Onaylı Yorumlar

Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
11 Mayıs 2026
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Sebastian ya da Güçlü Tutkular
Avignon Beşlisi ile inişli çıkışlı ilişkimiz ne olacak ben de bilmiyorum, bu satırların ardından son kitaba geçeceğim ama yani dalgalandım da duruldum resmen ya.

Üçüncü kitap Constance müthişti, sonra dördüncü kitap olan Sebastian'ı okudum ve; hayda! Çok enteresan yani, Durrell mi yazmış bunu dedim? Kötü bir kitap diyemem ama Durrell diyince aklıma gelen yüksek standartlar çerçevesinde düşününce aslında kötü de bir kitap bir taraftan. Akıyor, sürüklüyor insanı ama ilk üç kitapta olmayan tuhaf bir sıradanlık ve yavanlık var kendisinde. Yani sanki Durrell kendi metninden sıkılmış gibi bir vaziyet, bir "bitse de gitsek" duygusu; İskenderiye Dörtlüsü'ndeki kusursuzluktan çok uzak. (İskenderiye demişken, oradan tanıdığımız Balthazar, Pursewarden, Melissa ve Capodistria'ya burada birer cümleyle dahi olsa rastlamak pek hoştu.)

Adından mütevellit, çok merak ettiğim Sebastian'la ilişkimizi derinleştireceğini ummuştum bu kitabın ama açıkçası çok bir gelişme kaydedemedik bu anlamda. Üstelik kitabın kahir ekseriyeti Cenevre'de geçiyor, oysaki ben Avignon'dan kopmaya hiç hazır değildim. Ve ayrıca bu kitapta Durrell'in alamet-i farikası olan müthiş atmosferik mekânlar yaratma becerisine dair bir şey de yok. Cenevre'de olduğumuzu unuttuğum anlar bile oldu.

Neyse, resmen laf salatası yapıyorum ama açıkçası ne söyleyebileceğimi bilmiyorum da, ondan. Yer yer elbette çok sevdiğim kısımları oldu kitabın ama işte kopuk, bağlamsız, bir tuhaf. İlk 3 kitapta ilmek ilmek inşa ettiği üst kurmaca unsurlarını güçlendirmeye bile zahmet etmemiş burada, Constance ve

Sebastian'ın hikâyesini öyle dümdüz anlatmış. Yakıştı mı Durrellciğim sana bu şimdi?
Son kitap Quinx bu işi çözer ve bu beşli görkemli şekilde biter umarım diyerek sözlerimi noktalıyorum. Yine de kitaptan bir cümle eklemeden bitirmeyeyim hadi.

"Deliler 'kendi'lik duygusu taşımayan kişiler olsa gerek: Bütün yatırımı ötekine, nesneye yapıyorlar."
Yanıtla
0
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
11 Mayıs 2026
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Bir Ölüm Bağışlamak
Ateşe bel bağlanabilir; yasasının ölmek ya da yanmak olduğunu bilmek kaydıyla."

En sevdiğim Yourcenar olmadı (zira Hadrianus'un Anıları diye bir başyapıt söz konusu) ama yine epey sevdiğim bir kitap oldu Marguerite Yourcenar'ın "Bir Ölüm Bağışlamak"ı. I. Dünya Savaşı sırasında geçen bir anlatı bu, Eric adlı bir askerin ağzından en yakın arkadaşı Conrad'ın kız kardeşi Sophie ile ilişkisini dinliyoruz. Sophie Eric'e aşık, Eric ise türlü sebeplerle bu aşka karşılık vermiyor.

Anlatı Eric'in ağzından aktığı için okuduklarımızın ne kadarına güvenmeliyiz orası meçhul. Zira Eric biraz beter birisi bence, Sophie'nin aşkından hoşnut, karşılık verememekten de hoşnut bence, bir de Sophie'nin yaptığı / yapmadığı her şeyin kendisiyle ilgili olduğunu zannediyor ki Allahım bunlar ne kadar da tanıdık erkek halleri!

Belki kitabın geçtiği zaman itibariyle, her zamankine kıyasla biraz daha klasik ve konvansiyonel bir dil kullanmış Yourcenar ama kendisinin dili her zamanki gibi müthiş lezzetli, insanın aşk ve savaşın türlü halleri karşısında vermek zorunda olduğu sınavlara bakışı çok derinlikli, zengin, ufuk açıcı.

Sophie'nin Eric'in problemli bakışı ve anlatımına rağmen muhteşem güçlü bir kadın olduğu ortada. Eric de muazzam iyi yazılmış bir karakter bence, zaten aksi halde kendisine bu kadar sinirlenmezdim sanıyorum.

Ezcümle, uzun bir aranın ardından güzel bir kavuşma yaşadık Yourcenar ile diyebilirim. Kendisini çok seviyorum.
Yanıtla
0
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
11 Mayıs 2026
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Leonard ve Hevesli Paul
Aşşırı tatlı, olağanüstü naif, kendi halinde ve leziz bir kitap "Leonard ve Hevesli Paul". Bir edebiyat şaheseri mi, değil ama yani nasıl güzel, yumuşacık. Resmen okşadı beni bu kitap.

İrlandalı yazar Rónán Hession'ın ilk romanıymış bu. 30larında iki arkadaş olan Leonard ve Paul'ün süssüz dostluklarını merkeze alıp, ikilinin hayatının bir dönemine göz atıyor yazar ve bence bizi bildiğimiz kategorilerin dışında düşünmeye çağırıyor zarifçe. Hızlıca bazı kalıplara sokabileceğimiz karakterler bunlar aslında, mesela pekala "başarısız" diyebileceğimiz tipler ama o stereotiplerin dışında / ötesinde kim olduklarını görmemizi sağlıyor bu tatlı roman.

Bildiğimiz ezberlerin dışında tiplemeler ve bildiğimiz ezberlerin dışında gelişmeyi başarmış bir evlilik de var kitapta. Yazarın dili çok güzel, yer yer çok komik, yer yer hüzünlü ve iç burkucu ama naifliğini hiç kaybetmiyor anlatı. Çok güzel iç görüler ve gözlemler barındırıyor eser ama yazarımız bunları dev aforizmalar gibi suratımıza çarpmak yerine iddiasız biçimde metninin içine yerleştirmeyi seçmiş ve ne iyi etmiş. (Barış Bıçakçı'nın tam tersi diyebiliriz...)

Kalıplar, etiketler, kurumların ötesinde düşünmek; hayata geç de olsa bir yerinden ve bir biçimde tutunmak, kendi kabuğumuzun içinde iyi hissetmenin yollarını bulmak üzerine pek zarif bir roman bu. Çok tavsiye ediyorum, kimsenin hayatını değiştirmez ama okuyan herkesin kalbini yumuşatır bence.

Şununla bitiriyorum:

"Peki, madem ciddi cevaplar istiyorsun... İlişkini her şeyin önüne koymalısın. Yani gercekten ilk sıraya koymak; sadece sevgililer günü kartına bir tanem yazmayı ya da buna benzer şeyleri kastetmiyorum. İlişkinin çocuklarından bile önce gelmesinden bahsediyorum. Aksi halde ebeveynlik girdabına kapılır ve karına ya da kocana öncelik vermeyi unutur, farkına bile varmadan kendini olabilecek en kötü durumda bulursun; evli, çocuklu ama son derece yalnız. İkiniz de değişirken dönem dönem birbirinizi kaybedeceksiniz. Birbirinizi yeniden bulmanız gerekecek -işte işin sırrı- eskiyi canlandırmaya çalışmak yerine ilişkinizi ve kendinizi yeniden oluşturmanız gerekecek. Aynı insanla yeniden ve yeniden ilişki kurmaya devam etmek zorundasın."
Yanıtla
0
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
11 Mayıs 2026
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Bütün İnsanlar Yalancıdır
Aslında edebiyata dair denemeleriyle tanıdığımız Arjantinli-Kanadalı yazar Alberto Manguel'in "Bütün İnsanlar Yalancıdır" romanı, bir nevi Olağan Şüpheliler'in kitap versiyonu gibi.

Alejandro Bevilacqua adlı bir yazar, Alberto Manguel'in Madrid'deki evinin balkonundan düşüp ölüyor. (Olay gerçek değil.) Gazeteci karakterimiz J. Terradillos da 30 yıl sonra bu olayı ve Bevilacqua’nın hayatını araştırmaya koyuluyor; Bevilacqua’yla hayatının çeşitli dönemlerinde yakın ilişki kurmuş dört kişiyi seçip onlarla görüşmeler yapıyor. Bu dört kişi Manguel'in kendisi, sevgilisi Andrea, hapishanedeki hücre arkadaşı Domuz ve yayıncısı Gorostiza.

Bevilacqua intihar mı etti, biri onu balkondan mı attı bilmiyoruz. Dört farklı perspektif okuyoruz, okudukça hikâye çözümleniyor ve sır perdesi aralanıyor. Biraz Bolano'nun Vahşi Hafiyeler'ini andırır şekilde anlatıcılar yer yer felsefi değerlendirmelere girişiyor ve mesele edebiyat dünyasının içinde vuku bulduğu için yine benzer şekilde bol bol tanıdığımız yazarların isimleri çıkıyor karşımıza. (Borges, Fuentes, Cortazar vd.) Bazı Latin Amerikalı yazarların edebiyatın içine bu biçimde edebiyat katmasına bayılıyorum bu arada, Zambra'dan, Brenda Lozano'dan ve tabii en çok Bolano'dan bildiğimiz bir şey ve edebiyatla kurdukları ilişkinin gücünü gösterdiği için çok hoşuma gidiyor bunlara rastlamak.

Neyse, kitap biraz karışık ve anlatıcılar zaman zaman konudan çok fazla saptığı için takip etmesi zorlaşabiliyor. Arjantin'deki askeri yönetimden kaçıp İspanya'ya sığınan insanların öykülerini okuduğumuz için de epey politik bir tarafı var ki bu da yine çağdaş Arjantin edebiyatında sıkça karşımıza çıkan bir durum - devlet kişisel alana bunca müdahil olunca aksi pek mümkün olamıyor zaten.

Ben sevdim ama beklentim daha yüksekti. Manguel'le hasbihale devam edeceğim. Şununla bitireyim:

"Kesinkes biliyorum ki, aşk denen şey, fantezimizin inandırıcı bir hayalet yaratırken -ya da daha doğrusu karşımızda duran etten kemikten insana nüfuz eden, onun içine yerleşen, gözlerinin arkasından bizi kendisine baktıran, bizim istediğimiz biçimde onun ellerini hareket ettiren bir hayalet yaratırken- kullandığı budalaca bir emin olma hali."
Yanıtla
0
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
11 Mayıs 2026
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Hafriyat
Aslen akademisyen olan Osman Özarslan’ın ilk romanı Hafriyat’ı çıktığından beri merak ediyordum, güvendiğim birkaç kişinin de övgülerini görünce daha fazla bekletmeyeyim dedim.

Açıkçası bunun bir ilk roman olduğuna inanmak zor, zira Özarslan’ın dile hakimiyeti, kelimelerle oynarkenki rahatlığı ve cesareti kendini konforlu hisseden bir yazarın işi bence. Ha gerçi romanı yazması tam 12 senesini almış, anlaşılan sindire sindire, demlendire demlendire yazmış, her cümlenin oya gibi işlenmesinden anlaşılıyor zaten.

Osmanlı’nın son döneminden başlayıp bugünlere kadar uzanan bir hikâye anlatıyor Özarlsan, bir ailenin üç farklı kuşağına bakıyoruz. İkinci Meşrutiyetten başlayıp Cumhuriyet yıllarına, 1950’lerin ve 1990’ların çalkantılarına uzanan öyküyü, ailenin fertlerinin deneyimleri üzerinden okuyoruz. Her kuşağın kendisinin bir efsun meselesi var, ki yazar da K24’e verdiği röportajda bu efsun meselesine odaklanıyordu zaten, “taşra zaten efsunlu bir yerdir” diyerek. Tutunulan efsunlu şeyler biçim değiştiriyor, modernize oluyor ama bir şekilde varlıklarını sürdürüyorlar. Ailede bir de kuşaktan kuşağa geçen bir define arama takıntısı var, tüm ailenin başını yakıyor bu sevda, yollara düşüp telef oluyorlar bir gün bulmayı umdukları definenin peşinde.

Yazarın Tarih bölümü mezunu ve Sosyoloji yüksek lisanslı olmasına şaşırmadım, kitap bu iki disiplinden de bolca besleniyor çünkü. Türkiye’nin yakın siyasi tarihinin bir panoramasını arka plana koymasıyla zenginleşen roman küçük hacmine rağmen okurdan epey mesai istiyor bu arada. Hem dilinin son derece oyuncaklı olması hem de karakter bolluğu nedeniyle okurken odaklanmak gereken bir roman bu. Ben severek okudum, çok da iyi yazılmış bir kitap olduğunu düşünüyorum ama ben bir parça daha olay değil insanlık durumu ve duygu odaklı romanları sevdiğim için beklediğim kadar çarpılmadım maalesef. Ama

Osman Özarslan akademik çalışmalarından zaman bulup kurmaca yazmaya devam eder umarım, bence kendisinin edebiyata ciddi bir yatkınlığı var çünkü.

Arz ediyorum.
Yanıtla
2
0
Destekliyorum  1
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
11 Mayıs 2026
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Bir Köpeğin Romanı Flush
Aşırı tatlı kitap. Woolf'un bu neşeli ve eğlenceli eserlerini çok daha fazla seviyorum. (Orlando gibi, mesela.) Flush adlı bir köpeğin biyografisini okuyoruz gibi gözükse de aslında sınıf meselesi, dönemin Avrupası, elbette ki kadın olmak gibi konuları da didikliyor Woolf arka planda. Seni çok sevdim güzel Flush.
Yanıtla
0
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
11 Mayıs 2026
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Yuva
Aşırı spesifik başlamak istiyorum bu kitapla ilgili yorumuma: Christian Petzold, beni duy ve bu kitabı filme çek lütfen!

Alman yazar Judith Hermann ile tanışma kitabım oldu Yuva. Aslında pek övülen "Yaz Evi, Daha Sonra"sı ile başlamaktı niyetim ama elim buna gitti, asla da pişman değilim. Sakin, temkinli, tadında bir ilk buluşma oldu bu; geleceğe dair ümit veren türden.

Kuzey Denizi kıyısında ücra ve tenha bir beldeye yerleşen 47 yaşında bir kadının ağzından dinlediğimiz hikâye, sanırım konusu itibariyle biraz Olga Tokarczuk'un "Sür Pulluğunu Ölülerin Kemikleri Üzerinde"sini anımsattı ama onun kadar güçlü olmadığını söylemek lazım. Özellikle çağdaş kadın yazarlarda görmeye alışık olduğumuz türde, bolca gözleme ve metafora dayalı, epeyce kişisel bir anlatı bu. (Rachel Cusk sevenler buna da yakın hissedecektir bence.)

Yazarın atmosfer yaratma becerisi müthiş. Acayip tekinsiz ve ıssız bir his bırakıyor metin insanın üstünde. Yazları kalabalıklaşan ve kışları kaderine terk edilen kasabanın az konuşan, kendine dönük, belki biraz kaba saba, hüzünlü insanlarını çok güzel anlatmış yazar.

Anlatıcımız bir yandan bu insanları tanır ve o mesafeli dünyanın içine yerleşirken bir yandan da kendi hayatına, geçmişine, çocukluğuna bakıyor ve kendi annesiyle, kızıyla, ayrıldığı eşiyle ilişkisine dair kafa yoruyor; bu bölümlerde sevmeye, yalnızlığa, travmalara, izlere dair çok nazik iç görüler var.

Bolca gözlem ve metafor dedim; birinin bir bakışından sigarayı tutuşuna dek gözlemliyor ve çok iyi detaylar yakalıyor Hermann. Metafor kısmı ise sanki biraz daha problemli; özellikle Nike isimli karakter üzerinden kurduğu sembolizmi biraz daha örtülü bıraksa çok daha çarpıcı olurmuş bence eser. Bir kutuya kapatılma, şiddet, tecavüz vb. unsurlarla aktardığı hikâye üzerinden vermeye çalıştığı mesajlar biraz fazla direkt göründü gözüme.

Ama yine de sevdim ben bu kitabı. Ve yineliyorum: Christian Petzold bunu filme çekse ne çeker be, üf. Kitabın kendisinden bile daha iyi bir film çıkar gibime geliyor. Gerek atmosfer, gerek semboller, tam onun kalemi. Çeker belki ya. Ben hayal etmeyi sürdüreyim.
Yanıtla
0
1
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
11 Mayıs 2026
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Amber Gece
Aşık olduğum Gecelerin Kitabı'nın ardından devam kitabı olan Amber Gece'ye bıraktım kendimi. Ne diyeyim, nasıl diyeyim bilmiyorum ki? Nasıl efsunlu, nasıl ağulu metinler bunlar böyle? Bu nasıl bir dans etmek kelimelerle Madam Germain? Aklımı başımdan aldınız, kitabınızdaki kadınlar gibi delirttiniz beni.

Amber Gece, ilk kitaba göre çok daha vahşi, acımasız, ürkütücü ve zalim bir kitap ama en az onun kadar güçlü bir metin. Kandan, tükürükten, gözyaşından, meniden, terden kitap yazmış resmen Sylive Germain. Söylenecek çok şey var ama hiçbirini söyleyebileceğimi düşünmediğim için normalde yapmadığım uzunlukta bir alıntı bırakacağım sadece. Büyülü cümleler kendileri anlatsınlar bu kitabı.

Péniel ailesinin destansı yazgısı, şiddet ve efsun dolu öyküsü uzun, çok uzun süre kalacak benimle, biliyorum. Derimin altına inmeyi, her yerime sinmeyi başaran bu 2 kitabı okuduğum için çok mutluyum.

"Gece kayıp gidiyordu, aralıksız ilerliyordu ve sürekli yaşamdan geçiyordu. Gece, erimiş kalay gibi yaşamın arkasında dalgalanıyor ve göğün ışığını daha canlı, daha şiddetli yansıtsın diye günlerin arkasını sırlıyordu. Gece insanların kanına sel gibi akıyor, yüreklerinde dönüyor ve görüntüleri, duyguları ve duygulanmaları daha şiddetli, daha batıcı ve daha zorlu yansıtsın diye yüreklerin içini sırlıyordu. Gece, cinsel istek belirtilerini daha iyi çizebilmek, adları ve aşk çığlıklarını daha güzel yazabilmek için, yaşayanların kalbini ve bedenini mürekkepliyordu. Açılıyor, çukurlaşıyor ve bir mürekkep hokkası gibi, yanlara doğru alabildiğine genişliyordu gece. Taştan, ağaç kabuğundan, tuzdan, camdan bir hokka. Bellek hokkası.

Gece, insanların belleğine sürekli deviriyordu hokkasını ve bellek, şimdi yazılmakta olan, geçmişe dolanmış ve geleceğe fırlayan zamanın ördüğü belirsiz bir mırıltıyla, sürekli uğul uğuldu. Gece, insanların hep kaçmaya, susturmaya, yadsımaya çalıştıkları kendi belleklerinin sözlerini onlara ille de duyurmakta direniyordu. Dediği dedik gece, anımsamaya zorluyordu insanları. Unutma boşluklarına dek anımsamaya. Çünkü bu gece mürekkebi, anımsama olduğu kadar unutmaydı da."
Yanıtla
0
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
11 Mayıs 2026
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Ağustos Mavisi
Artık şu Deborah Levy meselesine el atmak maksadıyla çıktığım yolculuktaki ikinci durağım Ağustos Mavisi oldu. Sıcak Süt’ü okuyup epeyce beğenmiştim, yazarın son romanı Ağustos Mavisi ile devam ettim. Sıcak Süt’ün daha popüler olduğunu biliyorum ama ben sanki bu kitabı ondan daha çok sevdim.

Pandemi döneminde geçen romanlar ve filmler gitgide hayatımızda yerlerini almaya başladı. İnsanlığın son dönemde geçirdiği en sarsıcı deneyimlerden biri olduğu için şüphesiz ki daha fazlasını da göreceğiz. Bu kitap da onlardan biri ve açıkçası tüm o sosyal mesafe ve maske kurallarını hatırlamak, insanların birbirine korkuyla baktığı tekinsiz günlere gitmek ilginç bir deneyim oldu benim için.

Anlatıcımız Elsa M. Anderson dünyaca ünlü bir piyanist. Viyana’da verdiği son konser bir felaketle sonuçlanıyor, bir şekilde kendini ve parmaklarını kontrol edemez hale geliyor, orkestradan kopuyor ve seyirciler tarafından ıslıklanıyor. Bu çöküşün ardından kariyerine ara veriyor ve dünyanın türlü yerlerindeki çocuklara ücretli özel ders vermeye başlıyor. Atina, Yunanistan’ın Poros adası, Paris, Londra ve son olarak da İtalya’nın Sardinya adasında geçiyor hikâye. Elsa, Atina’da bir bit pazarında gördüğü ve tanımadığı kadınla kafasının içinde bir ilişki kuruyor, kadının onun ikizi olduğuna kanaat getiriyor ve sonrasında gittiği tüm şehirlerde onun hayaletiyle (yoksa gerçeği mi?) karşılaşıyor. Bu “ikiz”, anlatıcımızı kendi geçmişine dair daha çok düşünmeye itiyor ve zaten kitabın sonunda da, kendisini küçük bir çocukken evlat edinen ve bir piyanist olarak yetiştiren ustası ve babası Arthur Goldstein ile hesaplaşmasına tanık oluyoruz.

Ben bu kitabı niye bu kadar sevdim, valla anlatması güç. Elsa’nın sesi, kendine sorduğu sorular, kırılganlığı ve eş zamanlı kudreti bana çok dokundu, belki ondan. Zamanda ileri geri gidip kendini ilmeklemeye çalışmasına eşlik etmek de bana çok iyi geldi. Kimlik, aidiyet, yas, kökler ve kendimize, kendimize dair anlattıklarımıza dair bence çok iyi sorular soran, çok şiirli, epey melankolik ama uçuş uçuş bir metin. İyi ki okudum.
Yanıtla
0
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
11 Mayıs 2026
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Kırık Nisan
Arnavut yazar İsmail Kadare’nin okuduğum ikinci kitabı oldu Kırık Nisan ve bir kez daha çok etkiledi beni. İki kitapta da aynı duyguyu deneyimledim ve bunu bu kadar iyi başarıyor olmasını çok çarpıcı buluyorum: bildiğimiz bir yerin olmayan bir zamanına götürüyor bizi ve tüm dünyayı baştan kurguluyor bunu yaparak. Arnavutluk’un aslında modern zamanına (1900ler ortası) gidiyoruz ama ülkenin bir kısmında geleneğin, törenin, Kanun’un hüküm sürdüğü bir evren kurguluyor yazar. (Kanun gerçek bu arada ve sahiden yıllarca hiç yazılı hale gelmeden hüküm sürmüş Arnavutluk kırsalında.) Hani böyle bazı rüyalarda çok iyi bildiğimiz bir yerde oluruz ama gerçekliğin koşulları farklıdır; çarpıtılmış, bükülmüş, tuhaf bir gerçekliğin içindeyizdir, ne tamamen hayal alemi duygusu verir ne de tanıdığımız dünyaya benzer, işte tam o tuhaf arafı insanın iliklerinde hissettiren bir metin bu.

İkiye bölünmüş bir Arnavutluk burası, bir tarafı bildiğimiz modern dünyanın parçası; kentler, evler, ofisler... Bir kısmında, “yayla”da ise yüzlerce yıldır hüküm süren ve odağına “kan”ı alan Kanun hüküm sürüyor. İşte bu iki dünyanın karşılaştığı bir anlatı okuyoruz. Neredeyse bir oryantalist merakıyla bu bölgeye merak duyan bir yazar, yeni evlendiği eşiyle beraber balayı için Yayla’ya seyahat ediyor ve onların hikâyesi, bir kan davasının kahramanı olan Corg ile kesişiyor.

Yayla’nın çarklarını kan döndürüyor sahiden: Kanun, akan kanın ikame edilmesi üzerine inşa edilmiş. Ailesinden biri öldürülen Corg, kanı yerde bırakmamak için karşı aileden birini öldürüyor kitabın başında ve öldürür öldürmez de kendisi sıradaki kurban oluyor. Kanun’un tanımladığı ve her cinayetin ardından devreye girebilen 30 günlük ateşkeste geçiyor roman. Corg kan parasını devlete ödemek üzere (ki devletin ana gelirlerinden biri bu) bir yolculuğa çıkıyor ve işte burada yazar ve eşiyle kesişiyor yolları.

Bu hikâye üzerinden sert bir töre ve diktatörlük eleştirisi yapıyor yazar ve sorgulamadığımız “kanun”ların aslında neleri yeniden ürettiğini düşünmeye çağırıyor okuru. Müthiş atmosferik, fena halde tekinsiz ve çok unutulmaz bir roman bu. Şebnem Degni çevirisi de kusursuz.

Yanıtla
0
0
Destekliyorum 
Bildir