Onaylı Yorumlar

Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
10 Haziran 2022
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Kerâmeti Kendinden Menkul Başarı Olur mu?
Yazar Malcolm Gladwell, Time tarafından hazırlanan en etkili 100 arasına girmiş, New York Times’ın en çok satanlar listesinde beş kitabıyla yer almış dünya çapında bilinen başarılı bir insan. Psikoterapist bir annenin ve matematik profesörü bir babanın üç erkek çocuğundan birisi. İngiltere’de doğmuş.

Çizginin Dışındakiler (Outliers), tanıdığımız ya da tanımadığımız birçok sıradışı başarı göstermiş insanı ve gösterdikleri başarıların temelinde yatan unsurları irdeleyen ve ortaya tezler sunan bir kitap. Herhangi bir arama motoruna ya da Youtube’a adı yazıldığında, hakkında çok sayıda kaynak bulunabilen bir eser.

Kitabın ilham kaynağı, sonsözde belirtildiği üzere yazarın Jamaika asıllı annesi, Joyce Gladwell. Yazar, burada temel olarak büyük annesinin ve büyük babasının, iki kızını ne şartlar altında okutmaya çalıştıklarını anlatıyor. Bu mücadele sonunda elde edilen başarının, sadece zeki ya da akıllı olmakla izah edilemeyeceğini belirtiyor: “Bir parça beyaz olmanın, melez azınlığa sağladığı olağanüstü avantaja bakın. Tarlalarda değil de evde çalışmış, yurttaşlık haklarının tümüne 1826’da sahip olmuş, köleleştirilmek yerine değer verilmiş, şekerkamışı tarlalarına gönderilmek yerine anlamlı bir iş yapma şansına kavuşmuş atalarının olması, iki üç kuşak sonra mesleki başarıda bütün bu farkları yaratmıştı. Bir diğer deyişle, Daisy Ford’un, kızları için arzuladıkları hiç yoktan ortaya çıkmamıştı. Bir ayrıcalık mirası devralmıştı.”

Kitap, 1882’den itibaren peyderpey İtalya’dan ABD-Pennsylvania’ya göç etmeye başlayan Roseto Valfortore (Foggia) sakinlerinin hikayesiyle başlıyor. Kurdukları bu yeni İtalyan kasabası, hekim Stewart Wolf’un kasaba sakinleri hakkındaki bir keşfine kadar pek de dikkat çekmemiş görünüyor: Kendisine gelen hastalar arasında 65 yaş altında neredeyse hiç kalp hastası olan ya da kalp krizi geçiren yok. Yazar Gladwell, normal kurallara (!) uymayan çizginin dışındaki bu kasaba üzerine Wolf’ün sergilediği anlama çabasını, “başarı” teması üzerine uygulayarak onu tahlil etmeye çalışıyor.

Dikkate değer beceri, yetenek sahibi, azimli insanların yaşamlarını incelerken, başarının anlamı hakkında büyük bir yanılgıya düşüldüğünü anlatıyor. İnsanlara, başarıya giden yolun sadece kişisel özelliklerle izah edilemeyeceğini ispat etmeye çalışıyor. Bu bağlamda, hokey takımı Medicine Hat Tigers oyuncularını, Billy Joy’u, Mozart’ı, Beatles’ı, Bill Gates’i, Steve Jobs’ı, Chris Langan’ı ve daha birçok ismi, konu hakkında yapılmış bilimsel araştırma verilerini artılarıyla eksileriyle birlikte meraklılarına sunuyor.

“Onlar, tarihin ve toplumun, fırsatın ve mirasın eseri. Başarıları sıradışı ya da gizemli değil. Kimi hak edilmiş, kimi hak edilmemiş, kimi kazanılmış, kimi sadece şansla gelmiş - ancak hepsi de o kişiyi o kişi yapan - avantajlardan ve miraslardan örülü bir ağın ürünü. Çizginin dışındaki sonuçta hiç de çizginin dışında değil.”

Yazar ve tüm çalışmaları hakkında daha fazla bilgi edinmek isteyenler için kişisel web sayfasını not düşelim: gladwellbooks.com

İyi Okumalar!
Yanıtla
14
4
Destekliyorum  1
Bildir
Hezarfen
Hezarfen
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
09 Haziran 2022
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Arâisü'l Kur'an üzerine...
Vani Mehmet Efendi muhtemelen 17. yüzyılın başlarında Van’da dünyaya gelmiş bir din adamıdır. Küçük yaşlardan itibaren doğduğu yere yakın ilmi merkezlerde eğitimini tamamladıktan sonra Erzurum’da vaiz olarak görevini sürdürmüştür. Verdiği ateşli vaazlarla adından söz ettiren Mehmet Efendi’nin namı kısa zamanda bölgenin mülki idarecilerinin dikkatinden kaçmamış, kendisi, Erzurum Beylerbeyi Köprülü Fazıl Ahmet Paşa’nın teveccühüne mazhar olmuştur. Hatta öyle ki Ahmet Paşa, sadrazam olunca Vani Mehmet Efendi’yi İstanbul’a davet etmiş, ünlü vaiz böylelikle ilmi açıdan hızlı bir yükselişle devrinin en önemli simalarından biri haline gelmiştir.

Tabii Mehmet Efendi’nin hızlı yükselişi onu 17. yüzyılın önemli dini tartışmalarının merkezine çekmiştir. Osmanlı din adamlarının tasavvuf karşıtı ya da taraftarı olduğu bir dönemde Mehmet Efendi fakih sıfatıyla mutasavvıfların karşısında durmuştur. Böylesine polemiklerle geçen hayatı içerisinde üretmesini de bilen Mehmet Efendi tefsir ilmine olan hakimiyetine binaen Arâisü’l Kur’an isimli 2 ciltlik eserini yazmıştır.

Arâisü’l Kur’an tefsir sıfatıyla nitelendirilmesine karşın onu benzerlerinden ayıran bazı özellikleri vardır. Mehmet Efendi’nin tefsiri büyük Türkçü Nihal Atsız’ın ilgisini çekmiştir. Atsız mezkûr tefsirin Türkçeye kazandırılmasını vasiyet etmiştir. Zira Mehmet Efendi Türkleri Yecüc-Mecüc olarak nitelendiren bazı dini metinlerin aksine milletinin tarafında yer almış, Yecüc-Mecüc’ün Türk olmadıklarını belirtmiştir (s. 530). Türklerin İslam’a hizmetleri düşünüldüğünde Mehmet Efendi’ye hak vermemek mümkün değildir. İkinci olarak, Vani Mehmet Efendi’nin ilmi kişiliği yazdıklarının fazlasıyla revaçta olmasına neden olmaktadır. Zira Vani Mehmet Efendi devrin Padişah’ı 4. Mehmet’e yakın olup, hitabet gücünün etkisiyle verdiği vaazlarla halkın gönlünde önemli bir yer tutmaktadır. Son olarak, klasik tefsirlerin aksine Arâisü’l Kur’an’da peygamber isimleri tasnif edilerek ilgili ayetler mezkûr başlıklar altında toplanılarak açıklanmaktadır.

Eserin isminin Atsız’ın vasiyetinde geçmesi, Türkçeye çevrilmesi için güdüleyici bir faktör olmuştur. Fakat vasiyetin 1967 yılında yapıldığı düşünülürse fazlasıyla geç kalındığı malumdur. 1967 yılından bu yana eserin çevirisi için birkaç girişim olmuşsa da akim kalmıştır. Çünkü eserin çevirisi kolaylıkla altından kalkılacak bir şey değildir. Öncelikle eserin 3 farklı kütüphanede kopya nüshası bulunmakta olup, bu 3 eserin karşılıklı bir şekilde edisyon kritik edilerek çevirinin yapılması söz konusudur. İkincisi Vani Mehmet Efendi’nin ya da müstensihin üslubundaki pürüzlerin giderilmesi anlatımın okura iyi aksettirilmesi gerekmektedir. Misal eserde tefsir ilmi için değinilmesi gereken ayrıntıların okurun ilgisini çekmesi olası değildir. Yani deyim yerindeyse eserin iyi bir şekilde eleştirel süzgeçten geçirilerek okura sunulması önemlidir.

Buradan hareketle eserin çevirisinin Ahsen Batur tarafından layıkıyla yapıldığı savunulabilir. Öncelikle Arâisü’l Kur’an’ın 3 nüshasının rafine bir sentezi; eserde açık, sade ve anlaşılabilir bir dille okura ulaştırılmıştır (Batur tarafından verilen örnekten hareketle anlatılan aynı konunun üç nüshada farklı şekillerde yer alabildiği dikkat çekicidir). Bazı tefsirlerin anlatılan olayı daha vazıh bir hale getirmekten ziyade kafa karıştırıcı olduğu düşünülürse tefsirin çevirisinin ne kadar iyi olduğu anlaşılır. Zira okuru yoracak ana anlatıdan uzaklaşmasını sağlayacak detaylar Batur tarafından layıkıyla süzülmüştür.

Vani Mehmet Efendi’nin mezkûr eseri iki ciltten oluşmaktadır. İlk ciltte peygamber kıssaları ilgili ayetler vasıtasıyla ele alınırken 2. cilt Peygamber Efendimizin hayatına ayrılmış bir siyer şeklindedir. Çevirmen bu nedenle ikinci cildi çevirmeye gerek duymamıştır. Zira ikinci cildi benzerlerinden ayıran fazla bir özellik yoktur. İlk cilde konu olan peygamber kıssaları belirtilirken çevirmenin maharetiyle Kur’an’da kıssanın geçtiği ayet numaraları belirtilmiş, ilgili ayetler (Arapça asılları dahil olmak üzere) öncelikle verilmiş, sonrasında ayetin tefsirine geçilmiştir. Vani Mehmet Efendi ayeti tefsir ederken hadis ve rivayet gibi argümanları sık sık kullanmıştır.

Özellikle hadis kaynaklarının Mehmet Efendi tarafından iyi bir şekilde kanıksandığı verdiği bilgilerden anlaşılmaktadır. Verilen hadislerin rivayet zincirlerine pek yer verilmese de bahsi geçen mevzular güvenilir raviler vasıtasıyla okura yansıtılmaktadır. Ayrıca yazar başka tefsirleri de eserinde kaynak olarak kullanmaktadır. Satırlar arasında Zemahşeri, Razi, Nisaburi, Begavi vb. isimler sıkça geçmektedir. Mehmet Efendi’nin bu konudaki dikkati ise ders olacak tarzdadır. Hakeza kendisi intihal olmasından çekindiğini ifade etmekte olup (s.102), alıntı yaptığı eseri belirtmekten imtina etmez. Devrine göre bu olgun tavra başka eserlerde, hatta bazen günümüzde bile rastlamaya imkân yoktur.

Vani Mehmet Efendi, kaynaklar arasındaki tutarsızlıklar ve anlaşmazlıklar üzerine de kalem oynatır. Tartışmalı mevzulara girmekten çekinmez. Yalanla doğruyu ayırmak için bazı mevzuları İsrailiyat olarak etiketler. Konuyu netliğe kavuşturma niyetiyle hareket ettiği, halis tutumundan anlaşılmakla beraber, yargılayıcı bir kimlikle karşıt düşünceyi hırpalamakla fazla vakit geçirmez. Bu açıdan bazen soru-cevap metodunun da konuyu fazla çetrefilli bir boyuta getirmeden sonuçlandırma niyetiyle kullandığı anlaşılır.

Eser kolaylıkla peygamberler tarihi olarak nitelendirilebilir. Çünkü anlatılan olaylar klasik eserlerde olduğu gibi hilkatten (yaratılıştan) başlanarak ele alınmış, sırasıyla bütün peygamberlerin hayatına ayetler ve kıssalar yoluyla yer verilmiştir. Bu yönüyle tefsirin sistemli bir biçimde tarih kitabına dönüştüğü belirtilebilir. Farklı olarak, yorumun merkezi olaylar değil de ayet ve hadis gibi dini malumattır.

Eser her ne kadar bir vasiyet üzerine dilimize kazandırılmış olsa da ilgili literatür için kıymetli bir kaynak olduğuna şüphe yoktur. Özellikle tefsir konusunda verilen eserlerdeki yoğunluk düşünüldüğünde güvenilir kaynakları bulmak zorlaşmaktadır. Vani Mehmet Efendi’nin tefsiri ise müellifin bidata karşı duruşu bilindiğinden güvenilir olmakla beraber, 17. yüzyıl Osmanlı ulemasının tutumunu yansıtması açısından da çok şey anlatmaktadır. Dikkatli okunduğunda yazarına dair önemli doneler veren bu metnin erbabına çok şey anlatacağı kolaylıkla düşünülebilir.

Kur’an’ın ve dinin mesajının, zor anlaşıldığı veyahut anlaşılmadığı, yetersiz algılarla ya da farklı anlatılarla itibarından edildiği günümüzde tefsirler daha fazla önem taşımaktadır. Fakat buna rağmen Osmanlı ulemasının yazmış olduğu eserlerin layıkıyla dilimize çevrildiğini söylemek güçtür. Özellikle tarihin, kimliğin ve kültürün daha iyi anlaşılması için mezkûr toplumun dini algısının analiz edilmesi şarttır. Vani Mehmet Efendi devrinde toplumu harekete geçirecek güçte büyük bir alimdir. Mehmet Efendi üzerinden toplumu ve din algısını anlamlandırabilmek mümkündür.

Yanıtla
9
0
Destekliyorum  1
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
09 Haziran 2022
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
1000 olay üzerinden tarihe bir bakış…
Olayların tarihsel bir düzlemde sıralanmasıyla ilgilenen bilim dalı olan kronoloji bizlere derli toplu bir bilgi toplamı sunmada kolaylık sağlar. Elbette bu kolay bir şey değil. Bu nedenle tarih alanındaki bilim insanlarının yaptıkları çalışmalar önem arz eder. Runik Bilgi Serisi’nden çıkan “Dünya Tarihinin En Önemli 1000 Olayı” adını taşıyan bu çalışma Klaus-Jürgen Matz’a ait. Önemli olayların tarihsel sıralamasından size kronolojik bir perspektif sunuyor.

Farklı coğrafyalarda aynı ve ayrı zaman dilimlerinde meydana gelmiş birçok olayın yorumlanmasında kolaylıklar sağlaması bu çalışmaların önemini ortaya koymaktadır. Merakı olanlar için bu çalışmalar büyük bir imkan olarak nitelenebilir. Bu bağlamda kitaplıklar için özel yerleri olan çalışmalardır diyebiliriz. Elbette, insanlık tarihi baş döndürücü bir hızla akmaya devam etmekte.

“Dünya Tarihinin En Önemli 1000 Olayı” adlı çalışma insanlığın dünya serüveninde başından geçen olayları bir araya getiren güzel bir çalışma. Bir başvuru kitabı olması adına kitaplığınızda bulunması açısından önerilir.
Yanıtla
1
0
Destekliyorum 
Bildir
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
07 Haziran 2022
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
İşleneceğini Herkesin Bildiği Bir Cinayetin Öyküsü...
Kırmızı Pazartesi, Nobel Ödüllü yazar Gabriel Garcia Marquez'in 1981 yılında yayınlanan bir romanıdır. Yazarın çocukluğunun geçtiği kasabada yaşanan gerçek bir olaya dayanan roman, ilk satırından itibaren Santiago Nasar'ın başına gelecekleri okuyucuya söyler. Ancak ilk satırda sonunu bilmemize rağmen kitap sürükleyiciliğinden hiçbir şey kaybetmemiş.

Kitap Santiago Nasar'ın öleceği bilgisi ile başlar. Ancak okuyucu en çok meraklandıran ve okumaya teşvik eden yanı; Santiago Nasar'ın niye öleceği, kimin öldüreceği, neden öldüreceği gibi sorulara cevap bulma isteğidir. Yazar konuyu, olayı araştıran birinin ağzından okuyucuya anlatır.

Kırmızı Pazartesi, kısa bir romandır ve sakin bir hafta sonunda rahatlıkla bitirilebilecek bir uzunluktadır. Yazarın sade ve akıcı üslubu kitabı okumayı kolaylaştırmaktadır. Daha ilk satırlarda sonunu bilmemize rağmen bu sona giden süreci merak ettirmesi ve hikaye ilerledikçe bundan bahsetmesi kitabın sürükleyiciliğini artırmaktadır.

Kitabın içeriği ve üslubu haricinde beni en çok etkileyen yanı bunun gerçek bir olaya dayanması olmuştur. Küçük bir kasabada yaşayan insanların, yaşanacak bir cinayete vermiş oldukları tepkiler beni hayrete düşürmüştür. Bu roman bana daha önce okuduğum "Kitty Genovese Cinayeti"ni hatırlattı. Kitty Genovese gece vakti evine dönerken saldırıya uğruyor ve çevredekilerden yardım istiyor. Ancak saatler geçmesine rağmen kimse yardım etmeye gelmiyor, saldırgan Kitty Genovese'yi öldürüyor. Polis ve ambulans sonrasında olay yerine geliyor ve yapılan incelemelerde tam 38 kişinin olayı gördüğü veya yardım çığlıklarını duyduğu, olaya tanık olduğu ortaya çıkıyor. "Seyirci Etkisi" olarak adlandırılan bu durumda insanlar, zaten birileri haber verir, zihniyetiyle sorumluluk almaktan kaçınıyor ve yaşananlara seyirci kalabiliyor. Benzer bir durumu bu romanda da görüyoruz.

Gabriel Garcia Marquez'in bu kitabını keyifle ve heyecanla okuyacağınızı düşünüyorum. Hepinize keyifli okumalar.
Yanıtla
29
1
Destekliyorum  5
Bildir
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
03 Haziran 2022
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Tarih bilinci; deneyim, aydınlık ve adalet üretir...
Tarih bilinci, hukuk bilinci oturmadan, demokrasi, çoğulculuk, hak ve özgürlükler birikimi oluşmadan, mantık ve mukayese donanımı gelişmeden; atacağımız her bireysel ve toplumsal adım, yarım/yanlış/noksan ve aldatıcı olacaktır.

Şimdiye dek yakın tarih, İstiklal savaşı, kurtuluş mücadelesi, Kuvâ-yı Millîye ruhu temalı birçok kitap ve makale okudum. Hepsinde ayrı bir üslup, ayrı bir detay yakalayarak yararlandım. Fakat “Son Cüret” adlı kitabı okumasaydım bilgim ve heyecanım eksik kalırdı.

Bu kitap bir roman veya öykü anlatımı içermiyor. Kronolojik tarih bilgileri içeren ders kitabı formunda da yazılmamış. Yalın, etkili, mantıklı, tutarlı bilgi ve yorumlarla pekiştirilmiş bir anlatım tercihiyle kitaba dönüşmüş. Yedi bölgesinden kuşatılmış, içeriden de işbirlikçiler, teslimiyetçilerle desteklenmiş çok yönlü bir savaştan; kararlılık, cesaret, azim ve sabırla nasıl mucizeler yaratarak çıktığımızı coşkuyla okudum. Bu son cüret aşkı hiç eksilmesin, yükselen bir ivme ile devam etsin.

Yazar, kitabın sonunda listelediği gibi 153 seçkin eserden yararlanmış. Yararlanılan 153 esere, liste şeklinde numara verilmesi, sayfalardaki anlatımların altına, hangi eserden alıntı yapıldığının en azından kaynak numarası verilerek belirtilmesi; kitaba daha verimli, güvenilir ve akademik bir nitelik kazandıracaktır. Böylece hangi anlatımın tarihi bir bilgi, nakil, hangi anlatımın sosyolojik ve felsefi bir yorum olduğu anlaşılacaktır.

452 Sayfalık bu kitap; cumhuriyetimizin kuruluş ve kurtuluş değerlerine saygılı olanların, özgüven, cesaret ve heyecanını artıracak, çarpıtmalarla yanılgıya düşmüş, vefa anlayışından uzak, dogmatik bilgilerle değersizleştirenleri de belki ikna edecek, zihinlerinde bir sorgulama, bir şüphe kapısı aralayacaktır.

Yıkılmaya başlamış, rüzgârın yönüne göre kaderine terk edilmiş bir imparatorluğun küllerinden, yeni bir devlet inşa eden iradenin başarısını anlayamayan veya hazmedemeyenler, “Lozan’da ne aldık, ne verdik” gibi basit sorularla oyalanmış fakat bu ülke neden küresel sırtlanlara yem olacak duruma düştüğünü sorgulama cesareti, iradesi ve zekasını gösterememişlerdir. Bugün, “ancak” kurtarılmış bir vatanı sevebilenlerin, yeni kurulan ve yakında 100. Kuruluş yılını kutlayacağımız Cumhuriyet’i itibarsızlaştırmak için her yolu mubah görenlerin kendilerini de “vatan ve milletsever” olarak takdim etmeleri; ne kadar gerçekçi ve kabul edilebilir ki?

119-122. sayfalarda anlatılan Kara Fatma lakaplı, Fatma Seher Erden adlı unvansız milli kahramanımızın cesareti, azmi, sabrı, kararlılık ve mütevazı yaşam tercihi, okurken beni çok etkiledi. 167. sayfada Antep bölgesinde mücadele veren teğmen Şahin Bey’in azim ve cesareti yeniden varoluşumuzun temellerini oluşturmaktadır. Dile kolay, İzmir’den Maraş’a, Samsun’dan Mersin’e memleketin 70 farklı noktasında çatışmalar vardı. Kitapta, daha önce adını şanını hiç duymadığımız, ünsüz/isimsiz milli kahramanlarla karşılaşacaksınız.
İngiliz, Yunan, Fransız, İtalyan, Rus ve Amerikan askerlerinin, Rum ve Ermeni çetelerinin; kara, hava ve deniz birlikleriyle, dört yandan sarılmış, kuşatılmış yurtta, kurtuluş mücadelesi vermek, gerçekten de
cesur yüreklilerin, “Son Cüret” ve son şansıydı.

Bu mücadeleye karşı çıkmak, itibarsızlaştırmak, kurulan yeni cumhuriyete alternatif olarak Yunan, İngiliz, Fransız veya Amerikan sömürgeliğine razı olmak; ahmaklığın zirve noktası, vatan hainliğinin en niteliklisi, tarihe/meşruiyete/adalete/ bilimsel gerçekliğe düşmanlığın tepe noktası, milletin azim ve kararlılığına vefasızlığın hayal edilemez bir nitelikteki örneği değil de nedir ki?

Lozan Anlaşması’nı bir kazanım veya zafer olarak göremeyenlerin amacı, önerisi, alternatifi ve beklentisi nedir ki acaba? “Keşke Yunan galip gelseydi” “İngilizlerle anlaşsaydık” gibi İstanbul saray hükümeti merkezli anlayışlara mı özlem duyuyorlar yoksa? Tamamen teslimiyeti temsil eden Sevr Anlaşması’na mı razı gelmek istiyorlar veya İstanbul Hükümetinin, İngiliz, Fransız, Amerikan orijinli manda sömürge yönetimini mi destekliyorlardı?

Kitabın sonuna; tarih bilincinin tanımı ve ilkelerini, gereğini/mantığını ve yöntemini anlatan bir “sonuç yazısı” eklenmesini öneriyorum. Ayrıca dikkatli ve deneyimli bir editör tarafından anlatım ve imla hataları düzeltilmelidir. Bu eser, Kurtuluş savaşı ve milletçe verdiğimiz kurtuluş mücadelesinin daha iyi anlaşılması ve hatırda kalması için öncelikle okunması gereken kitaplardandır. Radyo tiyatrosu formunda seslendirilmesi de faydalı olacaktır.

Dıştan gelen işgalciler ve dahilde oluşan sinsi işbirlikçi hainlerle mücadele edip, bilim, siyaset, eğitim, tarım, sanayi, sanat ve diğer alanlarda yenilik ve üretimleri başarmanın adı: “Anadolu Mucizesi” olmalıydı. Şu notu da eklemeden geçemeyeceğim. Tarihi olaylar; nedenleri, gerçekleri, sonuçları, kazanımları, ziyanlarıyla birlikte değerlendirilmesi gereken bir süreçtir. “Keşke…” , “Ben olsaydım…” ile başlayan suçlama veya tavsiye cümleleri kurabilmemiz için, o zaman ve mekanın şartlarını iyi düşünmek, tartmak ve değerlendirmek gerekir. Millî Mücadele, Kuvâ-yı Milliye, Kurtuluş Savaşı, Cumhuriyet, devrimler ve aydınlanma hareketi, dönemin cesur ve özverili kahramanları için; haksız, yersiz, ölçüsü gereksiz, densiz hakaret ve suçlamalardan uzaklaşılmadığı sürece, millet ve ülke bütünlüğü yönünden zarar eden hep bizler olacağız.

Bu kitap; gelecek adına yanlış adım ve temel atmamak adına, geçmişi gözlem açısından kısa ve öz bilgiler sunmaktadır. En az 20 farklı dünya diline çevrilerek; kâğıt ve e-kitap formatında satışa sunulmalıdır.

İyi okumalar...


Yanıtla
16
8
Destekliyorum  1
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
02 Haziran 2022
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Hazar bölgesini ve Avrasya coğrafyasını keşfedin...
Kıyıda köşede kalmış kıymetli bilgileri büyük bir özveriyle hatta dönemin Sovyet rejimini de karşısına alarak kaleme alan müellif, Hazar’ı merkeze alarak son bin yılın insanlık tarihine ışık tutmaktadır. Çalışmanın kimi yerinde sorgulamaya da girişen müellif Çin sınırlarından Ege’ye, Akdeniz’e hatta Dinyeper’e kadar bağ kurmaya çalışırken, Çinlilerin neden Batı’ya akınlar düzenlemediklerini de gündeme getiriyor. Söz konusu çalışma uzun yıllar önce kaleme alınmış olsa da hâlâ garip biçimde güncelliğini korurken dönemi de anlatmaya devam ediyor. 4. baskısını tetkik etmeye çalıştığımız eserde Gotlar ile Hunlar arasındaki münasebetler dahi anlatılırken birçok kavmin, neden, hangi yüzyılda nerede nasıl yaşadığının tespit edilememesini müellifin şu biçimde izah etmesi dikkat çekiyor. Buna göre Mısır ve Babil’den kalan yapılar taştan olduğundan günümüze kadar gelmiştir. Fakat İdil-Ceyhun arasındaki sahada Alanların, Hazarların ve Rusların yapıları ahşaptan idi ve günümüze kadar gelme ihtimalleri daha doğrusu birkaç yüzyılda dahi dayanma şansları yoktur. Çalışmada Moğolları, Fatimileri, Şövalyeleri de bahis konusu eden müellif Abbasileri dahi ihmal etmemiştir. Türk tarihinin yanı sıra bölge tarihiyle beraber kimi yerde Arap tarihine de değinilmesi bakımından okur karşılaştırma fırsatı da yakalamış oluyor. Diğer yandan detaylı ve mantıklı bir Avrasya coğrafi okuması.
Yanıtla
4
0
Destekliyorum 
Bildir
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
01 Haziran 2022
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Yaşamak, bitmeyen acıların ömürlük hikayesi...
Gençliğinde ailesinin bütün servetini kumarda kaybeden bir adamın acılarla dolu hikayesi anlatılıyor romanda. Çin'de köy köy gezip halk şarkılarını derleyen bir adam günün birinde bir tarlada çalışan çok yaşlı bir adamla karşılaşır ve yaşlı adam hayat hikayesini anlatmaya başlar:

Genç iken ileriyi düşünmeden oldukça hovarda bir hayat yaşayan Fugui, kumarda ailesinin bütün servetini kaybedince hayatında ilk defa fakir olmanın ne demek olduğunu görür ve bu gerçekle yaşamaya başlar. Zaman geçtikçe ailesine katılanlar ve ailesinden ölenler olur ve bu durum her yaşandığında Fugui'nin hayatı da değişir.

Yazar kitapta Fugui'nin hikayesini anlatırken dönemin Çin siyasi hayatını da hikayenin içinde okuyucuya aktarıyor. Siyasetin insanların hayatını ne kadar etkilediğini, yönetenler ve yönetenlerin siyasi düşüncesi ve görüşü değiştikçe bundan en çok zararı yine fakir halkın gördüğünü anlatıyor.

Bu tür romanlarda alışılageldiği üzere siyasi düşüncelerin değiştiği ve devrim olarak adlandırılan dönemlerde, çoğu zaman sıradan insanların zarar gördüğü, daha da fakirleştiği ve sadece bir kısım zümrenin faydalandığı anlatılıyor kitapta.

Sade bir dille ve oldukça akıcı bir anlatım tarzıyla yazılmış ve bana göre ana teması "kabullenilmiş fakirlik ve buna bağlı çaresizlik" olan roman Osman Şahin öykülerini ve Cengiz Aytmatov romanlarını anımsatıyor.

Romanda en çok beğendiğim bölüm, yazarın insanların kendi kendini kandırma ve sürüye uyma isteğini anlattığı aşağıdaki paragraf;

"...Tarlayı yalnız başına sürdüğünü anlamasından korkuyorum, bu yüzden onu kandırmak için birkaç tane isim sayıyorum. Etrafında, diğer öküzlerin de onunla beraber tarlayı sürdüğünü duyunca üzülmez, daha verimli çalışır." (s.12)

"Kendi kendime, babamın benden yapmamı istediği şeylerin, onun yapamadığı şeyler olduğunu düşündüm, ama bunu nasıl kabul edebilirdim ki." (s.15)
Yanıtla
81
11
Destekliyorum  12
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
30 Mayıs 2022
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Semerkand’ın Altın Şeftalileri & Göktürkler ve Uygurlar
E. Hetzel Schafer'in "The Golden Peaches of Samarkand & A Study of Tan'g Exotics" başlığıyla bilinen eseri, Serkan Acar'ın çevirisi ve Selenge Yayınevi'nin de katkılarıyla 2020 yılında okuyucusuna sunulmuştur.

Türk tarihinin şekillenmesinde ticaret olgusunun en önemli etken olarak karşımıza çıktığı malumdur. Ancak eser, tamamıyla ticaret veya dönemin genel özellikleri hakkında durmayarak farklı bir üsluba sahip olduğunu daha eserin giriş kısmında gösteriyor. Oldukça akıcı ve anlaşılır bir anlatıma sahiptir. Kitabı okurken Buda heykellerinin yıkanma esaslarını, Çin saraylarında “işret meclisleri” adı verilen kurumsallaşmanın nasıl oluşturulduğunu, cücelerin toplum nazarında nasıl görüldüğü, egzotik kuşların kültürel manada insanlar arasında ne ifade ettiğini, ipek kumaşların ticarette hangi amaçlarla kullanıldığı hakkında ciddi ve alışık olmadığımız bilgileri öğreniyoruz. Sarı altın olarak bildiğimiz madenin yanında altın ısıtıldığında ortaya çıkan ve onun kadar değerli bir “mor altın”dan bahsediliyor.

Hatta bu altın türünün 900'lü yıllarda, Çin'de yapılan çeşitli eşyalarda kullanıldığı ve aslında bunun ilk örneklerinin Eski Mısır'da olduğu ifade ediliyor. Bu ifadeye delil olarak ise Tutankhamun'un mezarında, üzeri gülkurusu ve mor tabakayla kaplı altın takıların bulunduğu, Kraliçe Tewosret'in tacında ve XI. Ramses'in küpelerinde de bu altın türünün kullanıldığı bildiriliyor. Mesela bazı kadın ve erkeklerin Çinlilerce "haraç" olarak kullanıldığı bilgisine de rastlıyoruz. 19 bölümden oluşan kitabın her bölüm başında benzersiz şiir detayı da dikkatleri çekiyor. Kitap bölümlerinde verilen şiirlerden bir örnek;

"...Hürmüz ve Hint'in zenginliği,
Veya zengin eliyle görkemli Şark'ın olduğu yerde
İnci ve altın yağdırıyor barbar krallarının üzerine..." (s. 363)

Günlük hayatımızda dahi kullandığımız kokular, tütsüler gibi pek çok malzemenin kökenleri hakkında da doyurucu bilgiler veriyor. Tang Hanedanlığı döneminin bakış açısıyla Türk dünyasında bulunan bitkilerden hayvanlara kadar detaylı bir inceleme. Uzun vadede, dinlene dinlene, keyfini çıkararak okuyabileceğiniz bir kitap. Boyut olarak biraz büyük, fakat küçültseler de tuğla gibi olacakmış... Aslında zaten kapsamı dolayısıyla da alana tuğla gibi sağlam bir ağırlıkla bırakılan kıymetli bir çalışma olmuş. Emeği geçenlere teşekkürlerle...




Yanıtla
5
2
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
27 Mayıs 2022
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Verdiğiniz Küçük Bir Karar, Dünya İçin Büyük Bir Katkı Olabilir!
İngiltere’nin 50 Yeni Radikal’inden biri seçilen, çevreci yazar Natalie Fee, dünyada yaşanan çevre kirliliği karşısında, bireylerin farkındalık kazanması halinde, yaşanması çok kuvvetli ihtimaller dahilinde olan felaketlerin önüne nasıl geçilebileceğini anlatıyor. Hem de büyük bütçeler ayrılmadan yapılacak bireysel hamlelerle bunların ‘bedavaya’ mümkün olduğunu ispatlıyor.

Fee, giriş kısmında, dünyada yaşanan çevre kirliliğinin boyutlarını önümüze seriyor. 1965’ten bugüne 8 milyar tondan fazla plastik üretildi. Her yıl 12 milyon ton plastik okyanuslara akıtılıyor. Her yıl yaklaşık 1 milyon su kuşu ve 100 bin deniz hayvanı plastik yemekten veya plastiğe yakalanmaktan can veriyor (s. 18). İlaçlara hammadde sağlayan, 30 milyon hayvan ve bitki türüne, 84 adet temas kurulmamış insan kabilesine ev sahipliği yapan yağmur ormanları, dünyada her yıl ortaya çıkan 38 milyar ton karbondioksitin yüzde kırkını emiyor. Buna karşılık mobilyalık kereste elde etmek için her yıl 121 milyon hektarlık yağmur ormanı yok ediliyor. Batı Afrika ve Madagaskar yağmur ormanlarının yüzde 90’ı tüketilmiş durumda (s. 22). Sorumsuzca salınan sera gazları nedeniyle dünya, daha da zehirli hale geliyor. Yüksek hava kirliliği olan yerlerde yaşayan insanlar için, (hiç sigara içmeseler de) akciğer kanserine yakalanma ihtimali yüzde 20 artmış durumda (s. 27). Dünyadaki toplam su kaynakları içinde tatlı su kaynakları, bir galonda bir yemek kaşığı oranında yer tutuyor. Bu suyun ise üçte ikisi buzullarda yer alıyor. Kalan bir çay kaşığı miktarın yüzde 70’i maalesef zirai faaliyetlerde kullanılıyor. Mesela bir bifteğin üretilmesi için ortalama 50 küvet dolusu (180 kez duş alınacak) su harcanıyor (s. 30). Su ekosistemini bozan önemli bir konu, yaşam alanlarından ve sanayiden çıkan lağım sularının nehirlere ve dolayısıyla denizlere boşaltılması. Her yıl ABD’de 860 milyar galon işlenmemiş lağım suyu nehirlere akıyor. Ganj Nehri’ne akan miktar ise yıllık 2,9 milyar litre (s. 31). Bu durum, su kaynaklı yaygın hastalıkları arttırıyor, okyanuslarda ölü alanlar oluşturuyor. Yoğun tarım uygulamaları nedeniyle her dakika 30 futbol stadı toprağı kaybediyoruz. Oysa artan gıda ihtiyacını karşılamak için her yıl en az 14,8 milyon dönüm tarım arazisi gerekiyor. Buna karşılık her yıl 30 milyon dönüm verimli arazi çöle dönüyor. Üç cm tarım toprağının geri gelmesi ise bin yıl sürüyor (s. 35). İnsan uygarlığının yükselişinden bugüne vahşi memelilerin yüzde 83’ü, bitkilerin yarısı yok olmuş durumda (s. 41). İnsanlık, her manada israf içerisinde. Üretilen yiyeceklerin (yıllık) üçte biri ziyan ediliyor. Balık ve deniz ürünlerinin yüzde 35’i, meyve-sebzelerin yarısı tüketilmiyor (s. 46)…

Bu örnekleri daha da çoğaltmak mümkün. Yazar, bu noktada hepimize, bir birey olarak alacağımız küçük kararlarla felaketlerin önüne geçmeye nasıl katkı sağlayacağımızı anlatıyor. Yeter ki “tek başıma ne yapabilirim?” diyerek vazgeçmeyelim, karbon ayak izimizi küçültmeye kararlı olalım. Paketlenmemiş ürünlerin tercih edilmesi, yerel ve yakın mesafedeki üreticilerden alış-veriş yapılması, plastik yerine cam tercih edilmesi, pipet kullanılmaması, kullan-at bardakların terk edilmesi, motorlu araç yerine bisiklet sürülmesi, kullanılacaksa toplu taşımanın tercih edilmesi, doğal banyo malzemelerinin tercih edilmesi ve hatta yapılması, listedekilerden sadece bir kısmı. Daha fazlası için bu kitap iyi bir rehber olarak kabul edilebilir. Şurası muhakkak ki duyarsız bir insan değilseniz, bu kitabı okuduktan sonra eskisi gibi olmayacaksınız.

Yazarı, şahsi web sayfasından takip edebilir, sitedeki bültene kaydolup gelişmelerden haberdar olabilirsiniz: nataliefee.com

Yazarın konu üzerine yaptığı TEDx (Bristol 2017) konuşması için bkz.: bit.ly/3wNxMiK

İyi Okumalar!
Yanıtla
2
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
24 Mayıs 2022
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Doğu’nun Gizli Hikâyeleri
Dursun Akçam’ın Analar ve Çocuklar & Kanayaklılar kitabında Doğu’nun bütün gerçekliğini, sosyal ve kültürel kurumlarını köy çerçevesinde görebiliriz, kirvelik makamından nökerliğe insanın insana kulluğuna yol açan bütün toplumsal yapılar örnekleriyle anlatılır. Beran’ın Bedel adlı romanında Akçam’ın dile getirdiği gerçekleri kurmaca formunda görebiliyoruz. “Bedel” kavramı üzerinden ilerleyen hikâyede var olmaya çabalayan Seydo’nun tehlike ve acılarla dolu yaşamı her açıdan inceleniyor. Törelerin kıskacındaki bireyler eğitimsizliğin başı çektiği sorunlar yüzünden her an ölümle burun buruna gelebiliyorlar, özellikle kan davası gibi çağ dışı geleneklerin sürdüğü ve kanunun ikinci plana atıldığı topraklarda bu durum daha belirgin.

Beran sadece insanın hikâyesini değil, doğanın insan için anlamını da irdeleyen bir yazar. İlk bölümde Çiya köyünün topografik niteliklerini ve doğal güzelliklerini anlatırken o köyde yaşanacak olaylar için arka planı da oluşturuyor. Köyün kahvesini işleten Reşo’nun bir nevi mahalli hâkim ve gözlemci olarak görev yaptığını düşünebiliriz, köyün yaşlılarıyla birlikte sözü geçenlerden biri olan Reşo yoksulları kollayan, sosyal yardımlaşmayı ayakta tutan en önemli figür. Hapisten çıktıktan sonra erdemli bir hayat yaşamak istemesi karakterlerdeki iyiyi bulma arzusunun bir örneği, başlarına ne gelirse gelsin çoğu doğru yolu bulmak için çabalıyor, tabii bu süreçte hukuka uymayan geleneksel yollarla sorunları aşıyorlar ama doğrudan kötülüğe meylettikleri söylenemez.

Bir kan davası sonucu hapse düşen küçük Seydo’nun ailesiyle düşman aile arasındaki çatışmanın tatlıya bağlanması büyük mücadeleler sonucunda gerçekleşiyor, Beran bu süreci detaylarıyla ele alırken ara bölümlerde geleneksel yapıları ve bu yapıların insanlar üzerindeki etkilerini anlatının dışına çıkarak açıklasa da herhangi bir kopuş sezilmiyor, hikâye aynı akıcılığıyla sürüyor.

Kürt halkının yoksullukla mücadelesi, kadim geleneğini yaşam pratiğinde ortaya çıkarması ve yeri geldiğinde aksayan yanları değiştirme çabası yetkinlikle ele alınmış. Doğu’daki yaşamı merak eden okurlar için birebir.
Yanıtla
5
3
Destekliyorum 
Bildir