Onaylı Yorumlar

Hezarfen
Hezarfen
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
08 Nisan 2022
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Doğu Ülkeleri Tarihinin Altın Çağı
Orta Çağ Batı’ya göre karanlıktır. Zira iptidai şartların etkisiyle medeniyetin olgunlaşmasını tamamlayamadığı koşullar Avrupa’nın genelinde etkisini gösterir. Ama aynı dönemlerde Doğu, uygarlık manasında Batı’yla kıyaslanmayacak derece ileridedir. Batı’nın Doğu’yu daha fazla tanıdığı günlerin başlangıcı ise Haçlı Seferleri’ne tekabül etmektedir. Bu dönemleri anlatan kaynakların ayrı bir hususiyeti vardır. Bir kere medeniyetlerin çarpışmasının tüm etkileri yazılanlara yansır. Kavga günleri milli kimliklerin tarihine olan ilgiyi de arttırır. Bu yüzden eline kalemi alan her müellif ötekini daha iyi anlamlandırabilmek için devrine ışık tutmaya çalışır.

Döneminde yazılan eserler sadece çağına ve o çağın ileri gelenlerine ışık tutmayıp gelecekte yaşayan nesillere de yüksek kıymeti haiz bilgileri ulaştırırlar. Misal yazımızda ele alacağımız Kilikya Ermeni Krallığı’nda önemli bir asilzade olan Korykos (Mersin Erdemli yakınlarında) Hâkimi Hayton “Doğu Ülkeleri Tarihinin Altın Çağı” isimli eseriyle eşsiz tarihi bilgiyi okurlarıyla buluşturur. Hayton, 13 ve 14. yüzyıllarda bugünkü Anadolu sınırları içinde Ermeni Krallığı’nda yaşamıştır. Dönemin Anadolu’su deyim yerindeyse savaş meydanını andırmaktadır. Batı’dan gelen Haçlılar, Doğu’dan gelen Moğollar Müslüman kimliği ile bölgede tutunmaya çalışan Türklerin üzerine arkası gelmeyen akınlar yapmaktadır. Bölgedeki Hristiyan unsurların tek hedefi kutsal mekanlar üzerinde hakimiyet kurmak olduğu için diplomasi o güne değin kullanılmadığı kadar etkili işlemektedir.

Korykoslu Hayton ise edindiği tarihi bilgileri devrin uluslararası ilişkilerinde silah olarak kullanmak istemiş olacak ki yeni bir haçlı seferini planlar. Yapmış olduğu projeyi bir tarih tezi üzerine temellendirerek, bölgede Moğolların desteğini alarak kutsal toprakların tekrar Hristiyanların eline geçmesini tahayyül eden Hayton; tasarılarını dönemin Papasına sunar. Yani deyim yerindeyse Hayton’un eseri kabaca bir işgal ve harp planı olarak nitelendirilebilir. Ama Hayton eserinde sadece savaş kazanma stratejilerinden bahsetmez.

Hayton’un eseri 4 bölüm (kitap) halinde tasarlanmış olup, her bir bölüm kendi içerisinde kısımlara ayrılmıştır. Hayton ilk üç bölümde tarihi bilgiyi vermiş, son bölümde ise meşhur planını deşifre etmiştir. İlk bölümde Asya’nın önemli bölgeleri farklı başlıklar (Kitay, Tarse, Türkistan, Harzem, Kumanya, İran, Türkiye vs.) altında ele alınmış olup, mezkûr yerlerin siyasi tarihi ve sosyo-kültürel hayatı genişçe izah edilmiştir. İkinci bölümde ise Asya İmparatorluklarının (Sasaniler, Türkler, Araplar vs.) tarihi anlatılmıştır. Bölgenin önemli devletlerinin geçmişi Hayton’un kendi dönemine gelinceye kadar ikinci bölümde izah edilmiş olup, üçüncü bölüm başlığı altında Moğol tarihi merkezinde müellifin yaşadığı olaylar üzerinde daha detaylı durulmuştur.

Hayton eserini nasıl yazdığını da belirterek kendi metodolojik yaklaşımını ortaya koymuştur. Moğollarla ilgili verdiği bilgileri kendi tarihlerinden aldığını belirtmiş, Kilikya Ermeni Kralı olan amcası 1. Hetum’dan da Moğol tarihinin ilk dönemlerine ait verileri toplamıştır. Tabii kendi dönemine ait anlatıları olayların direk içinde olduğu için daha detaylı bir şekilde okuruna sunmuştur.

Hayton’un devrin kaynaklarını iyi okuduğu ve takip ettiği çağdaşı olan yazarlarla benzer ifadeleri kullanmasından anlaşılmaktadır. Kendi tezine dayanak oluşturacak bilgilerin üzerinde daha fazla dururken bazen tarihi verileri çarpıtarak, Papa’yı yeni Haçlı Seferi için ikna etmeye çalıştığı da dikkat çekmektedir. Özellikle Moğolların tarihine dair verdiği malumatta onların Hristiyanlığa müsamahalı pozisyonları sık sık yinelenir. Zaten planının ana merkezi Moğol-Hristiyan ittifakı üzerine kurulduğu için böyle bir desteğin vaki olduğu güçlü bir dille kanıtlanmak istenir. Ayrıca Hayton’un maddeler halinde planını sunması ön hazırlık ve genel taarruz gibi bir program çizmesi, onun savaş stratejisine vukufiyetini kanıtlamaktadır. Misal ön hazırlık aşamasında Hayton’un maddelendirdiği stratejik basamaklar Sun-tzu’nun Savaş Sanatı eserini hatırlatır.

Hayton’un bilgi vermeyi ve yönlendirmeyi amaçlayan üslubuna ek olarak bazen dilinin doğal olarak Müslümanlara karşı fazlasıyla saldırgan olduğunu da belirtmek gerekir. Savaşın bir cephesinin diğerine karşı tutumunu yansıtan bu yaklaşımıyla Hayton mutaassıp bir Hristiyan olduğunu kanıtlamaktadır. Zaten yaşamının ilerleyen dönemlerinde inzivaya çekilerek kendini dine adayacağını belirtmesinden bu tutumu anlaşılmaktadır. Bu yüzden Hayton’un yazdıklarının sübjektif yönü dikkate alınmalıdır. Üstelik sübjektif tavrı sadece Hristiyan kimliğinden kaynaklanmaz. Şahsi problemlerinden dolayı da taraflı davrandığı konular bulunmaktadır. Misal Hayton husumeti olduğu Kilikya Ermeni Kralı 2. Hetum konusunda da objektif yorum yapmaz.

Eserin en güçlü yönü onun çeviri ve hazırlanmasında yatmaktadır. Günümüzde bazı birincil kaynakların sadece çevirisinin sunulduğu ya da gerektiği gibi notlandırılmadığı malumdur. Fakat ele aldığımız eser için böyle bir şey söz konusu değildir. Eser, Türk tarihi konusunda velut bir kalem olan Altay Tayfun Özcan tarafından layıkıyla hazırlanmış olup, eserin yarıya yakın bir kısmı Özcan’ın notlarından oluşmaktadır. Bazen notlar deyim yerindeyse küçük bir makale edasıyla okura olan görevini ifa etmektedir.

Özcan’a bu kadar iş düşmesinin önemli sebeplerinden birisi de Hayton’un fazlasıyla müdahaleyi zaruri kılan tarzıdır. Hayton’un bazı bilgileri bilerek ya da bilmeyerek çarpıtması çevirmenin haklı müdahalelerinin önünü açmıştır. Ayrıca Hayton isimlendirmelerde de kendi lehçesinin ya da söyleyişinin özelliklerini gösterdiği için yer ve şahıs isimleri sık sık Özcan tarafından tashih edilerek sunulmuştur. Bununla beraber Hayton’un yazdıkları dönemin kaynaklarıyla karşılaştırılarak tahlil edilmiştir.

Eserde yazılan her bir cümlenin hazırlayan tarafından tartılması, okurun daha geniş bir bakış açısı kazanmasını sağlamaktadır. Hayton’un sözlerinin üzerinde yapılan uzun analizler notlar vasıtasıyla okura ulaştırılırken, her bir dipnottaki zengin kaynak terkibi eserin hazırlanmasındaki emeği gözler önüne sermektedir. Bu sayede eserin kaynak sıfatının üzerine katma değer eklendiği açıktır. Günümüzde tarihi bilginin güvenirliği söz konusu olduğunda hâkim yaklaşımın güven telkin etmekten ziyade sathi aşamada kaldığı düşünülürse, Özcan’ın ders niteliğindeki üslubunu benimsememek mümkün değildir.

Orta Çağ’ı Batılılar için karanlık yapanın aksine Türkler için karanlık yapan kaynakların azlığı mevzusudur. Bu yüzden eldeki Orta Çağ kaynaklarının dilimize kazandırılması önemlidir. Hayton’un eseri kaleme alındığı dönemde Avrupa’da yüksek ilgiye matuf olmuştur. Oysaki Türkçeye çevrilmesi çok zaman almıştır. Buradan Batılıların karanlığı tersine çevirme konusunda daha ilgili olduğu sonucuna ulaşmak mümkündür. Kendi tarihimizi Orta Çağ’ın karanlığından aydınlık çıkarırcasına tahlil etmek için Doğu ülkelerinin altın çağını iyi bilmek şart…


Yanıtla
6
0
Destekliyorum  1
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
08 Nisan 2022
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Struma'daki Bir Yolcuya Serenad
Avrupa’da Hitler ordularına teslim olmayan ülke kalmamış gibiydi. Bulgaristan’ın Mart 1941’de saf değiştirmesiyle ve Yunanistan’ın Nisan 1941’de teslimiyle, savaş, ülkemiz sınırlarına kadar dayanmıştı. Bundan kısa bir süre sonra Romanya’nın Constanta limanından Struma adlı bir geminin yolculuğu başladı (Aralık 1941). Yolcular, Hitler’den kaçarak Filistin’e gitmeye çalışan Yahudilerden oluşuyordu. Aşırı kalabalık olan gemi, eski olmasına ve sıkça arızalanmasına rağmen İstanbul’a varmayı başarmıştı. Beklenmedik misafirler, Filistin’e giriş için İstanbul’dan vize alıp gitmeyi planlıyordu. Olaylar, bekledikleri gibi gelişmedi. Vize alma talepleri kabul edilmediği gibi karaya çıkmalarına da izin verilmedi. İki ayı aşkın süre limanda bekletilen gemi, İngiltere ve Türkiye arasındaki müzakereler sonuç vermeyince, içindeki yolcu ve mürettebatla birlikte, 23 Şubat 1942’de Karadeniz’e doğru, sınırların 10 km kadar dışına çekildi. İddialara göre bir Sovyet denizaltısı tarafından hedef alınarak 24 Şubat sabahı batırıldı. Boğulma ve hipotermi sebebiyle -bir kişi (David Stoliar) haricinde- hayatta kalan olmadı.

"Yıllar sonra Frankfurt Savcılığı’nın görevlendirdiği bir Alman araştırmacı, gerçeği ortaya çıkardı. SC 213 numaralı Sovyet denizaltısı torpillemişti Struma’yı. Çünkü Stalin’in Karadeniz’deki her kimliği belirsiz gemiyi batırma talimatı varmış. Teğmen Dejnenko komutasındaki Sovyet denizaltısı da sabah Struma’yı görünce, birkaç telsiz sinyali göndermişti. Yanıt gelmeyince torpilleyip batırmıştı."

Livaneli, toplumu etkileyen olayları romanlarında işlemeyi seven bir yazar. Serenad’ı da yaşanmış bu tarihi Struma Olayı üzerine kurguluyor.

Ana kahramanları, İstanbul Üniversitesi çalışanı Maya Duran, 1939-1941 arası İstanbul'da akademisyenlik yapan ve yıllar sonra ABD’den Türkiye’ye ziyarete gelen Prof. Maximilian Wagner ve Nadia ile Serenad romanı bir milyonu aşan satış rakamlarına ulaştı. Sadece Türkiye'de değil, ABD gibi dünyanın pek çok ülkesinde okuyucuyla buluştu.

İyi Okumalar!
Yanıtla
7
0
Destekliyorum  1
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
07 Nisan 2022
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Benim Adım Kırmızı
Benim Adım Kırmızı, Orhan Pamuk’un en iyimser ve renkli romanım dediği romanı. Gerçekten de öyle olduğunu gösteriyor.

Bizi kitabın girişinde bir cinayet karşılıyor. Birinci tekil şahıs ile her şahsın kendi kendini konuşturduğu romanda, cinayetin en baştan belli olup ilerleyen zamanlarda çözülecek bir bilmeceye kapı açması, insanı kitabın içine çeken en büyük etken diyebilirim. 1590 yılında yaşanan 9 gün süren bir bilmeceler silsilesinin içine giriyoruz. Osmanlı nakkaşlarının, altın varakların, rahlelerin, fırçaların, eşlerin, kocaların ve ölümün, birbirine birer minyatür resminin parçaları gibi karışarak karşımızda oluşuna bakıyoruz.

Kitabın uzun çalışmalar sonucu ortaya çıkmış olduğu, tüm sayfalara yedirilmiş olan 1590 yılındaki yaşamı gerçek gözlerle izleyişimizden belli oluyor. Sadece somut şeylere değil o yıllarda aşkın, şehvetin, sevginin nelere nasıl yansıdığını da hissedebiliyoruz. Fakat yazarın sivri noktalara yerleştirmiş olduğu şehevi yorumların bazen dikkati dağıtmak için yaptığını düşündüğümü de saklayamam.

Orhan Pamuk 4 yıllık ciddi bir çalışmayla; annesinin verdiği belgeleri ve 15 yıl hevesle yaşadığı ressamlık aşkını bir araya getirerek, bu ince ince nakşedilmiş eseri bizlere sunuyor. Uzun çalışmaların kitaba yansımasını hem gündelik yaşamda hem de insanların bakış açılarında hissedebiliyoruz. Yazar tarihi bir romanı bizlere her karakterin gözünden anlatmanın zorluğunu gösterdikten sonra, bunu başarmış olabilmesinin hünerliliğini de takdir etmek gerekiyor.

Tarihin, sanatın, aşkın, ölümün iç içe olduğun bir roman. Kendinizi bir minyatür meclisinin detaylarına bakarken hissedebilir ve uzun soluklu bu romanda kendi iç düşüncelerinizi de görebilirsiniz.
Yanıtla
6
1
Destekliyorum  1
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
06 Nisan 2022
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Liberalizmde İslam'a Yer Var mı?
Temelleri 17. yüzyılda atılan liberalizm, Locke’un öncülüğünde ve Hume, Smith, Bentham gibi düşünürlerin katkılarıyla büyüyerek günümüzün etkin siyasal sistemlerinden biri olarak varlığını sürdürmekte. Bireyselliğin, özgürlüğün, insan haklarının, kuvvetler ayrılığının, serbest piyasa ekonomisinin, doğal düzenin, minimal devletin temel varsayım olarak öne çıkarıldığı liberalizm düşüncesi, güncel sorunlar ya da gelişmeler karşısında önemli tartışmalara konu olmaktadır. Aslında bu tartışmalar, bugünün değil, yıllara dayalı bir uygulama geçmişinin ürünü.

“Liberalizmde İslam” bu tartışmalardan ayrı düşünülemeyecek bir eser. Yazar Joseph Andoni Massad, Filistin asıllı Hristiyan bir ailenin çocuğu, ABD Columbia Üniversitesi öğretim üyelerinden. Liberalizmin, İslam’ı, kendisinden başka bir şey olarak gösterme gayretine karşılık olarak İslam’ın, liberalizmden ayrı bir yerde olmadığını, “gerek liberalizmin gerek Avrupa’nın iddia ettiği kimliklerin ortaya çıkmasını sağlayan koşullardan biri” olduğunu savunuyor.

Dünyaya hakim olmaya çalışan her düşünce akımı gibi liberalizmin de kendine özgü şablonları var ve bunların, “öteki” olarak nitelendirdiklerine uygulanmasını ve kendi tasavvuruna göre bir dünya inşa edilmesini istiyor. Antropoloji Profesörü Talal Asad’ın ifadesine göre, bu konunun İslam’a bakan yönü, İslam geleneğinin, liberal Protestan Hristiyanlık imajına göre yeniden oluşturulmasını hedefliyor. Yazar Massad ise bu noktada, liberal düşüncenin, İslam dünyasını dönüştürme adına “kendi değer sistemlerinin ve politik ve sosyal modellerinin propagandasını Müslümanlara nasıl yaptıklarını” uzun uzun irdeliyor, tahlil ediyor.

Kapsamında İslam’ın demokrasiye bakışı, Müslümanların demokratikleşme sürecinde yaşadıkları, kadın cinsiyeti, kadın hakları, cinsellik, eşcinsellik, semitizm gibi güncel ve hassas başlıklar yer alıyor. Çifte standartlı bakış açıları, doğru bilinen yanlışlar ve dayatmalar, tüm çıplaklığıyla ortaya seriliyor. Yazar, ABD’de yaşamasına ve muhtemel sert tepkilere rağmen “akademisyen özgüveniyle” fikirlerini cesur şekilde ifade etmekten kaçınmamış görünüyor. Fikirlerinde Edward Said’den izlere de rastlanıyor.

“(…) ABD, Hungtington’ın ‘medeniyetler çatışması’ fikrinden vazgeçmeye ve tek olan İslam’ı çoğaltma projesini benimsemeye başladı. Aslında bu, ‘tek İslam’ meselesini, Hungtington ve kültür bilimci selefleri gündeme getirmişti, bir taraftan da Hristiyanlığı tekil olarak görmeye devam ediyorlardı. İslam’ın bu şekilde çoğullaştırılması, ABD’nin yeni bir ‘İslam’ı desteklemesine olanak sağlıyordu. Bu da ABD’nin emperyalist tasarımlarına daha uyumlu liberal bir İslam biçimiydi. Aynı zamanda Batılı liberal vatandaşlıkla beraber, din ve dini öznellikler konularında modern Batı fikirlerine de yakınlaşmış olacaktı. Bu şekilde demokrasi söylemiyle uyumsuzluk giderilmiş olacaktı ve aynı zamanda ABD’nin ‘öteki İslam’a karşı savaş açmasına imkân sağlanmış olacaktı. Zaten bu öteki İslam da Batılı (neo)liberal düzene direnmeye devam ediyordu. Bu amaçla ABD, yeni bin yılın başlamasıyla yeni bir projeyi hayata geçirdi. Amaç, 11 Eylül saldırılarının gölgesinde İslam kültürünün reformuydu (…)” (s. 81)

“Liberalizmde İslam” bir önsöz mahiyetinde. Daha sonra yazılacak bir eserin girişi aslında. Akademik seviyede hazırlanmış, ciddi emek verilmiş bir çalışma. Dipnotları, atıfları ve kaynakları bakımından çok zengin. Zaman ayrılarak ve tefekkür edilerek okunması gereken bu kitabın, siyaset bilimine, liberalizme ve bunların İslam'la etkileşimi konularına ilgi duyanlar için yeni pencereler açacağı muhakkak.

Yazarın, kitabın ilk basıldığı dönemde davet edildiği Abu Dabi’de yaptığı konuşma (2015) için bkz.: https://bit.ly/3ubbLJt (Islam and the Choice of Liberalism)
Kapadokya Üniversitesi’nden Prof. Dr. Cemil Aydın ile yaptığı bir başka söyleşi (2021) için bkz.: https://bit.ly/35H1QSh

İyi Okumalar!
Yanıtla
6
0
Destekliyorum 
Bildir
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
05 Nisan 2022
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Acının ve Sabrın Mezhebi Şia
Bir Batılı düşünürden bir mezhebi okumak ve hatta Şiiliği tanımaya çalışmak benim için farklı bir deneyim oldu. Heinz Halm, İslam ve Sami halkı konularında çalışmalar yapmış, Şia konusunda özel bir uzmanlığa sahip bir yazar ve düşünür.

Doğrusu Şia ile ilgili ilk kitabımı bir Batılıdan okuyacağımı hiç düşünmemiştim.

Yazarın bu kitabı, Şia ile ilgili oldukça temel düzeyde bilgiler içeren bir eser. Kitap, İran tarihinden veya siyasetinden bahsetmiyor aslında, daha çok geleneksel Şia'nın düşünce yapısı anlatılıyor.

Beş bölümden oluşan kitabın birinci bölümü, Ali ibn Ebi Talib ile başlıyor ve süreç on iki imamla devam ediyor. Lakin, bu bölümdeki anlatımlar bence yeterince içerikli olmadığı gibi yüzeysel kalıyor. Şia'nın zincirle dövme ve yas törenlerini içeren ikinci bölümün de ise, ritüellerin çıkış felsefesi anlatılırken bir Şii devleti olan Safevilerin siyasi süreçteki geleneksel etkileri irdeleniyor. Üçüncü bölümde, Mollalar İslam'ında içtihat konusu işlenirken mollaların gücünün temelleri sergileniyor. Dördüncü bölümde, devrimci Şia ve İran devriminin kısa bir hikayesi anlatılıyor. Beşinci bolüm de ise İran dışındaki Şiiler 'in kısa bir tanıtımı yapılıyor.

Yazar, "Şia kendi içinde devrimci değildir"(s.79) derken bir anlamda İran devriminin geleneksel Şia'nın modern bir yorumu olduğunu dile getirir ve Şii devrim ideolojisinde de, solcu entelektüel Âl-i Ahmet'in ve sosyolog Ali Şeriati'nin oldukça etkili olduğunu belirtir. ( s.81)

"Asırlar boyunca acı ve sabır idealini önemseyen ve ayaklanıp isyan etmeden sessizce sabreden Şiiliği tanıma adına başlangıç sayılacak bir kitap.
Yanıtla
2
0
Destekliyorum 
Bildir
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
05 Nisan 2022
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Yakın dönem İran'ın siyasi ve kültürel hayatının ağır eleştirisi...
Kitabın ana hatta neredeyse tek karakteri olan Hacı Ağa, İran siyasetinin her dönemine ayak uydurmuş, babasından miras kalan bu yeteneği sayesinde de her dönem kendine iyi bir yer edinip parasına para katmış, aşırı cimri bir insan. 90 yaşlarında ve çeşitli hastalıkları olmasına rağmen sürekli siyasetinde içinde olan ve evinin bahçesindeki makamında sürekli insanlarla görüşüp siyasi ve ticari ilişkilerini sürdüren birisi.

Diktatörlük zamanı diktatör yanlısı, demokrasi zamanı demokrasi yanlısı gibi görünüp her devirde zenginleşmeye devam eden bir insan.

Yazar kitabında Hacı Ağa özelinde İran'ın 1900-1940'lı yıllardaki yönetimini, siyasetini, dini yaşamını, yabancı ülkelerle olan ilişkilerini çok ağır bir dille eleştiriyor. Kitabın büyük bir kısmında Hacı Ağa'nın her dönem nasıl ayakta kalıp kendini her kesime iyi bir insanmış gibi kabul ettirdiğini ve bunun içinde özellikle dini duygularla nasıl oynadığını anlatıyor.

Kitabın sonlarına doğru yazar muhalif bir şair olan Münadilhak'ın ağzından Hacı Ağa ve benzerlerinin gerçek yüzünü çok ağır bir dille haykırıyor. Kitabın son bölümünde ise, Hacı Ağa'nın ağzından bir mollaya kurdukları düzenin her daim devam etmesi için yapılması gerekenleri çok açık bir dille aktarıyor.

Kitap, Aziz Nesin'in Zübük romanının İran versiyonu gibi adeta.

Yazar, 50. sayfada yalan dolan ile para kazanan insanların vicdanlarını rahatlatmak için dini nasıl kullandıklarını; "Böylece kendisine Hac vacip oldu, Mekke'ye bir sefer yaptı, gidip parasını helalledi." cümlesiyle çok güzel anlatırken romanın da ana fikrini vermiş oluyor.

Sabahattin Ali'nin Değirmen isimli öyküsünde "Bizim en büyük maharetimiz nefsimizden beraat kararı almaktır." cümlesinde anlatıldığı gibi Hacı Ağa da nefsini bu şekilde rahatlatmış oluyor.

"Dilin her yana dönebilen bir et parçası olduğunu düşünürdü." (s.62)
Yanıtla
1
0
Destekliyorum 
Bildir
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
04 Nisan 2022
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Alışkanlıkların Esiri Olmamak...
Her şeyden önce kapak ve sayfa tasarımı, kâğıt kalitesi, kusursuz bir dizgi ile kitap dikkat çekiyor.

Davranış Bilimlerini, genel bir bilimsel disiplin kabul edersek; sanırım en geniş araştırma konusu “Alışkanlıklar” olacaktır. Alışkanlıkları da edinilmesi ve vazgeçilmesi gerekenler diye iki kategoriye ayırabiliriz.

Kitabın yazarı, başından geçen tatsız bir olaydan sonra keşfettiği yeteneklerine odaklanarak, alışkanlıklar konusunda, ileri düzeyde gözlemler/deneyler/ istatistikler yapmış ve sonuçlarını kitabında, belirli ve açık yöntemlerle okuruna sunmuş.

Atomik (en küçük ölçekte) edinilen ve hayatın akışını olumsuz etkileyen alışkanlıklar; eğer terk edilemezse adeta bir yaşam tarzına dönüştüğünü, mutsuzluk/tedirginlik katsayımızı artırdığını, sağlığımızı olumsuz etkilediğini hepimiz bilmekteyiz.

Kitapta (Görünür kılın-Cazip kılın-Kolaylaştırın-Tatmin edici kılın) şeklinde dört yasa önerisinden sonra, alışkanlıkları terk etme yöntemleri için ileri taktikler sunuyor. Daha detaylı bilgi edinmek isteyenlere ek öneriler ve kendi web sitesinde daha geniş bilgiler olduğu belirtiliyor. Her hayırlı/faydalı/olumlu iş için önerilen; “sabırlı, kararlı, sürekli, azimli, cesaretli, yöntemli olun” vb. uyarılar, kitabın her alanında, farklı biçimlerde vurgulanıyor.

Zararlı alışkanlık deyince, toplumun genelini göz önüne getirdiğimizde önce zihnimizde; sigara ve alkol kullanımı, düzensiz beslenme gelir. Oysaki bunların yanında, en az onlar kadar sarsıcı alışkanlıklar da yaygınlaşmış durumda. İnternet ve sosyal medya bağımlılığı, doğayı kirletme, başkalarına zarar verme, zaman öldürme gibi, mutluluk ve anlam arayışımızı engelleyen nice otomatikleşmiş alışkanlıklar edinebiliyoruz. Gündelik yaşamımız; “Azı karar, çoğu zarar” diyebileceğimiz alışkanlıklarla kuşatılmış durumda. Sigara alışkanlığının zararını bizzat yaşayarak öğrenmiş birçok insan genelde şundan yakınır: “Bırakıyorum ama devam ettiremiyorum, kararsızım, zihnimden silemiyorum” gibi kendince haklı gerekçeler üretirler.

Demek ki, nasıl ve nereden başlayacağını bilmek, devam ettirmek, yöntem tercihi çok önemlidir. Bundan dolayıdır ki; “Başlamak bitirmenin yarısıdır” atasözüne hak veririz. Sorunları bütün olarak gördüğümüzde, gözümüzde büyür ve yılgınlık verir. Zamana yayarak ve parçalara ayırarak, yaşamımızdan izole etmek, daha kalıcı ve makul bir yöntem olacaktır.

Yazar James Clear; tüm uyarı ve önerilerine kitabında tablo, grafik ve diğer görsellerle daha anlaşılır ve uygulanabilir nitelik kazandırmış. Her bölümün sonuna özet eklemesi de anlama kabiliyetimize katkı sağlamış.

Tüm alışkanlıklarımızın, yaşamımızı kolaylaştıran, verimli kılan bir nitelik kazanması dileğiyle, iyi okumalar dilerim.


Yanıtla
345
18
Destekliyorum  56
Bildir
Yanıtları Göster
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
29 Mart 2022
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
“Bu Ülke”nin Hâli Pürmelali
Eser, Türkiye’nin -“Bu Ülke”nin- 1839 Tanzimat Fermanı ile başlayan Batılılaşma serüvenini tüm çıplaklığı ve çarpıklığı ile ele almakta; ayrıca sürece göz ardı edilemeyecek eleştiriler yöneltmektedir. Eserin kıymetini anlayabilmek için Cemil Meriç’in münekkit yönüne ışık tutmak gerekmektedir. Meriç’e göre eleştiride hakikat tüm çıplaklığı ile ortaya konulmalıdır. Bu noktada Dücane Cündioğlu’nun Cemil Meriç’in eleştiri anlayışı bağlamında yaptığı benzetmeyi hatırlatmadan geçemeyeceğim: “İnsandan bahsedeceğiz, Platon’un insanından. Ama Diyojen gibi. Bilirsiniz tabii, Platon ‘İnsan iki ayak üstünde duran tüysüz bir hayvandır.’ demiş. Diyojen hindiyi bağırta bağırta yolduktan sonra Atina meydanlarında ‘İşte Platon’un insanı!’ diye halka teşhir etmiş.” (Dücane Cündioğlu, Bir Mabed Savaşçısı Cemil Meriç, Etkileşim Yayınları, 2007, İstanbul, s. 68)

İşte Cemil Meriç de Diyojen gibi Batılılaşma serüvenimizin tüm gerçekliğini çelişki ve farklı değerlendirmeleriyle ortaya koymuştur. Bir bakıma eser Batılılaşma serüvenimizin muhasebesi niteliğindedir. Yazar adeta “İğneyi kendine çuvaldızı başkasına batır” hassasiyetiyle konuya yaklaşmıştır. Tabii ki Batılılaşma meselesi bugün bile herkesin üzerinde görüş birliğinde olduğu bir husus değildir. Serdedilen düşüncelere katılmasak da bunları görmemezlikten gelemeyiz. Esasında münekkidin işlevi de bu noktada tebarüz etmektedir: Konulara farklı açılardan bakabilmek, bunları değerlendirebilmek ve terkibe, senteze varabilmek. Cemil Meriç bunu orijinal üslubuyla bihakkın yerine getirmiştir. Ancak eserde Cemil Meriç, oğlu Mahmut Ali Meriç’in deyimiyle “yalnız”, “tedirgin” ve “küstah” şekillerde karşımıza çıkabilmektedir. Yazılanların hakikat boyutu inkâr edilememekle birlikte dehalara özgü farklı hususiyetlerin olduğunu unutmamak gerekir.

Meriç, ülke gündemini yıllardır ve hâlâ meşgul eden konulardaki mitleri, algıları keskin üslubu ile kırabilmiş ve konunun nasıl ele alınması gerektiğiyle ilgili sağlıklı, sorgulamalara açık fikirlerini eserde belirtmiştir.

Cemil Meriç’in kendine has keskin ve akıcı üslubu dikkat çekicidir. Anlamak ve metne nüfuz edebilmek için kavramların bilinmesi, konuya tam odaklanılması ve bunun için temel kavramların, sosyokültürel yapının bilinmesi gerekir. Bu bağlamda Cemil Meriç’in entelektüel biyografisine ve eserin sonunda kavram ve kişiler lügatine yer verilmesi son derece isabetli olmuştur. Bunlara ilaveten eserin bir roman gibi değil, sindire sindire okunması gerektiğinin altını çizmeliyiz.

Eser, Doğu ve Batı düşüncesinin temel eserlerini değerlendirerek okurları son derece zengin bir okuma dünyasına sevk etmektedir.

Eser; “Bu Ülke”yi -Türkiye’yi- tanımak, kendini ve doğru olarak sunulan verileri, düşünceleri sorgulamak isteyen herkesin okuması ve faydalanması gereken bir yapıttır. Cemil Meriç, Doğu ve Batı düşüncesine hâkimiyetiyle özgün terkip ve değerlendirmelere ulaşması bakımından okunmayı fazlasıyla hak etmektedir.
Yanıtla
30
4
Destekliyorum  9
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
28 Mart 2022
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Willie Thompson - İnsanlık Tarihinin Dönüştürücü Güçleri
Thompson büyük dönüşümlerin genel çerçevesi dahilinde tarihin nasıl ve neden belirli bir doğrultuda ilerleyip diğer olasılıkları devre dışı bıraktığını tartışıyor, Marx'ın tarihsel materyalizminin insanlık tarihini incelemek için en uygun yaklaşım olduğunu söyleyerek yöntemini açıklıyor. Karamsar değil ama geleceğe dair umudunu dile getirmekte gönülsüz olduğunu söyleyebiliriz. Bu metni okuduktan sonra Steven Pinker'ın Doğamızın İyilik Melekleri'nde öne sürdüğü optimist savları tekrar değerlendirmek gerekiyor açıkçası, özellikle Rusya'yla Ukrayna'nın savaşını düşününce. Pinker cephe savaşlarının artık kolay kolay çıkmayacağını söylüyor ama Thompson'ın belirttiği gibi 1960'larda nükleer silahları ateşlemeyi reddeden düşük rütbeli bir iki subayın emirlere itaatsizliklerini düşünürsek küresel felaketin bir adım, hatta verilen emirlere uyacak bir asker kadar uzakta olduğunu görürüz, ayrıca sömürü sadece biçim değiştirdiği için pamuk tarlalarındaki kölelerin beyaz yakalılara dönüştüğünü söylemeye gerek yok. Thompson Voltaire'den alıntı yaparak dünyanın cinayetler ve felaketler tablosundan ibaret olmayabileceğini söylese de direniş cılız, kazanım yetersiz ve tarihsel kayıtlar zaferleri de içermesine rağmen genelde pek parlak değil. Metinde her bir bölüm insanlığın yaşam pratiklerinin nasıl dönüştüğünü belli konular etrafında irdeliyor, daha sonra kronolojik bir düzenle konular açımlanıyor ve detaylandırılıyor, örneğin "İş" başlığı altında tarımsal üretimin ilk kez tesis edilmesinden itibaren insanlık tarihinin çeşitli biçimleriyle zorunlu emeğin tarihine dönüştüğüne değiniliyor, Thompson'ın sıklıkla alıntı yaptığı Michael Mann'ın kavramı olan "zorunlu işbirliği"nin nedenleri ve geçen zamanla birlikte kölelik, serflik ve ücretli emeğin ortaya çıkışının temelleri inceleniyor. Cinsellik hem iş hem de iktidarla ilgili olduğu için bu iki gücün biçimlediği anlamlarıyla ele alınıyor, kadın düşmanlığının ve erkek egemen dünyanın kadının emeğini nasıl sömürdüğünün hikâyesi binlerce yıldır hız kesmeden yazılıyor ne yazık ki. İktidar meselesinde şu alıntı yazarın niyetinin özeti: "Metin, iktidar ilişkilerine dair en mühim hususun, toplumun farklı düzeylerinde ve tarihin farklı dönemlerindeki seçkin grupların, günümüze kadar var olan hemen hemen tüm tarihsel toplumların asli unsuru olan temel üreticilerin ürünlerinin görece az veya çok bir kısmını zorla ele geçirmek için kullandığı yöntemler olduğu önermesinden hareket etmektedir. Çekirdek aile içerisindeki ilişkilerden, farklı karmaşıklık düzeyine sahip örgütlere kadar, iktidarın elbette başka boyutları da vardır." (s. 25) Bu bağlamda uygarlığın "ilerlemesinin" oldukça göreceli bir anlam içerdiği söylenebilir, onaylama ve olumlama bu kavrama içkinmiş gibi gelse de ilerlemenin bedeli genellikle ağırdır, uygarlık acı çeken insanların omuzlarında yükselmiştir denebilir.

Thompson ilk bölümde evreni, canlıları ve bilinci incelerken insanın soyut düşünme yeteneğinin ve başarıyla kurduğu sosyal ağların doğayı kontrol altına almada en başat etkenler olduğunu söylüyor. Bilince sahip olmanın götürüsünü düşündüğümüzde insanın varlığını sürdürmesi için başka bir yol bulamaması anlaşılabilir. Bilinç gerçekten de çok pahalıdır. Dil yeteneği başta olmak üzere kendini geliştirecek araçlar da bulmuştur, aslında kişilik algısından bilişsel savunma mekanizmalarına dek pek çok ögenin bilinci beslediğini söyleyebiliriz. İşbirliğine geliyoruz böylece, pişirilen ürünlerin daha kolay depolanabildiğini ve verdiği enerjinin arttığını keşfeden insan pişirilecek daha çok yiyeceği elde etmenin yolunun grup çalışması olduğunu da anlar, böylece ilk klanlar ortaya çıkar ve erginlik ayinlerinin eleyiciliğiyle klanlara sadece güçlü olanlar alınır. Yerleşik hayat, servet ve toplumsal farklılaşma için zemin hazırdır artık, James C. Scott'ın Tahıla Karşı'sında belirttiği gibi yerleşik hayata bir anda geçilmemiş, avcı-toplayıcı gruplar göçebe yaşam tarzını sürdürürlerken de tarımla uğraşırlar ama insanlık tarihinde devrim yapanlar yaşamlarını tarımsal faaliyetlerle yönlendirip yerleşik hayata geçenlerdir artık, dünyanın farklı bölgelerinde hemen hemen aynı zamanlarda ortaya çıkan tarım belli bir sistemle sürdürüldükçe üretilen artı değer korunur, korunması için ayrı iş kolları türer, ele geçirilmesi için de iş kolları türer, en önemlisi kadınlar da tarımla birlikte üretimde rol almaya başlarlar. Köylü kadınlar aristokrat kadınların gördüğü kadar sert muamele görmüyorlardı örneğin, ağır bedensel işleri başardıkları için üretim bağlamında daha değerliydiler ama kadınlar genel olarak toplumsal cinsiyet ilişkileri bağlamında dezavantajlıydı.

İyi avcılardan oluşan meritokrasiyi engellemek için eşitlikçi fikirlerin hızla ortaya çıktığına dair görüşler olsa da eşitliğin tahakküm karşısında direnemediğini anlıyoruz, bazı klanlar üstünlük iddiasıyla diğer klanlardan ayrılarak "iyiliğe iyilik" düsturunu benimsedi, haracını zamanında ödeyenler öldürülmüyordu. Şehirleşmeyle birlikte imtiyazlı olanların konumu meşruiyetini güçlendirdi, mülkiyet normalleşti, yazıyla birlikte okuma yazma bilenler gücü daha iyi kavradılar. Tabii teknik gelişmeler de aynı imtiyazlılara hizmet etti, yontulan taşlardan tunca geçiş askerî üstünlüğe yol açtı, tunçtan sonra demirin işlenmesi imparatorlukların ortaya çıkmasında en önemli olaylardan biri oldu. İlginçtir, "karanlık çağ" denen dönemden birkaç yüzyıl sonra tanrısal monarşiler çoğaldı, daha önce görülmemiş bir zorbalık peyda oldu ve kadın düşmanlığı eşzamanlı olarak arttı, kısa sürede büyük bir "ilerleme". Kast sistemi, onur ve utanç kavramlarının etkilediği toplumsal yaşam bu dönemde ortaya çıktı, sömürünün sistemleşmesi de yine bu dönemin ürünü. Sonradan çokça biçim değiştirecek olsa da süreğen ihlalin temellerini bugünden görmek mümkün, Thompson köleliğin ilk yazılı metinlerin ortaya çıkmasından çok önce var olduğunu belirtiyor, Roma İmparatorluğu'ndaki köleliğe değindikten sonra serfliğe geçişi ve değişen dünyanın emeğe yaklaşımını değerlendiriyor, günümüzdeki ücretli işçiliğin kazanımları için ne büyük mücadeleler verildiğini anlatıyor. Son bölümde geleceğimize dair sunduğu mütevazı değerlendirmede Elizabeth Ermarth'tan ödünç aldığı tanımla "aşırı nüfuslu, suyu yetersiz, ölümcül bir şekilde ısınan bir gezegen" için yapılabileceklere değiniyor. Küresel ısınmanın durdurulması için yapılması gerekenler belli, kaynakların tek bir toplumsal kutupta toplanmasını engellemek ve kadınlarla erkeklerin eşitliğini sağlamak için yapılması gerekenler de belli, önemli olan bunlar yapılabilecek mi? Kapitalizm en iyi senaryo olduğuna dair verdiği güveni istatistiklere göre yediremiyor artık, dünyada her gün daha fazla insan değişim istiyor. Hakkın alınacak bir şey olduğu tam olarak anlaşıldığı zaman değişimi, devrimi göreceğiz sanırım, Thompson seyrin pek de olumlu olmadığını söylese de umudunu koruyor.
Yanıtla
5
3
Destekliyorum  1
Bildir
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
25 Mart 2022
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
TOLSTOY
Prof. Andrei Zorin, bu eserinde tarihin büyük isimlerinden olan Tolstoy'u yakından tanımamıza yardımcı oluyor. Tolstoy biyografisi olan bu kitap dört bölümden oluşuyor. Küçük yaşta kaybettiği ailesinden başlayarak takıntısı haline gelen ölüme kadarki yolculuğu anlatılıyor. Tabii dönemin şartları, önemli olayları, eserleri ve en önemlisi eşi Sofya ile olan ilişkisi kendi yazdığı günlükler aracılığı ile bizlere aktarılıyor. Ayrıca devrin yazarları ile olan görüşmeleri ve yazışmalarına da değiniliyor. Benim için kitabın en güzel yanı Sofya ve Tolstoy’un günlüklerinden bölümler içermesi oldu. Tolstoy’un kendi dilinden hayatını anlatması bazı şeyleri (özellikle ailesini) daha net anlamamı sağladı.

Birçoğumuz Tolstoy’un büyük küçük çoğu eserinden haberdarız, okuyoruz. Bu eserlerin yazılış sürecini ve gerçek hayatla bağlantısını anlamanın Tolstoy’u anlamak için önemli olduğunu düşünüyorum. Özellikle otobiyografik üçlemesi olan Çocukluk, İlkgençlik ve Gençlik eserleri hayatından ayrıntılarla, psikolojik zorluklarla doludur. Savaş ve Barış, Anna Karenina gibi büyük romanlarında da kullandığı isimlerden olaylara varıncaya kadar arka planı biraz olsun okumak benim için etkileyiciydi. Eşi Sofya ve kardeşi Tatyana‘nın romanlara etkisi ise bu eseri okuduktan sonra daha iyi anlaşılacaktır. Yine tanrı inancını ve egemen kilisenin dogmalarını reddedişini, toplumu harekete geçirmesi sebebiyle bilmek gerekiyor. Rusya’ya bakacak olursak, özellikle son büyük romanı Diriliş’te serflik temeli üzerine kurulmuş olduğunu, sadece soyluların toprak sahibi olabildiğini, köylülerin üzerinde sınırsız güce sahip olduklarını görüyoruz. Yazarın tüm bu tespitlerini okuduktan sonra açıkçası, bu çalışma beni hem Tolstoy hem de Rusya hakkında daha fazla araştırma yapmaya sevk etti.

Son olarak yazar, Tolstoy’un başarısız bir öğrencilikten mülkü harcanmış toprak sahibine, düşük rütbeli subaylıktan yazarlığa geçişini kısaca özetleyip resimlerle desteklemiştir. Sizler de Tolstoy hakkında daha fazla bilgi edinmek istiyorsanız, 2020 yılı Rusya hakkında yazılmış en iyi kitaba verilen Puşkin Ödülü’nün finalistleri arasında bulunan bu kitabı okuyabilirsiniz.

Herkese iyi okumalar.
Yanıtla
4
0
Destekliyorum 
Bildir