a araştırma amaçlı gelmiş. Çalışmalarını, İstanbul dışında Viyana, Londra ve Paris gibi Avrupa şehirlerine gidip elde ettiği Türkçe eserlerle zenginleştirmiş. Görev yaptığı fakültede 49 yıl, Türkçe, Türk Tarihi ve Edebiyatı üzerine dersler vermiş. Koçi Bey Risalesi’ni Rusçaya çevirmiş. Osmanlı şairlerinin ve alimlerinin eserleri üzerine çalışmış. Doktor unvanını, “XVIII. yüzyılın başına kadar Osmanlı himayesinde Kırım Hanlığı” teziyle almış. Ülkemizde Türkçe olarak Selenge Yayınları arasında basılan bu eser, 11 Ekim 1887 tarihinde tamamlanmış ve “dünyada telif edilmiş en mufassal ve en kapsamlı Kırım Hanlığı tarihi” olarak nitelendirilmiş. Yazıldığı dönemde, konu üzerine yazılmış tek kapsamlı Rusça eser olduğunu da belirtmek gerekir.

Eserde Kırım Hanlığı’nın oluşumundan Osmanlı hakimiyetine girmesine ve ardından Rusya’ya dahil olmasına kadar olan tarihi süreç tüm ayrıntılarıyla inceleniyor. Kitabı, benzer eserlerden öne çıkaran özelliği, yazarının yukarda da belirtildiği üzere Türk diline hakimiyeti ve Türkçe kaynaklara doğrudan erişip yararlanmasıdır.

“… eserin iki bölüm halinde yazılması gerekiyordu. Birinci bölüm, Kırım Hanlığı’nın Bâb-ı Âlî’ye bağlandığı tarihten itibaren olan siyasi tarihini, ikinci bölüm ise bu hanlığın hâkim ahalisini oluşturan halkın sosyal yaşantısını ele almak zorundaydı.” (s. 30)

Kitabın ilk bölümü, Türk halklarının Kırım’a gelmesine ve hanlığın oluşumuna kadar süren siyasi duruma ayrılmış. Kırım adının nereden geldiğinden burada hüküm süren ailelerin armalarına kadar bir çok detaylar işlenmiş.

Bilindiği üzere Altın Ordu Devleti’nin gücünü yitirmeye başlamasıyla beraber Hacı Giray, Kırım’da 15. yüzyıl başlarında bağımsızlığını ilan etmiş ve İstanbul’un fethi sonrası Osmanlı ile irtibata geçerek Cenevizlileri Kırım’dan atmak için adımlar atmaya başlamış. 1454’te Osmanlı donanması Kırım’a gelerek Hacı Giray’a destek olmuşsa da bu sınırlı destek, Giray’ın, amacına ulaşmasına yeterli olmamış. Yıllar sonra 1474’te Osmanlı donanması, Gedik Ahmet Paşa komutasında Kefe şehrine gelerek Cenevizlileri yenilgiye uğramış ve burada esir olan Mengli Giray, hanlığın başına getirilmiş. Cenevizlilere ait bütün kaleleri ele geçiren Osmanlı ordusu, bu süreçte, hanlık ile tabiiyet ilişkisini de böylelikle başlatmış. (s. 145- 245)

Sahip Giray’ın azledilmesi ve Devlet Giray tarafından ortadan kaldırılması sürecinde yaşananlar, sona giden yolda, kritik bir nokta olarak kabul ediliyor. Ruslar, Kırım’ın iç meselelerle uğraşmasını fırsat bilerek Kazan’a saldırmış ve 1552’de burayı işgal etmiş. Kazan’ın ardından Hazar’ın hemen kuzeyinde yer alan Astarhan’ı ele geçiren Rusların bundan sonraki hedefleri, Azak Denizi ve Kırım Yarımadası olmuş. 1683 Viyana bozgununu izleyen dönemde, Osmanlıların Avrupa’da ciddi toprak kayıplarına uğraması, Rusların yayılmacı niyetlerini daha da ortaya çıkarmış.

Hanlık yönetiminde yaşanan iç mücadeleler, komşu devletlerle ilişkiler, Osmanlı ile hanlık arasındaki ilişkileri de kimi zaman olumlu kimi zaman olumsuz yönde etkilemiş görünüyor. Fırsatları lehlerinde kullanan Ruslar, 1771’de Kırım’ı ele geçirmiş. Yaşanan bu tarihi kırılma ile Hanlık, İstanbul’a sormadan kendi yöneticilerini belirlemeye başlamış. Böylelikle Kırım Hanlığı’ndaki Osmanlı nüfuzu sona ermiş. Bir müddet süren mücadelelere rağmen 1792 Yaş Antlaşması’yla Kırım, tamamen Ruslara terk edilmiş.

“Kırım Hanlığı, tarihinin hiçbir döneminde tam bağımsız bir hanlık olmamıştır ve bu da devleti oluşturan ahalinin derin milli karakterinin bir tür yansımasıdır. Hanlığın bünyesinde yer alan Çerkes, Kalmık ve diğer etnik gruplara hiç değinmeden, hanlığı oluşturan Türk kabilelerinin dahi birlik ve tesanüt içinde olmadıkları göz önünde bulundurulursa, bu halkların onunla siyasi bir bağının olduğu dahi şüpheli görünecektir. Hanlığın mevcudiyeti boyunca yaşadığı iki başlılık, onun Rus tâbiyetine geçinceye kadar Bâb-ı Âlî ile olan uzun süreli ilişkisinin bir sonucudur…” (s. 29)

Kitaba adını veren Osmanlı dönemi Kırım Hanlığı, oldukça geniş bir tarihi süreci kapsıyor. Bu durum tabii olarak, eserin hacmini oldukça genişletmiş. Kitabı yazan kişinin Rus bir akademisyen oluşu, yaşananların “diğer taraftan” nasıl okunduğunu veya göründüğünü anlamak adına önemli. Bu eseri ve daha nice kapsamlı eserleri titizlikle Türkçe'ye çeviren merhum D. Ahsen Batur’un emeğini takdir etmeden geçemeyiz. Batur, eseri sadece Rusça’dan dilimize çevirmek “tembelliğine” düşmemiş, bu işe ciddi bir zaman ayırarak -kendi tabiriyle Eyüp sabrıyla- yazarın eriştiği Osmanlıca kaynakları da tek tek irdelemiştir. Yazarın Rusçaya çevirdiği metinlerde yaptığı çeviri hatalarını, yanlış anlaşılmaları tespit etmiş ve bazı kaynakları Rusça metinden değil, atıf yapılan Osmanlıca asıllarından çevirmiştir. Esere dipnotlarla katkıda bulunmuştur.

Faydalı bir okuma olması dileğiyle!
Yanıtla
3
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
09 Kasım 2022
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Bir Cem Kertiş Öyküsü:
Konuca geniş dünya, tipolojik takla yok da benzetiler, cümle kesikleri gırla, kurmacaya yeni soluklar. Eski soluklar da var, Kertişçe bakış bir yerinden yeniye çekiyor illa, hoş. Bazen hoş değil, üzerinde çok durulan, oynanan meseleler tatmin etmiyor, diyalog bir yerden sonra sıkıyor mesela. Örneklere bakalım. Kısaların arasında vasat öyküler çok, "Düğün" tuhaf kurguya yanaşıyor da rüya mamulü olduğunu belirten ithaf olmasa daha doğru algılanabilirdi, belki yazarın istediği gibi görmemiz gerekir ama gerekmez, yazar neyi nasıl görmemiz gerektiğini söyler de umursamama hakkımız saklıdır, o zaman "Estetik kâbuslara..." değil de okurun alımlayışına. Düğüne gelir anlatıcı, tokalaşır, damat soğuk duygular dükkânından giyinmiştir, eh, gelin ateş giyinmiştir, heh. İnsanlar her yerdedir, koşturan çocuklar ve zıplayan kurbağalar. Hayvanlar âlemine girmeye başlarız, Firdevs Ev'in öykülerinde de böyle geçişler vardır da o öyküler Kertiş'inkilerden uzun olduğu için daha yumuşak ve belirsizdir, Kertiş bodoslamadan girer çünkü öykünün kısalığı. Arkadaşlar masaya dizilsin için arkadaşlık, sonra muhabbet ve kertenkele, geldiği masanın rengini alır, kimle konuşursa rengi başkalaşır. Tavuklar ve horozlar piste çıkar, halay çeker. "Sonra ben de halaya kattım kendimi, azıcık rakıyla demlediğim yüreğimi az biraz çalkaladım. Arkadaşlarıma bakındım, kertenkelenin boynundaki zaman ve mekân dondurucusuna pozlar veriyordular. Gülümseşip, şakalaşıyorlardı onunla. Gördüklerim arkadaşlarımı soyuyordu. Önce her bir 'arkadaş'ımın üzerinden 'a'yı soydu, sonra 'r' de gitti ve gece bittiğinde 'ş' bile tutunamayacakmış üzerlerinde. Duyumsadıklarım onları soydukça etçil kuşlar kalıyordu yavaş yavaş, arkamı kollayanlardan geriye. Benim leşimi bekleyen akbabalar ile gezindiğimi anlayacaktım, gece bittiğinde." (s. 10) Aslanın ruhu bütün bunlara direnmeye kalkmış, anlatıcı krallığını ilan edemese de görmesi yeterliymiş her şeyi, gördükleri düşten olsa bile. Atmosfer iyi kurulmuş öyküde, figürlerin dönüşümü başarılı, iyi öykü. "Hayalet Annem"se eh, bir tuhaflık denemesi olarak dışarıda kalmalıymış belki.

Biraz daha uzun öykülere geliyoruz, Kertiş'in has öykülerine yaklaşıyoruz. Çocukluktan kalan bir eksikliğin, beyhudeliğin diyeyim, yetişkinlikte başka bir kimlikle ortaya çıktığı bu öykülerde yiten bir şeyin iki zaman dilimindeki seyrini görürüz. "Sevgibey ve Sarı Çizmeleri" şalvarlı bir ninenin torununu çizmeler konusunda uyarmasıyla başlar. Yerelliği de iyi yedirir Kertiş, Sevgibey "oğul balı"dır nineye göre, çizmelerini giydiği zaman sarı sıcakta fırtınayla yarıştığını düşünür. Çok sever o çizmeleri, ninesi kavurucu sıcağa rağmen üzerine halıları, battaniyeleri neden giyinmişse çocuk da ondan giyer. "Önce ben yıkandım. Sonra tozunu, kirini belki de kendisinden bile çok sevdiğim çizmelerim yıkandı. Ben yatağa sokuldum, çizmelerim naylon poşete ve koynuma koyuldu. Ben fırtınayı düşündüm, çizmelerim ninenin ellerini, masmavi gözlerini düşündü... İkimiz de uykumuzu uyuduk." (s. 29) Bir iki öykü sonra "Babalar Da Ağlar" geliyor, baba olmayanların da ağlayabileceğini gösterebilir, benim gözlerim doldu bazı. Kertiş'in şu iki çizgili anlatım tekniği sürekli tekrarlandığı için sıkabiliyor da bağlama iyi çekildiyse görmezden gelmesi kolay.

Daha da uzun öyküler, "Aysel ve Çiçek", Kertiş'in bu kitaptaki en iyi öyküsü "Aysel ve Çiçek"tir diyesiyim. On numara öykü. "365. Resim" ilişkilerdeki orantısızlığı usulca, perdeyi şöyle hafifçe aralayarak gösteriyor, bodoslamadan değil. İyi seri bu da. Köşeli, öykünün ovalliğini zorlayan diyalogları hariç. Kertiş'i okurum daha.

Yanıtla
0
1
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
07 Kasım 2022
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Coğrafyamızın Olağanüstü Varlıklarına Bir Bakış
Okurunu, korkunun kelime kökeni ile karşılayan kitap, korku ve kaygının psikolojik birikimdeki yerini soruşturarak devam ediyor. Beynin çalışma yapısına da kısaca değinerek, korkunun nörolojik sebeplerini de açıklamış olmasıyla kapsamlı bir kaynağı okumaya başladığınızın sinyallerini veriyor zaten. Ayrıca bu durum, ilerleyen sayfalarda bizi bekleyen “varlıklardan” korkma sebeplerinin de yer yer bir açıklaması niteliğinde.

Kitap, esasen iki ana bölümden oluşmakta; fakat üçüncü ve dördüncü bölümler de kataloglama görevi görüyor. İlk bölüm bizi ikinci bölüme, yani asıl konuya hazırlar gibi. Psikolojinin, “korku”yu ilgilendiren kısımlarıyla alakalı sizi bilgilendirdiğinden emin olarak ilerliyor kitap.

İkinci bölümde ise mevzubahis varlıklar, alfabetik sıralanmış başlıklar halinde okuruna sunuluyor. Neye benzediklerine, nerelerde yaşadıklarına, hangi kültlerle ilintili olduklarına (su kültü, ateş kültü vb.), ne tür şeylerle bağdaştırıldıklarına inanıldığı gibi konulara detaylı bir biçimde değiniliyor. Doksandan fazla varlık detaylı bir biçimde listelenmiş durumda.

Üçüncü ve dördüncü bölümlerde ise, bu varlıkların masal ve efsanelerdeki yerleri ayrı ayrı kataloglanmakta. Söz konusu varlıkların bir kısmı hemen herkes tarafından bilinirken, birçoğu da belki de hiç duymadığınız şeyler olarak karşımıza çıkıyor. Özellikle bu bakımdan kitabı oldukça şaşırtıcı bulduğumu söylemeliyim.
Örneğin; tepegöz, al karısı, cin, peri, şeytan gibi yaygın bilinen varlıkların yanı sıra bizden iyiler, yol azdıran, kaftarküski, hınkır munkur gibi ilginç varlıkları ve daha fazlasını da öğrenmiş oluyor okur.

“Türkiye Sahasının Demonoloji ve Diabolojisi” derken hiçbir abartı olmadığını da eklemek lazım. Zira bölge bölge, şehir şehir, köy köy inceleniyor bu korkulan unsurlar. Nerelerde görülmüş, kaç masal ve efsanede yer almış hepsi detaylıca aktarılıyor. Bu anlamda da çok değerli bir kaynak bana kalırsa. Çünkü, bu kapsamlı analiz sayesinde daha önce adını bile duymadığınız “şeyler” hangi yörelerin efsanelerine ve masallarına konu olmuş öğreniyorsunuz. Dr. İrfan Polat’ı bu titiz araştırma çalışması için kutlamak lazım. Zira bu kitabın alanında büyük bir eksikliği tamamladığını düşünüyorum.

Kitabın boyutları bir araştırma kitabına göre uygun, fakat alışageldiğimiz kitap boyutlarından biraz fazla (16 x 24 cm). Sonuna not alabilmemiz için birkaç boş sayfa eklenmesi harika olurmuş açıkçası. Yine de bu akademik kaynak niteliğindeki araştırma kitabı, gerek anlatımıyla gerekse punto ve boşluklarıyla okumayı kolaylaştıran ve keyifli kılan bir yapıya da sahip bence.

Gerek yerli gerekse yabancı kaynakların, geniş kapsamlı bir biçimde taranması sonucu ortaya çıkmış bu etkileyici kitabı okumayı ilgilisine muhakkak tavsiye ediyorum. Siz de benim gibi kurguda korku unsuru eksik olmasın diyenlerdenseniz, bu kitabı seveceğinizi düşünüyorum. Türkiye sahası özelinde yapılmış bu çalışma, kesinlikle dünya genelindeki bazı korku ögelerini de anlamlandırmaya vesile olabilecek türden bir yapıt.

Yanıtla
6
1
Destekliyorum 
Bildir
Hezarfen
Hezarfen
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
04 Kasım 2022
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Donanımlı Bir Eser: Orta Çağ Ekonomisi ve Müslüman Tüccarlar
İnsanlar belli coğrafyalarda nüfus kesafetini sağladıktan sonra birbirleriyle temas kurmaya başlarlar. Her coğrafya kendisine biçilen kaderi yaşarken bölgesindeki nimetlerden istifade eder. Fakat dünyanın misafirlerine verdiği lütuflar her yerde aynı değildir. Bu yüzden insanlar birbirleriyle ilk etkileşimlerinden sonra mutualist bir faydalanımı öncelerler. İlk olarak takas usulünü geliştirirler. Karşılıklı alışveriş, zamanla, ticaret denilen üst yapıya evrilir. Artık, insanın olduğu her yerde ticaretin az ya da çok hükmü vardır.

Tarih, geçmişteki insan ilişkilerini incelerken ticari münasebetlerin zengin malumatlarına ulaşır. Ama bazıları için ticaret basit bir değiş tokuş meselesidir, ticari yollar üzerinden yürütülen ve paranın hükmüyle şekillenen ekonomik bir parametredir. Fakat insanlar arasındaki iktisadi temas noktaları derinlemesine tahlil edilirse, ticaretin düşünülenden daha fazlasını içerdiği fark edilir. Ahmet N. Özdal, bahsedilen potansiyeli yüzeye çıkarmak amacıyla hareket ederek, Orta Çağ ekonomisini, altın devirlerini yaşayan Müslümanların üzerinden izah eder.

Aslında, ticaretin yüksek gizil gücü etki mekanizmasında yatmaktadır. Bundan dolayı ticaret kapsamlı olarak değerlendirilmeden önce, olgu sunumu yapılmalıdır. Özdal, buradan yola çıkarak giriş bölümünde ticaretin sosyal akislerine Müslüman ve gayrimüslim toplumların gözünden ses vermeye çalışır. Esasında yazarın aktarmaya çalıştığı, bir toplumsal yapının lokomotif gücünün kaynağını göstermektir. Bu kısımda okur, ticaretten ziyade ticaretin önemine kani olduktan sonra esas meselelere geçilir.

Eser kabaca dört bölümden oluşmakla birlikte, ilk bölümde Orta Çağ Müslüman coğrafyasının ticarete yatkınlığı incelenir. Bir tarihi olay ele alındığında, en önemli bileşen mekandır. Zira iktisadi yapıyı besleyen ortamın tahlil edilmesi; konuyu daha iyi netleştirir. Coğrafyadan yola çıkılarak toplumsal birimlerin üretim potansiyelleri, piyasa hacmine etki eden durumlar, iktisadi kırılma noktaları ve para ilişkileri bu bölümde detaylandırılır. Her ne kadar birinci bölümle ekonomik yapıya ışık tutulmak istense de fazlasının okura verildiği görülür. Coğrafya, insan ve tarih ilişkisinin kapsamlı tahlilinin ufuk açıcı olduğunu belirtmek gerekir.

Eserin ikinci bölümünde ise; yazar olgunun merkezine yoğunlaşarak ticareti ele alır. Bu bölüm vasıtasıyla yazarın konusuna ne kadar iyi odaklandığı ortaya çıkar. Zira ticari emtianın pazardaki hareketliliğinin tüm macerası satırlara yansıtılır. Ekonomik sistemin mikro işleyişine dair verilen örnekler konunun daha iyi anlaşılmasına sebep olur. Keza, üretilen bir malın son alıcıya kadar ulaşmasındaki bütün bileşenler kalem kalem masaya yatırılır. Hatta günümüzdekine benzer bir ticari yapının geçmişte de olduğu ortaya çıkar. Zamanımızda kapitalist sistemin dayattığı bazı ekonomik manevraların benzerlerinin geçmişte de yaşandığı ortaya çıkar ki bu bazılarına anakronik gelebilir. Fakat yazarın yaklaşımı ve kanıtları bu algıyı kırmaya yetecek kadar güçlüdür.

Üçüncü bölümde ise; ticari işlemlere değinilmiştir. Bu bölümde ticari mekanizma, bir motor serencamıyla ele alınmıştır. Geçmişte, böylesine disiplinel prosedürlerden oluşan ekonomik işleyişin olduğunu görmek şaşırtıcıdır. Hatta günümüz için yabancı gelmeyen banka, borsa, muhasebe vb. tabirlerin geçmişteki izdüşümü fazlasıyla dikkat çekicidir. Yine konuyu sağlam dayanaklarla sunmak için verilen ticari işletmelerin faaliyetleri bu bölümde ele alınmıştır. Örnek verilen işletmelerin devrimizi gölgede bırakan etkinliklerinin öyle her ekonomi ve tarihi buluşturan kitapta görülmesi mümkün değildir.

Son bölüm ise; ekonominin esas unsuru olan tüccarlara ayrılmıştır. Aslında bu bölüm ekonominin sosyal tarihle buluşması olarak değerlendirilecek olup, tüccarların sosyal yaşantılarının en girift noktalarına dair örnekler verilmiştir. Orta Çağ’da bir tüccarın ne yiyip içtiği, yaşamını nasıl sürdürdüğü, ilişkileri ele alınmıştır. Üstelik bu kısımda tüccar örgütlenmelerine dair kıymetli bilgiler verilmiştir.

Ticaret denildiği zaman akla kafa karıştırıcı birçok bilginin geldiği malumdur. Üstelik bazen ağır jargon ve terminoloji kullanımı ile neredeyse anlaşılmaz bir üslup zuhur eder. Ama Özdal’ın ifadeleri gayet açık ve nettir. İlgiyi canlı tutan örnekler sayesinde ekonominin anlaşılmaz bütün dalları yazar tarafından budanır. Hatta müellif bol örnekli anlatım yöntemi ile konuyu daha ilgi çekici bir hale getirir. Ayrıca yazar bilgi ve yorum görevini yerine getirdikten sonra da boş durmayarak okurun tahayyülünü canlandıracak çıkışlar yapar. Zira eserin kanıksanması, bazen tahayyülü aktif okurun girişimleriyle olur. Misal Özdal “Özenle şekil verilmiş bembeyaz sakallı bir tüccarı, elindeki bastonuyla iş yerine doğru yürürken tasavvur edebilirsiniz (s.397)” diyerek okurun muhayyilesini uyararak, Orta Çağ ticaretinin içine okuru çeker.

Özdal’ın kaynak kullanımına ayrıca değinmek gerekir. Çünkü her akademik çalışmada görülmeyen, örnek teşkil edecek bir metot söz konusudur. Kitabın girişinde sayfalarca kullanılan kaynaklara dair rafine bilgiler verilir. Üstelik, eserde neredeyse eksiksiz Orta Çağ’ın (X ve XIV. yüzyıllar arası) tüm kaynaklarında ticaretle ilgili bilgiler süzülüp, sunulur. Ayrıca kaynakların ilgi çekici alıntılarla sunulması; okurun bahsedilen eserlere olan ilgisini kamçılar. Hatta eserden yola çıkan bir okurun onlarca ilgi çekici başka esere ulaşacağını söylemek mümkündür.

Ayrıca Türkiye’de ticaret tarihiyle ilgili literatürün çok güçlü olduğu söylenemez. Eserlerde ticaret ayrı başlıklar altında sunulur ve diğer olaylarla doğrudan ya da dolaylı etkisinden bahsedilmez. Oysaki ticaretin kelebek etkisi sert sonuçlarla başka olaylarda kendisini gösterir. Bu yüzden ticarete dair basit değini boyutunda kalan yaklaşımlar anlaşılması zaruri tarihi vakaların birçoğunu muallakta bırakır. Fakat ele aldığımız eser, ticaretin tarihi olaylardaki etkisini net kanıtlarla ortaya koyar.

Eserde Batılı bazı tarihçilerin katılmakta güçlük çektiği yorumlar tez şeklinde sunulur. Örneğin, Avrupa’nın Orta Çağ’daki ticari silikliği dile getirilir (s.211). Ayrıca ticaretle en çok Yahudilerin uğraştığı fikrine ilişkin yanlışlar öne sürülür. Yine Orta Çağ’da Akdeniz’deki Venedik (ya da İtalyan) tahakkümünün abartıldığı beyan edilir (s.477). Bu tarz fikri çıkışların eser için artı değer olduğunu belirtmek gerekir. Zira tarihçinin ödevi etliye sütlüye karışmadan salt bilgiyi nakletmek değildir.

Tabii, her ilmi eserde destek unsurları; resim, şekil, tablo ve harita gibi yardımcılardan faydalanarak okura sunulur. Eserin bu konuda fazlasıyla zengin olduğu rahatlıkla söylenebilir. Bazen karmaşık bir ilişkiler yumağına dönen ticari faaliyetler, grafiklerle açık seçik okura sunulur. Resimler ve haritalar sayesinde akılda soru işaretleri kalmaz. Hele bazen 25 sayfayı bulabilen bilgi yüklü tablolara her eserde rastlamak zordur. Yine eserin sonuna Orta Çağ’ın klasik eserlerinden derlenen tüccara tavsiye ve öneriler kısmı, esere ayrı bir çeşni katmaktadır.

Sonuçta; bu hacimli eserin akademimiz için büyük bir kazanım olduğu bir gerçektir. Binlerce sayfa kaynağın içinden süzülerek yazılmış bu çalışmaya benzer eserlerin kaleme alınması her tarih okurunun beklentisi dahilindedir. Şayet bir üniversitede tez yazılacaksa bu kriterlere sahip olmalıdır. Akademik bir kitap kaleme alınacaksa minimum bu tarz bir donanımla sunulmalıdır. İlmi gelişme ancak ve ancak bol çalışma ile kemale erebilir. Eserin nasıl güçlü bir çalışmanın ürünü olduğu kolaylıkla anlaşılmaktadır.
Yanıtla
5
0
Destekliyorum  4
Bildir
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
03 Kasım 2022
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Nasıl bir geleceği arzuluyor, nasıl hazırlanıyor ve neler yapıyoruz?
Tarih bilinci, hukuk terazisi, mantık terazisi, bilimsel öngörü; bilgi/bilinç/karar ve eylemlerimizi şekillendirecek ana unsurlardandır. Bunların yanında, toplumsal gelişmeleri gereğince ve yeterince gözlemleyebilmek için; sosyolojik bakış da göz ardı edilemez.

Tüm bu tespit ve gerçeklerden hareketle, sosyoloji profesörü olan sayın yazar eserinde, global ölçekte ve bilim zemininde, detaylı bilgiler vermiş ve yorumlamıştır. Kitabın sonlarına doğru da, yerel planda ülkemizdeki sosyolojik hareketleri ve sonuçları irdeleyerek, bizleri nasıl bir geleceğin beklediğini anlatmıştır.

173 sayfa olan eser; iki kısım ve 13 ana başlıktan oluşmaktadır. Toplumların oluşumu, etken, eğilim ve gelişmelerin, gelecekte toplumları nasıl etkileyeceği konusunda tahmin ve varsayımlar geliştirilmiştir.

Bilgi, birikim, keşif, hakikat, adalet, niyet, düşünce, plan, üretim, denetim, gelişim, organize, değişim, dönüşüm süreçleri; hayatımıza anlam, coşku, umut, sevinç ve süreklilik katar. Diğer canlı/cansız alemlerden farklı olduğumuzu açığa çıkarır. Yankı odasında yalnızca kendi sesini duyarak doyuma ulaşmak, dev aynasında yapay heybetli cüssesini görmekle tatmin olanlar; kendine/topluma ve çevresine ne katabilir ki?...

"Modern Toplum"un geleceği nasıl şekillenecek, bize düşen ödev ve sorumluluklar nelerdir?

Bu soru; her daim gündemimizde, güncelliğini koruması gerekmektedir. Bu yolculukta ise, bu kitap da okumamız gereken eserler arasında olmalıdır.

Kitaptaki anlatımlardan iki de alıntı yaparak sözlerimizi tamamlayalım:

5. Kısım (Tanrılaşan insan ve Geleceğin toplumu) bölümünde, 90. Sayfada; “Özneler arası gerçeklik, pek çok insanın inandığı ve hissettiği şeylerden oluşmaktadır. Bu noktada yazar (Harari) tarihte ve toplumda pek çok şeyin özneler arası olduğunu iddia eder. Eğer bir paranın, ortak bir alışveriş aracı olduğuna inanmasak, onun hiçbir değeri olmayacaktır, nitekim kâğıt parayı ne yiyebiliriz, ne de içebiliriz.”

“Sonuçlar” bölümünün, 160. Sayfasında ise: “Fukuyama, liberalizmin zaferini ilan etse de bir konuda bu sistemin başarılı olamadığını itiraf etmektedir. O da farklılıkların ve çeşitliliğin ‘tanınması problemi’dir. Liberalizmin bu noktadaki sorunlarına başka düşünürler de değinmişlerdir. Sözgelimi Will Kymlicka' ya göre liberal demokrasilerin ‘eşit ve evrensel yurttaşlık' ilkesi, etnik azınlıkların eşit düzeyde toplumsal katılımını sağlamada yeterli olamamıştır. Liberaller 'insan hakları' meselesiyle bu sorunun çözüleceğini ummuşlardır. Ama bu sorunlar ileri düzeye varmış insan haklarına rağmen devam etmektedir. Çözüm, ona göre şudur: Etnik gruplara "Azınlık hakları" tanınmalıdır. Azınlık hakları iki ilkeyle formüle edilmiştir: 1) Genel kurallardan muafiyet ve 2) Kültürel hakların devlet tarafından desteklenmesi ve geliştirilmesi. Fukuyama, soruna işaret etmekte, ancak bunun nasıl çözüleceğine dair somut bir öneride bulunmamaktadır.”

Sonuç olarak şu yorumu yapabiliriz: Bireysel iradeyi, insan onur ve erdemini, dayanışma ruhunu körelten hiçbir sistem; insani kodlar içermeyecek ve sürdürülebilir/kabul edilebilir olamayacaktır.

Yanıtla
4
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
02 Kasım 2022
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Emir Timur (Tarih, Siyaset, Miras)...
Eser, on yıllık bir çalışmanın ürünü olarak A. Ahat Andican tarafından kaleme alınmış ve 2019 yılında ise rahmetli Ahsen Batur'un editörlüğünde Selenge Yayınevi'nden neşredilmiştir. 926 sayfadan müteşekkil bu eserde, "Timur Tarihinin Birincil Kaynakları" başlığı ile tanıtıma gidilerek şık bir üslup sergilenmiştir. Timur'dan bahsedilen asıl kısma gelene kadar epey büyük başlıklar ve uzun değerlendirmeler yer alıyor. Değerlendirmeye almadan eserin yazarını kısaca tanıtmakta fayda görüyorum;

A. Ahat Andican, aslen Özbekistan göçmeni bir aileye mensup olarak, 1951 Afganistan doğumludur. İlk, orta ve lise öğrenimini Türkiye’de, Akşehir’de tamamlamasının ardından, üniversite öğrenimine 1968 yılında Cerrahpaşa Tıp Fakültesi’nde devam etmiştir. 1991 yılında Genel Cerrahi alanında Profesörlük unvanı alan Andican, sağlık kariyerine ilave olarak, İstanbul Üniversitesi (AUZEF) Tarih bölümü mezunudur. Ayrıca siyaset ile de ilgilidir.

Başlıklardan bazıları aslında makale olarak yayınlanabilir kıvamdayken kitap bölümü olarak ele alınması oldukça ilginç bir okuma deneyimi sunuyor. Arka kapak yazısında da belirtildiği gibi, "Timur tarihi yazımına -sıradışı bir bakış açısıyla- yeni bir soluk getirmektedir." Uzun çalışma mesaileri neticesinde vücuda getirilmiş bir eser olmasından dolayı yazara emeklerinden ötürü bir teşekkür sunmakta beis yoktur. İnceleme esnasında esere dair naçizane bir görüş olarak, kitabı tek bir ciltte ele almak yerine, başlık kapsamları mümkün olduğunca genişletilerek ayrı ayrı ciltlerde bir Timur külliyatı oluşturulabilmesi tarafında oldu. Bu eser, Timur ile ilgili yerleşik bir bilgi düzeyine erişildiğinde okunmalı, aksi takdirde ilk defa Timur ile tanışacak olan okurlar için daha temel çalışmalar tavsiye edilmesi gerektiğini düşünüyorum. Buna örnek olarak, konuya giriş niteliğinde J. P. Roux- Timurlenk, özümsemek adına konunun duayen uzmanlarından Prof. Dr. İsmail Aka- Timurlular eseri ve değerlendirmeler ve dönemi anlamak adına J. Marozzi- Timurlenk gibi bir sıralama söz konusu olabilir. Bu eser de bu oluşumun ardından tamamlayıcı olarak gelebilir. İlave olarak yakın zamanlarda gerçekleşen Sultan Yıldırım Bayezid ve Emir Timur Uluslararası Sempozyumu’nda sunulan bildiriler de takip edilebilir.

Tüzükat-ı Timuri ile ilgili bahsettiklerinde oldukça haklı görünen yazarın atladığı bir mevzu var: Tarih kürsülerinden ders dinleyen her Tarihçi bilir ki, Tüzükât-ı Timuri zaten gerçek değildir. Bu konunun kaleme alınmış olması tarihçiler adına sevindirici, ancak kitapta abartıldığı kadar efsanevi bir bilgi değildir. Ayrıca tarihte Timur gibi konuları ele almak da tarihçilik açısından epey birikim gerektiren, çok uzun yıllar isteyen bir iş… Bu kitapta da neredeyse Timur'un kendisinden çok savaşları, çevresiyle olan ilişkileri ya da tarihçilerin gözünden Timur gibi başlıklar altında Timur'un çevresinde dolaşmaktan bir türlü Timur'a ulaşılamamış gibi hissettirdi. Konu genişliği çok büyük bir boyutta olmakla birlikte, -akademik camia haricinde- okuyucuyu çok uzun süre boyunca kendisine konsantrede tutacak akışta bir çalışma olmadığı kanaati oluşmaktadır. Okuyucu eserin tamamını okuduğunda kesinlikle Timur ile ilgili diğer meraklarını giderir, o yüzden ayrı bir yerdedir. Dipnotlara bakıldığında ise yazarın iyi bir şekilde kaynak tahlilinde bulunduğunu ifade etmek de mümkündür.

Ayrıca “Günümüz Türk Tarihçiliğinde Timur Üzerine Yaratılan Efsaneler ve Gerçekler” adlı başlığı, Timur ile ilgili çalışmaları olan hocaların yazdıklarına karşılık veren bir bölümdür. Ancak buradaki bakış açısı reddiyede bulunulan hocaların konuyu ele aldığı süreçteki sosyolojik ve metodolojik açıdan gelişimleri ile ayrı ayrı ele alınmış olsaydı daha farklı bir imaj uyandırabilirdi. Eleştiri yazısından çok taşlama gibi bir algı ortaya koyuyor. Timur kitaplığında bulunması gereken bir eser. Timur tarihi ile ilgili farklı bir pencere sunmak adına katkıda bulunan, bir teşekkür ve tebrik de eseri yayınlama ve bizlere ulaştırma yükünü omuzlayan Selenge Yayınları’na…
Yanıtla
8
1
Destekliyorum  1
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
01 Kasım 2022
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
AVRASYA NERESİ?
Günümüzde hâlâ tartışmalı olan “Avrasya” kavramını, bundan yıllar önce derinlemesine inceleyen Gumilev, söz konusu meseleyi farklı ve kendine özgü bakış açısıyla kaleme alırken bunu da inandırıcı bilgilerle ispatlamaktadır. Atlantik, Pasifik ve Hint Okyanusları arasında kalan koca kara parçasını “Avrasya” bölgesi şeklinde tarif eden yazar sınırlarını da aşağı yukarı tespit etme yoluna gidiyor. Buna göre, Çin Seddi’nden Doğu Avrupa’nın Don Havzası’na kadar olan alan ve Kuzey Afrika ile Akdeniz sahillerinin bir bölümü de Avrasya’yı oluşturmaktadır. Uzun yıllar boyunca başta Fransız ve Çinli bilim adamlarının bilerek ve ısrarlı bir şekilde bu alanı görmediğine vurgu yapan yazar, Avrasya’da bir belirip bir kaybolan halkların burayı oluşturmalarından ve diri tutmalarından dolayı haklarının verilmesi taraftarıdır. Elbette bu hak, onları, tarihin mazisinde önemli roller üstlenmiş halklar olarak günümüzde anlatılmasıdır. Bununla beraber Avrasya coğrafyasındaki halkların, ki bunlar Türkler, Moğollar ve Ruslar, Avrupa’nın Çinliler tarafından işgal edilmesinin önünü kestiğine de işaret eden yazara göre söz konusu bölge bir çeşit Avrupa’nın kurtarıcısı durumundadır.

“Avrasyadan Makaleler-I” kitabının kimi sayfalarında Milattan Önce yüzlerce yıl geriye giden kimi sayfalarında ise 18.yüzyıla kadar gelen yazar, 20.yüzyıldaki bölge tarihi hakkındaki bazı tespitlere de reddiyeler sunması dikkat çekiyor. Metinleri kaleme aldığı sıralar yazarın Sovyet Rusya vatandaşı olması, okurun aklına “oryantalist” düşünce sistemine göre hareket ettiği gelebilir. Ya da başka bir deyişle “Rus Bakışı” ifadelerle kaleme alındığı izlenimlerde, zihinlerde yer edinebilir. Gumilev’i tanıyanların saydığımız hislere kapılmayacağı muhakkaktır. Kitabı okumadan önce yazar hakkında azda olsa bilgi sahibi olmak zihinleri rahatlatacağını da ilave etmek gerekiyor.

Günümüzde hâlâ Moğolların istilasını, sebepsiz şekilde geldikleri gibi anlatılırken, yazar bunu tarafsızca tüm gerçekliğiyle izah etmeye girişmiştir. Yani Moğol tebaasının katledilmesi bölgede sonun başlangıcı gibidir. Bununla ilgili yazarın bir tespiti de, o dönem, dünyada öne çıkan neredeyse tüm feodal devletlerin Moğollardan aşağı kalır yanı olmadığıdır. Öte yandan Moğol istilası olmasa, başka bir topluluk yahut devlet buna benzer bir istilayı zaten gerçekleştirecektir.

Söz konusu kitapta, dikkat detaylardan biri de Çin’in izlediği siyaset ve dünyayı tehdit edişi. Elbette bunda ekonomik nedenler baştadır. Çin’den Tibet’e uzanan yazar, nüfusları azda olsa Tibetlilerin de bir şekilde hâkimiyet mücadelesine giriştiğine de yer vermektedir. Hazarya’nın neresi olduğunu sorgulayan yazar Hunların mücadelesini de unutmamış. İlk Türkçe konuşan halkları da tarif eden yazar bunların kendilerini “Türk” olarak tarif etmediklerine de dikkat çekmektedir. “Türk” kavramının da tarif edildiği eseri okumanın kesinlikle zaman kaybı olmayacağını, aksine ufuk açıcı bir kazanım olacağını da son olarak işaret etmek istiyoruz.
Yanıtla
2
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
31 Ekim 2022
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Saygın bir Eser: Semerkand’ın Altın Şeftalileri...
Edward Hetzel Schafer, sırasıyla UCLA, Havai, Harvard, Berkeley üniversitelerinde eğitim almış, Çin tarihi üzerine yaptığı çalışmalarla otorite kabul edilen bir akademisyen. Berkeley kadrosunda öğretim üyeliği hayatına devam eden Schafer, bir düzineden fazla kitap ve yüzden fazla makale kaleme alarak üretkenliğini ortaya koymuş.

“Ben maddi kültür ile alakalı Orta Çağ Çin edebiyatı metinlerine hususi ilgi duyan bir filoloğum. Standartlarımı ve değerlerimi el-Biruni, Agricola ve hatta Chaucer gibi alimlerin öğrencisiymişim gibi belirledim. Esasen her şeye burnunu sokan bir ‘tarihçi’ ya da haddini bilmez bir ‘linguist’ olarak hatırlanmaktansa kabiliyetsiz bir filolog olmayı tercih ederdim. Ama gel gör ki, her iki şekilde de anıldım.”

Kitaba konu olan Tang hanedanı, 618-907 yılları arasında Çin’i yönetmiş, ülkeye çok parlak bir dönem yaşatmayı başarmıştır. Bu hanedan zamanında, ülke toprakları genişlemiş, Göktürklerin de içinde olduğu birçok komşu ülke, vergiye bağlanmıştır. İpek yolu sayesinde Çin, o dönemlerde büyük bir ekonomik merkez haline gelmiştir. Kitabın da temel odak konusunu, adına yansıdığı üzere bu dönemdeki uluslararası ticaretin detayları oluşturmaktadır. Türk okuru açısından ise satır aralarında anlatılan Türk kültürüne ve İslamiyet öncesi Türk tarihine dair dikkat çekici bilgiler bulunmaktadır.

Eserin ilk bölümü, Tang hanedanı hakkında kısa bilgilerle başlıyor. O dönemde ecnebiler, ecnebi iskân yerleri, deniz ve kara üzerinden işleyen ticaret yolları ayrı başlıklarla işleniyor:

“Büyük İpek Yolu, Kuzeybatı Çin sınırından başlayıp Gobi Çölü hududunca uzanır, Semerkand, İran ve Suriye'de nihayet bulurdu. Yumen Geçidi ötesinde hiç de cazip olmayan başka yollar da vardı. Kervan yolları bazen insan ve yük hayvanlarının iskeletleri ile tespit edilirdi. Mesela Tun-huang'dan Turfan'a uzanan, Beyaz Ejder Kumtepeleri ile bir bölümünde kadim Lobnor Gölü tuz kabuklarının bulunduğu güzergâh pek korkunçtu…” (s. 39)

“Ch'ang-an yaklaşık iki milyon vergi mükellefiyle uzun ırmaklar ve kanallar ağının diğer ucunda bulunan Kanton'dan on kat daha kalabalıktı. Payitahtın ecnebi nüfusu nispeten yoğundu. Bu beynelmilel unsurlar güney limanlarından oldukça farklı bir yapı arz ediyordu. Söz konusu topluluğun esas kitlesi kuzeyliler ve batılılardan müteşekkildi: Türkler, Uygurlar, Toharlar ve Soğdlar; buna karşın Kanton'un sakinleri ise Champalar, Kmerler, Javalılar ve Seylanlılardan ibaretti. Bununla birlikte her iki şehirde de pek çok Arap, Fars ve Hindu bulunuyordu.” (s. 49)

“İki payitahtta da Türk ve Doğu İran kıyafet modasını takip etme eğilimi mevcuttu. Tang Hanedanı zamanında kadınlar ve erkekler dışarıya çıktıkları vakit, özellikle de at sırtında ‘barbar’ başlığı takarlardı. Aristokrat sınıfa mensup kadınlar VII. yüzyılın başlarında başlık ile peçeyi birlikte kullanmayı tercih ederler, bir nevi kaftana ise "mi-li" adını verirlerdi. Mağrur kadınların yüzleri ile bedenlerinin büyük kısmını kuşatan bu esvap gizemlerini korumaları ve gözleriyle kendilerini süzen magandaların bakışlarından sakınmaları hususunda onlara yardımcı olurdu...” (s. 61)

Sonraki bölümlerin tamamında ticarete konu olan tüm unsurlar hakkında çok kapsamlı bilgiler veriliyor. Bu kapsamda öncelikle insan, nâm-ı diğer eşref-i mahlukât konusu ele alınıyor: Tutsaklar, köleler, rehineler… Sonrasında at, deve, koyun gibi evcil hayvanlar ile fil, leopar, aslan gibi vahşî hayvanlar, kuşlar işleniyor.

“Kalabalık gasıp Çinlilerin yedi iklim dört bucaktaki barbar ordalarını temizledikleri VII. yüzyıl boyunca çok sayıda erkek zorla köle yapılıp savaş tutsağı olarak Çin'e gönderildi. Bunlar arasında en büyük zümreyi Türkler teşkil ediyordu zira Moğolistan bozkırları ile Doğu Türkistan çöllerinden binlerce esir alınmıştı. Ayrıca Mançurya ve Kore halkları da Çinlilerin eline düşmüş ve Göğün Oğlu ile dalkavukları için zahmetli işlerde çalıştırılmaya gönderilmişlerdi...” (s. 79)

“Kuzeydeki Türk boyları T'ang atlarının asıl membaı idi. Çok yönlü ve güzel atları çiftleştiren bu boylar, uzun yolculuklara dayanıklı, avlanmak için emsalsiz ve Hun bozkırlarının sabık ustaları tarafından uzun yıllar önce ehlileştirilmiş, kadim tarpana benzeyen bir hayvan elde etmişlerdi. Türk atları o kadar önemliydi ki mütekebbir Çinliler hararetle ihtiyaç duydukları bu hayvanları elde edebilmek için pek çok hususta mütevazı davranmaya icbar olmuşlardı…” (s. 115)

Kürk ve tüyler, dokumalar, kitaplar, besin maddeleri, bitkiler ve ağaçlar, ilaçlar, sınai maddeler, mücevherat, metaller bu kapsamda diğer başlıkları oluşturuyor.

Birçok dünya diline çevirisi yapılan “Semerkand’ın Altın Şeftalileri”, alanında, dünya çapında bilinen saygın bir eserdir. Bu başyapıtın Türkçe’ye kazandırılması, Selenge Yayınları’nın ülkemize önemli bir kültür hizmeti olarak nitelendirilebilir. Akademik titizlikle yapılan çevirisi ve not eklemeleri için Dr. Serkan Acar, ayrıca bir övgüyü hak ediyor.

Faydalı bir okuma olması dileğiyle!
Yanıtla
6
2
Destekliyorum  1
Bildir