Onaylı Yorumlar

Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
22 Şubat 2022
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
İnsanların on üç bin yıllık kısa tarihinin oldukça uzun ve detaylı anlatımı...
Yazar kitabında insanlığın son buzul çağından sonraki yaklaşık 13 bin yıllık dönemdeki gelişmesini farklı birçok açıdan ele alarak dünyanın hangi bölgelerinin hangi koşullar altında geliştiğini bilimsel verilerle açıklamaya çalışıyor.

Kitabın ilk bölümlerinde yazar, dünyada insanların ilk var oldukları dönemden yerleşik düzene geçmeye başladıkları döneme kadar olan kısmı özetliyor ve daha sonra yiyecek üretiminin ve dolayısıyla yerleşik düzenin başladığı dönemlerden başlayıp, Dünya üzerindeki farklı bölgelerde yaşayan insanların birbirinden oldukça bağımsız olarak nasıl geliştiğini anlatıyor. Yerleşik düzen, tarım ve hayvancılık gibi insanların gelişimini doğrudan etkileyen alanlarda farklı kıtalardaki farklı toplulukların gelişimlerini kıyaslayıp, bunlar arasındaki ilerleme hızlarının neden farklı olduğunu bilimsel kanıtlarla açıklamaya çalışıyor.

İnsanların kıtalar arası yolculuklar yapmaya başlaması ile ortaya çıkan egemenlik savaşlarına etki eden icatlar, tarımsal üretim kapasiteleri ve mikroplar gibi etkenlerin doğurduğu sonuçlardan bahsediyor. Yazının bulunmasının ve dolayısıyla topluluklar arasında bilgi ve teknoloji paylaşımının kolaylaşmasının etkilerini ortaya koyuyor.

İnsanlığın ilerlemesine ve nüfusun artmasına bağlı olarak küçük topluluklardan büyük devletlere geçiş dönemlerini; iklim, bilim, coğrafya, din ve farklı yönetim sistemlerinin bu geçişlerdeki rollerini anlatıyor.

Yazarın kitabı hazırlarken ne kadar çok çalıştığını ve oldukça detaylı araştırmalar yaptığını kitapta verdiği örneklerden, araştırma sonuçlarından ve sayısal bilgilerden anlıyorsunuz. Gerçekten üzerinde çok emek vermiş olduğunu ve insanların yerleşik hayata geçişten günümüze kadar ki hikayesini çok kapsamlı bir şekilde okuyucuya aktarabildiğini görüyorsunuz.

Konusu ve yazarın detaylı anlatım tarzı nedeniyle kitabı okuması biraz zor olsa da okudukça hem geçmişi hem de günümüzü anlamak adına çok şey kazanıyorsunuz.

"Önceleri yeryüzündeki bütün insan toplulukları yabani hayvan ve bitkilerle geçiniyorlardı. Peki durup dururken ne diye bu topluluklardan biri yiyecek üretimine geçti? Bunun bir nedeni olmalı, peki niçin Bereketli Hilal adı verilen Akdeniz yerleşim yerlerindeki insanlar MÖ yaklaşık 8500 yılında geçti de iklim ve yapı bakımından benzerlik taşıyan Güneybatı Avrupa'nın Akdeniz kıyısındakiler 3000 yıl sonra geçti...." (s.115)
Yanıtla
23
7
Destekliyorum  4
Bildir
Hezarfen
Hezarfen
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
17 Şubat 2022
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
İran Tarihi
Dünyanın önemli kavşak noktaları vardır. Bu kavşak noktaları kültür ve medeniyetin önemli geçiş yolları üzerindedir. Esasında dünya haritasına bakıldığında en köklü medeniyetlerin bazılarının bu kadim coğrafyalarda kurulduğu görülür. İnsanlık tarihi ele alınacağı zaman illaki ayrı başlık altında değerlendirilmesi gereken bu bölgelerin tarihi, insanlığın geçmişinde önemli bir kalemdir. İran da geçmişten günümüze ehemmiyetli bir coğrafya olup tarihçiler nazarında her türlü ilgiyi hak edecek kadar önemlidir.

İran tarihi üzerine günümüze gelinceye kadar birçok eser kaleme alınmıştır. Birden fazla medeniyete, etnik yapıya ve kültüre mekân olan bir coğrafyaya olan bu ilgi gayet normaldir. Rus akademisi, Rus devletinin güneye olan yayılımına bağlı olarak Doğu’nun bu kadim memleketini tarih disiplini manasında deşifre etmeye çalışmıştır. Bu amaçla Rus akademisyenler İran tarihini derli toplu ele alarak lisans düzeyinde öğretim veren kurumların ihtiyaç duyacağı bahsedeceğimiz ders kitabını ortaya çıkarmıştır.

Eser esasında bir ders kitabı olarak tasarlanmış olsa da zengin içeriğiyle genel okur kitlesinin de ilgisini çekmeye matuftur. İran’da kurulan her bir medeniyet üzerine ciltlerce kitap yazıldığı düşünülürse; bilginin tam yekunundan ziyade zenginleştirilmiş bir özetine ulaşmak günümüz insanının tercihleri arasındadır. Bu açıdan Rus ilim adamları önemli bir coğrafyayı ülkelerinde daha bilinir kılma amacını taşımaktadırlar.

Eser altı Rus bilim adamının (birinin muhtemel etnik kökeni Rus değil) ortak bir çalışması olup, her bir bilim adamı genel olarak Doğu, özel olarak İran tarihine dair uzun süre dirsek çürütmüştür. İran’ın eski çağlardan başlayarak yirminci yüzyıla kadarki serüveni yazarların ihtisas alanları paralelinde yazıya dökülmüştür. Eser 32 bölüm halinde tasarlanmıştır. Eserin tanziminde kronolojik bir sıralama esas alınmış olup, ilgili bölümler de kendi içerisinde Antik Çağ, Orta Çağ, Yeni Çağ ve Yakın Çağ diye tasnif edilmiştir. Her çağ kısmının altında 32 bölüm medeniyetlerin, hanedanların ve önemli siyasi olayların ekseninde sınıflandırılmıştır.

Bölümlendirmede dikkat çeken hususlardan birisi de İran tarihinin 19. ve 20. yüzyıllarına dair kısmının diğer dönemlere nazaran sayfa bakımından ağırlıkta olmasıdır. Bu tarz akademik eserlerde bölümler arasında dengenin olması beklenirken, son dönemlere bu kadar yoğunlaşılmasının sebebi Rus kamuoyunun ilgisine, İran-Rus ilişkilerinin artmasına bağlanabileceği gibi eserin yazarlarının ideolojik ve politik açıdan doygun görüşlerinin son dönemlere dair olduğu fikrini de ortaya çıkarabilir. Ya da okur beklentisinin yazarların tarzında belirleyici unsur olabileceği akla gelebilir.

Aslında eserin zengin içeriğine bakılırsa, Rus akademisinin komşu ülkelerle ilgili önemli çalışmaları olduğu izlenimini edinmek mümkündür. Türkiye bazında düşünüldüğü takdirde ülkemizde benzer çalışmaların daha spesifik ve yetersiz kaldığı savunulabilir. Ama Rus bilim adamlarının başka bir medeniyetin tarihine bu denli vakıf olması Rusya’daki bilimsel anlayışın gelişmişlik düzeyi hakkında fikir verebilir. Bu sayede Avrupa’daki Oryantalist eğilimlerin Rusya’da karşılık bulduğu sonucuna ulaşılabilir. Zaten yazarların biyografilerinde geçen Rusya’da bulunan Doğu Bilimleri Enstitüsü bile Rus akademisinin Doğu’ya olan ilgisini kanıtlamaktadır.

Her tarih eseri yazarının ideolojik ve siyasi yönelimini az veya çok yansıtmaktadır. İran Tarihi eseri de mezkûr tespitten beri değildir. İran tarihinin İlk, Orta, Yeni Çağlardaki anlatısı göz ardı edilecek olursa özellikle son kısımlarında yazarların politik yaklaşımları eserde yer yer kendisini göstermektedir. Hatta eserin ilk bölümlerinde dahi Karl Marx’a ve Friedrich Engels’e ait görüşlerin konuyla az çok ilintili şekilde servis edilmesi bile yazarların dünya görüşünü kanıtlamaktadır. Sık sık Marksist terminolojinin önemli kelimeleri satırlar arasında zuhur eder. Üstelik bu yanlı tutum tarih yazınına da yansır ki çevirmen ara sıra devreye girerek dipnotlar vasıtasıyla okuru yönlendirme gereği duyar. Misal eserin yazarlarından İlya Pavloviç Petruşevkiy’in Türkçe yerine kullandığı Azerbaycanca tabiri çevirmenin dikkatinden kaçmaz ve tabirin yanlışlığına vurgu yapılır. Yine Akhunların etnik kökeninin bilinmediği bilgisine istinaden çevirmen haklı olarak Akhunların Türk olduklarını belirtir.

Yine sosyal sınıfların Marksizm’deki önemi malumdur. Yazarlar, siyasi tarihi sosyal sınıfların mücadelesi vurgusuna yer vererek servis ederler. Bu yüzden sosyal sınıfların ve halk tabakalarının reaksiyonları siyasi tarihin anlatısının baş köşesine oturur. Özellikle halk ve işçi tabakasındaki isyan hareketleri diğer eserlere nazaran çok iyi şekilde tahlil edilir. Tabii bu yazarların bakış açısını yansıtmakla beraber zımnen sunulan teorilere alternatif analizlerin olduğu bilinmektedir. Bu yönden eserin tek yönlü bakış açısından fazlasını yansıtması beklenti dahilindedir. Çünkü eserde tarafsızlığının hissedildiği kısımların okuru daha çok cezbettiği söylenebilir.

Tabii eserin ideolojik yönelimi bir tarafa bırakılırsa İran tarihinin önemli köşe taşları eksiksiz zengin bir anlatıyla satırlara yansır. İran tarihine damga vuran Ahamenişler, Selevkoslar, Partlar, Sasaniler, Araplar, Selçuklular, Moğollar, Safeviler medeniyet bağlamında zengin siyasi anlatıyla detaylandırılır. Adı geçen medeniyetlerin siyasi tarihi tüm yönleriyle anlatılırken, sosyo-kültürel, iktisadi hayatları gibi bilgiler ayrı başlıklar altında söz fazla uzatmadan verilir. Aslında bu bir eksiklik olarak algılansa da köklü bir medeniyet düşünüldüğünde kitabın çapını açacak bir bilgi yoğunluğunun oluşabileceğine binaen yazarların tavrı normaldir.

Yine eserin İran tarihini yirminci yüzyıla kadar ele almasına karşın kitabın yazıldığı tarih 1976’dır. Bu nedenle İran tarihinin 1976 yılından sonraki olaylarına değinilmez. İran tarihinin dönüm noktalarının bu tarihten sonra olduğu düşünülürse eserin güncellenme ihtiyacı ortaya çıkar. Özellikle İran’ın yaklaşık son elli yıllık sürecinin esere eklenmesinin eserin kıymetine kıymet katacağına şüphe yoktur.

Klasik çağlarda verilen bilgilerle birlikte özellikle Safevilerden sonra İran’ın yöneten hanedanların tarihi üzerinde durulur. Özellikle Afşar ve Kaçar gibi Türk soylu hanedanların yönetimindeki İran’ın önemli siyasi olayları detaylı bir anlatıyla sunulur. Tabii yirminci yüzyılda hız kazanan emperyalizm ekseninde bölgeyi ele geçirmeye çalışan ülkelerin siyasi entrikaları sayfalara çok iyi yansır. Özellikle birçok Orta Doğu devletinin yaşadığı bu sürecin ibret dolu hikayesi, sömürgeciliğin zalimane ve insafsız tutumuna ışık tutacak şekilde anlatılır. Tabii Ruslarla İngilizlerin benzer sömürgecilik faaliyetine rağmen hatta Çarlık Rusya’sına sömürgeci sıfatı verilmesine rağmen, eserde Sovyet Rusya’nın İran’a olan yaklaşımı sömürü tavrı olarak nitelendirilmez.

Eserin gayet iyi bir çevirisinin olduğunu söylemek gerekir. Eserin akademik hüviyetine halel getirmeyecek derecede anlaşılır ve yalın bir dille çevrilen eserin bu sayede okurun ufkunu açacağına şüphe yoktur. Özellikle yazarların bazen sıkıcı gelebilecek Marksist jargonu dahi çevirinin gücü sayesinde silikleşmektedir. Zira her daim Marksist tarih söyleminin sıkıcı anlatımının satırlara yansıdığını söylemek güçtür. Ama buna rağmen gözden kaçan yazım yanlışları azımsanmayacak kadar fazladır (Örneğin 19. yüzyıl anlatılırken başlıkta Sasaniler kelimesi kullanılmıştır). Tabii kitabın çapı düşünüldüğünde bu durumun göz ardı edilebilir. Yine eserde yerinde kullanılan resimlerin, kronoloji ve dizin kısmının eseri zenginleştirdiği bir gerçektir.

İran’la ilgili akademik camiamızın ürettiği kaynaklar kadar yabancı tarihçilerin yazdığı kaynaklarda kıymetlidir. Ülkemizdeki çeviri faaliyetleri bu yüzden mümkün mertebe artmalıdır. İran tarihine dair ülkemizde yazılan kaynakçanın bu sayede daha fazla zenginleşeceği malumdur. Her ne kadar eserde Türklerle İran’ın ilişkisine dair vurgular az olsa da Türkler için İran coğrafyası çok önemlidir. İran’da imparatorluk serencamına sahip Akhunlar, Selçuklular, Safeviler gibi devletler Türkler tarafından kurulmuştur. Yine bölgeyi uzun yıllar yöneten Kaçarlar ve Avşarlar gibi hanedanlar Türk soyludur. İran coğrafyasının ana insan kitlesinin büyük bir kısmını uzun süre Türkler oluşturur. Bütün bu bilgiler bile kitabın nazarımızda ne kadar kıymetli olduğunun kanıtı gibidir. Bir nevi İran tarihine hâkim olmak, Türk tarihine hâkim olmaktır. Bu yüzden eserin yüksek önemi haizdir.
Yanıtla
11
0
Destekliyorum  2
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
16 Şubat 2022
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Willie Thompson - İnsanlık Tarihinin Dönüştürücü Güçleri
Naçizane fikirlerimi sunmadan önce birkaç hatırlatma yapmayı (her zamanki gibi) faydalı buluyorum. Öncelikle kitabın içeriği hakkında yorum yapabilmenin çok ciddi bir “yeterlilik” gerektirdiği kanaatindeyim. Ayrıca kitap konu itibarıyla çok geniş olduğundan ve her bir bölümü ayrı ayrı incelemek okunabilirliği ciddi oranda düşüreceğinden yalnızca genel bir yorum yapmayı tercih ediyorum. Bunların haricinde mevzu bahis olan kitabın zaman, mekân ve uzmanlık skalası son derece geniş, içeriği ise doğası gereği kısa zaman aralıklarında revize edilmeye (s. 49) muhtaç; dolayısıyla az sonra okuyacağınız yorumları meraklı bir okurun (çoğunlukla) hatalı olabilecek bir denemesi olarak değerlendirmenizi rica ederim.

Willie Thompson 1939 yılında Edinburgh şehrinde doğmuş, Aberdeen Üniversitesinden 1962 yılında mezun olmuş ve kısa süre sonra Komünist Parti’ye katılmıştır. 1966-9 yılları arasında Strathclyde Üniversitesinde doktorasını tamamlamış ve daha sonrasında Teknoloji Okullarında dersler vermiştir. 2001 yılına gelindiğinde ise “çağdaş tarih profesörü” olarak emekli olmuş fakat misafir profesör statüsüyle ders vermeye devam etmiştir.

Kitap kabaca 17 bölümden oluşmakla birlikte son derece tematik ve kronolojik bir yapı arz ediyor. Elbette bu tematik yapı yer yer tekrarlamaları zorunlu kılmakta fakat okuyucu için bu durum konuyu daha iyi anlamasına yardımcı olmaktadır. Yukarıda da bahsedilmiş olduğu üzere, kitap; doğası gereği (genişliğinden ötürü) birçok olguyu ya da olayı es geçmek zorunda kalmıştır. Ancak şüphesiz ki bunu bir eksiklik olarak görmemek gerekir. Zira, kitabın başlangıcında temel problematiği işaret eden kavramlar açıklanmış (s. 19-26) daha sonrasında ise insanlığın evrendeki yerinden, evrimsel biyolojiye ve oradan da büyük (devrimsel) yenilikler yoluyla günümüze kadar getirilen bir insanlık tarihi anlatısı ile karşı karşıya olduğumuzu ifade edebilirim. Yazar, temel bileşeni “iş” olan “iktisadi faaliyeti” diğer her şeyin temeline koyar (s. 23). Bu nokta önemlidir çünkü kitabın genel içeriği bu teorik alt yapı ekseninde işlenmiştir. Bu tercihin yazarın Komünist Parti geçmişi ile alakalı olduğu kanaatindeyim çünkü hemen her bölümde benzer ifadeler görmek mümkündür. Elbette Komünizmin fikir babalarından olan K. Marx ile F. Engels’in (belki diğerlerinin de) ortaya koymuş olduğu “artı değer” kavramı, tarihe bakışı ciddi anlamda etkilemiştir. Kuşkusuz ki “artı değer” kavramı geçmişi anlamada son derece önemli bir yer tutar. Özellikle insanlığın ilk dönemlerinde; büyük siyasi, askeri ve ekonomik organizasyonların temelinde “ihtiyaç fazlası buğday” yattığını söylemek çok da yanlış olmayabilir. Tüm bunların haricinde kitap paleolitik, mezolitik ve neolitik dönem insanları hakkında okuyucuyu ciddi anlamda düşünmeye itiyor. Bununla da yetinmeyip “göçebelik” ve “tarım devrimi” hakkında (s. 60-3) önemli sorgulamalar yapıyor ki bu bölümlerden çok istifade ettiğimi belirtmem gerek. Yazar “gerekli şartlar sağlandıktan sonra gelişim kaçınılmaz” fikrini (s. 64) ileri sürerek, zaman zaman çokça kutsadığımız ve şaşkına döndüğümüz bazı gelişmelerin aslında sanıldığı kadar da sürpriz olmadığını ifade ediyor. Bu ifadede (ve genel olarak kitabın diğer bölümlerinde karşımıza çıkan) “gelişmişlik” meselesi tartışmaya açık olsa da kitabın hedef kitlesi ve anlatmak istediği ile çelişmediği, eğer bu mesele illaki soruşturulacaksa yapılan ya da yapılacak olan her çalışma doğası gereği benzeri metodolojik problemler ile karşılaşmak zorunda kalacaktır.

Kitabı genel olarak değerlendirecek olursam; her bölümde ayrı ayrı “şaşkına” döndüğümü, bazı konuları “bir de böyle düşüneyim” dediğimi ve çokça not aldığımı ifade etmeliyim. Elbette bu şaşkınlık şahsi bilgi yetersizliğimden kaynaklanmış olabilir ki bu kendi açımdan son derece makul görünüyor. Harari’nin kitaplarını okuyan arkadaşların bu kitabı da seveceğini düşünmekle beraber kitabın bir miktar daha dikkatli okunması kanaatindeyim. Dili son derece anlaşılabilir ve akıcı buldum. Kitabın baskısı ise son derece iyi. Runik Kitap birkaç senedir çok büyük işler ortaya çıkardı ve bence bu kitap da onlardan biridir. Benzeri konuları merkeze alan kitapların güncelliği meselesi son derece önemlidir. Elimizdeki kitabın ilk kez yayınlanış tarihi 2015 olarak görülüyor, yayın dünyamızı düşünürsek, görece güncel bir kitap olduğunu belirtebiliriz. Son olarak kitapyurdu’na teşekkürlerimi sunarım.

Herkese sağlıklı, bol kitaplı günler!
Yanıtla
7
3
Destekliyorum  1
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
15 Şubat 2022
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Beynin Deşifresi: Incognito
Incognito - Beynin Gizli Hayatı; her şeyden önce anlaşılabilir ve okunması kolay. Yazarı David Eagleman ise Stanford Üniversitesinde çalışmalarını sürdüren bir nörobilim uzmanı. Dolayısıyla bu kitaptaki her şey bilimle ilişkilendirilmiş durumda.

Incognito, nörobilimi gündelik hayatımızla kaynaştıran, akıcı ve okunduğu süre boyunca epey merak uyandıran bir kitap. İnsanların kendilerini anlamlandırma isteklerini fazlasıyla karşılamış olacak ki 20 dilde yayımlanmış. Yalnızca arka kapağındaki övgüleri bile sonuna kadar hak ettiğini söylemek yanlış olmaz. Okuyanın bakış açısını dönüştürebilecek bir potansiyele sahip.

Kitabı merak eden herkese yoğun bir biçimde tavsiye etmekle beraber, en başta nörolojiyle ilgilenenlerin kesinlikle okuması gerektiğini düşünüyorum. Incognito, Oliver Sacks kitaplarından aşina olduğum tadı her bir sayfasında verdi. Beynin işleyişine, çalışma disiplinine ve zihnin karmaşık yapısına ışık tutan bilime dayalı bir kaynak. Ayrıca beyni deşifre ederken korkuları, suçları, bağımlılıkları, rahatsızlıkları, açmazları vb. çeşitli değişkenlerle mümkün olduğunca kapsayıcı şekilde ele alıyor. Kitaptaki deneyler ve diğer örnekler de bu şekilde sunulmuş.

Özgür iradeyi kurcalayan; hormonların, genlerin, çevrenin, deneyimlerin ve pek çok iç ve dış faktörün insanların karar, davranış ve değişimlerini nasıl etkilediğini ilgi çekici örneklerle okuruna sunan başka bir kitap daha okumadım açıkçası. Siz de, neden bazı insanlar şöyleyken bazıları böyle diye merak ediyorsanız bu kitabı mutlaka okumalısınız.

Incognito, sebep ve sonuçlar arasındaki örüntüleri kurmanıza yardımcı olan, belki de aklınıza bile gelmeyecek boşlukları gösterip sonra da dolduran çok doyurucu, dönüştürücü ve keyifli bir kitap.
Yanıtla
13
3
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
14 Şubat 2022
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
YAHUDİ MESELESİNE TARİHİ BAKIŞ
Müellifinin Arap olması çalışmayı gayet orijinal kılmaktadır. Öte yandan eser akademik bir çalışma olmamasına rağmen çevirmen tarafından hak ettiği ilgiyi görmesi gerektiği notu da önemle düşülmüştür.

Öncelikle çalışma Filistin bölgesinin tarihi geçmişi anlatılarak başlamaktadır. Fenikelilerden başlayan anlatımda bölgenin coğrafi bilgilerinin yanı sıra burada teşkil edilen çeşitli devletlere de yer verilmiştir. Çalışmanın bu şekilde başlaması bölgedeki meselenin anlaşılmasını kolaylaştırmaktadır.

Örneğin Filistin’in bilinen ilk yerleşimcilerinin Fenikeliler olduğunu biliyoruz. Bu toplulukta Ege adalarından bölgeye denizden ve karadan gelmiştir. Günümüzde kimi iddialara göre Filistinlilerin aslen Egeli yani Fenikeli olduğu da rivayet edilir. İşte bu mesele, söz konusu kitapta tane tane anlatılmasıyla dikkat çekiyor. Sadece bu değil, buna benzer çeşitli hadiseler ve kişilerde çalışmada yer almıştır.

Dikkat çeken bir diğer hususta bölgeyle alakalı Tevrat’ta sözü edilenleri müellif açıklama yoluna da gitmiş. Tevrat’ın kimi bölümlerine reddiye sunan ve şerhler düşen müellif bununla okuru az veya çok teatik düşünmeye de sevk etmektedir.

Yahudi meselesini dolayısıyla İsrail-Filistin sorununu temelde anlamak adına çalışmayı kıymetli görmekteyiz. Müslümanların konuyla ilgili çalışmaları daha çok Batılıların kaleminden okuduklarından burada yazılanların birçoğu okura gerçekten ilginç gelecektir.

Hz. İsa’dan Romalılara, Abbasi Halifesi Harun Reşid’e, Hazarlara ve Fatimilere kadar ilginç konular çalışmada yer almaktadır. Yahudilerin uygarlıklarla temasları da hayli dolu dolu anlatılmaya çalışılmış. Amerika kıtasının keşfine kadar bölgenin neden ve nasıl önemli merkez olduğu anlatılırken günümüze sirayet eden ve şiddetli çatışmalara zemin hazırlayan hadiseler zinciri okurun ilgisine bırakılmış. Farklı bakış açısıyla Yahudilerin sosyal, siyasi ve iktisadi hayatlarıyla dolu çalışmayı konunun ilgilisine şiddetle tavsiye ediyoruz.
Yanıtla
7
1
Destekliyorum  1
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
03 Şubat 2022
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Zaman, büyülü parmağıyla sayfayı çevirdiğinde..
“Yeşilin Kızı Anne” in üçüncü kitabı “Ada”yı sizinle kısaca paylaşmak istiyorum bu kez. Şu an için bu serinin son kitabı.

Kahraman(lar)ımız artık büyüdüler ve gençlik dönemindeler. Üniversite öğrenimleri için kasabalarından ayrıldıklarında yeni bir hayatın ve deneyimin içinde buluyorlar kendilerini. Serinin bu kitabında da hayatın gerçeklikleri kahraman(lar)ımızın doğal olarak peşini bırakmaz. Çok sevdikleri arkadaşların ölümü, kimilerinin aşkları, düğünler, doğan çocuklar, küçüklerin büyümesi, büyüklerin yaşlanmaları, hayatlarına giren yeni arkadaşlar… “Ah, insanların büyümek, evlenmek ve değişmek zorunda kalmaları ne korkunç! (s.202)”

Sonuçta ilk kitapla başlayan isminin sonunda “E” bulunan Anne’in serüvenini okumanızı öneririm. Üç kitaptan oluşan serinin sonunda umutlarını ve hayallerini yitirmeyen bir genç kızın öyküsünü okumuş olacaksınız. Bu sizin de hayata bakışınıza bir anlam katacak. İlkin tuhaf karşılanan, sonraları kucaklanan ve başarılarıyla gurur duyulan bir çocuğun yaşamına dair satır aralarında hepimiz için çıkarılacak dersleri olan bir roman diyebilirim.

İyi okumalar.
Yanıtla
6
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
02 Şubat 2022
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Yazının Tarihi
Mezopotamya'daki mal listeleri ve takas kayıtlarının yer aldığı en eski kil tabletler MÖ 3200'e dayanıyor, Haarmann'ı okuyana kadar dünyadaki en eski yazılı kayıtların bunlar olduğunu biliyordum ama geçtiğimiz yıllarda Mısır ve Avrupa'da daha eski kayıtlar çıkmış ortaya, Tuna'daki uygarlığın kalıntıları MÖ 5300 civarına aitmiş. Sözlü geleneğin uzmanları Batı Afrika'da asırlık soyağacını ezberden okuyabilirdi, Kalevala'nın binlerce kıtasını okuyan Karelya ozanları belleğin sınırlarını genişletmişti, yazının icadından sonra da gelenek sürmüş olabilir ama birikim taşlara, parşömenlere, kâğıtlara ve diğer malzemelere aktarıldıktan sonra bellek işçileri marjinal hale geldi. Bugün de yazıdan bihaber topluluklar var, Malezya'nın yağmur ormanlarından Brezilya'nın cangıllarına dek yayılan pek çok mitin kaydını yazıya dayanmadan tutuyorlar. Nesnelerden yardım alanları var gerçi, Navahoların törensel kum resimleri ve Zulu kabilesinin renkli inci takılarında resimli hikâyeler yer alıyor, halkların tarihi bu dayanıksız materyallere işlenmiş. Kızılderililerle soluk benizliler arasında yapılan bir anlaşma hoş, William Penn daha sonra "Pensilvanya" adı verilecek toprakları alabilmek için Delaware Kızılderilileri ile pazarlık yaparken İngilizceyle yazılmış sözleşmenin yerliler için hiçbir anlam ifade etmeyeceğini düşünmüyor, o bölgede kullanılan işlemeli kuşakların kullanıldığını görünce hemen üç kuşak hazırlıyorlar. "'Walam Olum' da her bir resim motifinin manası, anlatı içeriğinin dilbilgisel olarak cümlelerin her birine karşılık geldiği fikir demetleridir. Resimlerin bilgi içeriği bir yandan çok yoğundur, diğer yandan ise resimlerin dilbilimsel ifade şekilleriyle bağlantısı epey muğlak görünür." (s. 15) El ele tutuşan iki adamın yer aldığı kuşak kolay anlaşılıyor, diğer ikisindeki simetrik desenleri çözmek için işin uzmanına başvurmak lazım. Bu iletişim tekniği pek çok medeniyette kullanılmış, benim aklıma Deliliğin Dağları'ndaki manzara geldi. İki araştırmacı dağların ardına gizlenmiş kadim şehri bulurlar, derinliklere doğru ilerlerken duvarlardaki hikâyeyi "okumaya" başlarlar. Çok eski bir uygarlık Dünya'ya gelmiştir, onlardan daha eski başka bir uygarlık tebelleş olunca yok olurlar falan, Lovecraft esin kaynağını geçmişteki tahkiye resimlerinde bulmuş.Haarmann daha çok Minos uygarlığı, Miken kültürü ve Klasik Yunan dönemindeki geometrik semboller üzerinden yaklaşıyor meseleye, geometrik üslup ve vazo süslemeciliği Yunanlara sonradan ulaşmış gibi gözüküyor. Fenike alfabesiyle Yunan alfabesinin benzerliklerine değiniler de var, sanki bütün kuzenler bir araya gelip Voltron'u oluşturmuşlar.

Mezopotamya ve Mısır'da yazının işlevine bakalım, erken dönemde Sümer yazısı tapınak yönetiminin elinde. Vergi kayıtları, vatandaşın denetlenmesi gibi işler aynı şekilde Mısır'da da yazıyla ortaya çıkıyor. Elam çivi yazısı Sümer piktografisinin gelişimiyle ortaya çıkıyor, aslında çivi yazısının bir dönemin en popüler yazı biçimi olduğu söylenebilir. Araştırmacılar yazının tek bir kökenden geldiğini iddia ederlerken farklı bölgelere yayılan yazı çeşitlerini ele alsalar da muhalif araştırmacılar çok kökenli bir dağılımın da mümkün olduğunu söylüyorlar. Bilimsel icatlardan yola çıkarak akıl yürütünce dillerin aynı zamanlarda farklı bölgelerde ortaya çıktığını düşünmek çok mantıksız gelmiyor açıkçası. Neyse, Çinlilerden önce Sümerlerde logografinin yarattığı ikilik ortaya çıkıyor, biçimlerin sesletimiyle bağlamları arasındaki ilişki logografiyle fonografi arasındaki ilişkiyi ele almayı gerektiriyor ki Haarmann'ın uzun uzadıya anlattığı mesele bu. Yazıyla dil arasındaki uyum ve çatışmayla ilgili şu bölüm iyi: "Yazı işaretlerinin bir sisteme entegre edilme yöntemi, yerel dilin hece veya satır düzenine ya da dilbilgisel yapılarına değil, mevcut kültür sembollerine bağlıdır. Yazının erken aşaması, bilgileri yeniden kullanılabilir şekilde biriktirmek suretiyle gelişen bir medeniyetin ihtiyaçları tarafından güdülenen, soyut düşünme kabiliyetiyle ilgili bir mücadele evresidir." (s. 45) Yazılan dil ses yapısına dayanan bir yazım yöntemini ilk planda desteklemiyor, sesin ve yazının birebir benzeşmesi idealine yaklaşan yazı sistemleri istisnai. Çincede olduğu gibi metnin bağlamının bilinmesiyle anlam kazanan ideografik yapılar da mevcut, örneğin binlerce sözcükbirim eş sesli olduğu için ya ayırıcı işaretler kullanılmalı ya da ses tonu anlama göre ayarlanmalı.

Yazı yazma teknikleriyle yazı yazma araçlarına da yer verilmiş, bazı materyaller şaşırtıcı. Papirüs en çok bilinen malzemelerden biri, Mısırlılar kullanıyorlar, Papalık da 11. yüzyıla kadar resmî belgelerde papirüs kullanmış. Ahşap ve ağaç kabuğu Paskalya Adası'ndaki mağaralarda ve Çin'de bulunmuş, organik maddenin çabuk bozulması yüzünden kaybolan kayıtları düşünürken fenalıklar bastı beni. Palmiye yaprakları da Doğu Asya'da kullanılmış, Tibet'teki manastırların arşivlerinde bozulmadan duran birkaç örnek varmış. Deri Batı âlemine literature sözcüğünü hediye etmiş. Antik Yunanlar keçi derisi, diphtera kullanırlarmış, bu sözcük Etrüskler aracılığıyla İtalya'ya geçmiş, Romalılar littera demişler. Gerisi malum. Parşömenin ortaya çıkmasında Mısırlıların ihracat yasağının etkisi var, adamlar papirüs ihracatını yasaklayınca Pergamon'dakiler hemen alternatifini üretmişler. Parşömen değerli metinlerin çoğaltılmasında kullanılırken daha basit ya da az önemli metinlerde papirüsten yararlanılmış. Kâğıdın hikâyesinin yer aldığı kitaplar var, onları tavsiye ederim. Kısaca değineyim yine, ilk kez Çin'de kâğıt üretimi deneniyor, Araplar üretimi mükemmelleştirip Mısır'a yayıyorlar ve papirüs sektörünün çanına ot tıkıyorlar, sonra Avrupalılar bu süper icadı hemen kıtalarına götürüp kültürel devrimin materyali olarak kullanıyorlar. Kâğıt sayesinde Reform yapılıyor, Rönesans biçimleniyor, bir dünya olay. Dijital yazı ve kaligrafi de bu bölümde işlenen diğer konular.

Avrupa ve Asya'da ortaya çıkan yalıtık alfabeler, Gürcüce ve Ermenice alfabelerin hikâyeleri hoş, Slavların eski yazı sistemlerinin ele alındığı bölüm güzel, kısacası insanı bilgi kumkuması yapan bir araştırma bu, ilgilisi kaçırmasın.
Yanıtla
4
7
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
26 Ocak 2022
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
İlber Hoca İmbiği
“Bir Ömür Nasıl Yaşanır?” hayli iddialı bir başlık. İlber Hoca, Türkiye’de yaşantısı hakkında “Bir Ömür Nasıl Yaşanır?” başlığı atılabilecek çok az sayıdaki donanımlı ve tecrübeli entelektüelden biri. Fakat yine de her ömrün biricik olduğunu ve de olması gerektiğini, bu nedenle de nasıl yaşanacağı konusunda tavsiye almaya pek uygun bir alan olmadığını düşünürüm ben. Dikkat çekmesi ve çok satması amacıyla konulmuş bir başlık belli ki. Zira içeriğinde mütevazı bir İlber Hoca görüyoruz. Nitekim kitap da epeyce baskı yaptı ve okundu.

Günlük hayatta çeşitli alanlarda yol almış, zirveye ulaşmış; uzmanlık, hocalık payeleri almış şahsiyetlerin “herkes” için paylaştıkları asgari yaşam tavsiyelerini sıkça duymuşuzdur. “İşte efendim İstanbul’da yaşıyorum diyebilmeniz için şuralara gitmiş olmalı, şu deneyimleri yaşamış olmalı, şu şu kitapları okumuş olmalısınız.”, ya da: “Her insanın illa ki şunlar şunları yapması, okuması, çalışması, deneyimlemesi gerekir.” deyip de oluşturulan tavsiye listeleri. Bu bana oldum olası tuhaf gelir. Hayatın her branşı hakkında asgari-ortalama birikime ulaşabilmek için edinilmesi gereken deneyimler her biri sırayla ve ardı ardına yapıldığında insan bir değil 3 adet ömre sahip olsa yine de yetişemeyeceği kadar çoktur. Binlerce yıldır dünyada var olan insanlık, her bireyinin ömründe çok azını deneyimleyebildiği ve farklı yetkinliklere sahip olduğu binlerce disiplin üretti. Her şeyden sadece bir şey bilmek bile imkansız hale gelmişti zaten bundan asırlar evvel. Dolayısıyla bu uzman şahsiyetlerin kendi kişisel deneyimlerinden oluşan dayatmaları yaparken biraz daha ölçülü olmalarını; gençlerin de her şeyden önce kendilerini tanımalarını, ona göre seçimler yapmalarını öneririm. Sekteye uğratmadıkça, üstünü kapatmadıkça merak duyguları; kendilerini tanımaları ve bağımsız bir birey oluşları onlara yeterince kılavuzluk edecektir.

Ayrıca sevmediğim bir eleştiri daha var. O da günümüz insanının herhangi bir özel alanda uzmanlaştıkça bütünü kaçırdığı, genele hakim olmayı bıraktığı eleştirisi. Her alanda bilgi üretimi inanılmaz bir hızla artıyor. İnsan baktığı ufacık bir konuyu binbir parsele ayırsa, küçülttüğü parçalardan sadece birini eline alıp baktığında orada yeni bir dünya buluyor. Hal böyleyken çokça zikredilen “bütüne” hakim olabilmek ne kadar mümkün? Bunu 21. Yüzyıl insanının hatası değil mecburiyeti yahut kısıtlılığı olarak görmek gerekir. İşte bu eserde görmekten hoşnut olduğum bir husus da bu: İlber Hoca’dan kimi yerlerde ne kadar didaktik bir üslup görsek de bu yanılgıya –bana göre yanılgı- düşmüyor. Çağın her gün daha da hızlanan kaotik bilgi üretim ve hızlı değişim buhranında insanın yolunu kaybetmeden ilerleyebilmesinin ne kadar zor olduğunun farkında. Tarihi birçoğumuzdan iyi bildiği için de aslında nesillerin huylarının değişmediğinin, insanın, toplumların belli açılardan her dönem benzer özellikler taşıdığının da farkında.

Çoğunlukla bilgi birikiminin, uzmanlık alanının ve medyatik kişiliğinin çok büyük bir yer tutmasından dolayı İlber Hoca’nın da bir gündelik hayatının oluşu, “insan tarafı” dikkatlerimizden kaçıyor. Bu kitapta İlber Hoca’nın artık aşina olduğumuz yönlerinin haricinde yaşadığı gündelik hayatını da bir parça olsun görebiliyoruz: Dostlukları, ahbaplıkları, zevkleri, gezileri, tanıklıkları, aktüel konulara dair fikirleri vs. İlber Hoca’nın çalışmalarının dışında kişiliği hakkında da bir şeyler öğrenmek isteyen okurlar için iyi bir söyleşi çıkmış ortaya. Son dönemlerde bazı konularda gündem olan sözleri, düşünceleri –örneğin yeni evlenen çiftlere mobilyacı gezmek yerine dünyayı gezmeyi tavsiye ettiği konuşması- kitapta biraz daha geniş yer bulabilmiş. Açıkçası açıklamalarıyla, seyahatname kitaplarıyla ve entelektüel duruşuyla tarih okurları dışındaki kamuoyunun da ilgisini çekmeyi başarmış olan İlber Hoca’dan böyle bir eser ne zamandır bekleniyordu. Birçok okurun İlber Ortaylı bir yaşantı kitabı yazsa da okusak dediğine şahitim. İsabet oldu ve şaşırtmadı

Bilimler, kendi iç disiplinleri ve sistematikleri sonucu mensupları olan bilim insanlarına: hayata, topluma, insana dair daha geniş perspektiften bakabilme yetisi kazandırabiliyor. Özellikle tarih bilimi tarihçilere belki bu konuda en geniş perspektifi sağlayan alandır. Bu yüzden İlber Hoca gibi şahsiyetlerin yaşam tecrübeleri; yaşadıkları topluma, o toplumun insanlarına dair gözlemleri ve bunların sonucunda imbikten süzülürcesine ortaya çıkan tespitler muhakkak çok değerli. Nitekim Oktay Sinanoğlu, Doğan Cüceloğlu, Ali Fuat Başgil gibi ve daha buraya yazmadığımız nice değerli ilim insanları da İlber Hoca gibi yaşantılarına yahut hayatta ne yapılması gerektiğine dair eserler ortaya koydular. Aynı konuda her birinin birbirinden farklı ve karşıt görüşleri vardı belki. Belki bu insanların bazı konulardaki fikirleri yanlış görünüyor. Fakat işte yaşamsal zenginlik bu şekilde oluşuyor. Yeni ufuklar edinebilmenin yolu bu tür farklı fikirlere evvela değer verip onları birbiriyle yeri geldiğinde savaştırıp, yeri geldiğinde uzlaştırmaktan ve ortaya şahsi bir sentez çıkarabilmekten geçiyor.

Okurken karşılıklı bir sohbet havası hissettim ve bu sohbetin didaktik tarafları bana hiç sıkıcı gelmedi. Hocanın bizzat yaşadığı şeyleri anlattığından emindim. Ve bizzat yaşadığı ve inandığı şeyleri anlattığı için son derece samimi ve yapmacıksız buldum. İlber Hoca’ ya çalışmalarından ve donanımından ötürü hayranlık duyardım. Şimdi bundan da öte onun insan tarafına, tabir yerindeyse “İlber Amca’ya” sevgi ve yakınlık da duymaya başladım. İyi ki var İlber Hoca. Umarım daha nice yıllar ondan öğrenmeye devam ederiz.

Kitabı okurken birçok konuda İlber Hoca’dan kanaat olarak ayrı düştüm. Birçok konuda zevklerimizin farklı olduğunu fark ettim. Ancak şunu gördüm ki: İlber Hoca çalışırken de, gezerken de, müzik dinlerken de, film izlerken de anı yaşamaya odaklanmış ve yaşadığı o anın güzel ve verimli olması için emek vermiş. Ortaya dolu dolu, zengin ve çok renkli bir yaşam öyküsü çıkmış. Hemfikir olduğum konulardan en önemlisi olduğunu düşündüğüm çıkarımım şu oldu: “iyi yaşanmış bir hayat iyi olmasına “emek” verilmiş olan hayattır.”

Söyleşiyi hazırlayan, soruları soran Yenal Bilgici’ye de buradan takdirlerimi ve şükranlarımı sunuyorum. Tam olarak amacına uygun, literatür bilgisine dalmadan yaşantıya özgü bir anlatım ortaya konması sağlanmış. Günümüz gazeteciliğinden çok ötede takdire şayan bir söyleşi yapılmış. Aklımızdan geçip de “Bir de İlber Hoca ne düşünüyor?” diye merak ettiğimiz birçok mesele sorulmuş. Keşke daha nice meseleler konuşulabilseymiş.
Yanıtla
35
5
Destekliyorum  3
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
25 Ocak 2022
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Günümüze Kazandırılmış Tarihî Bir Eser
Kur'ân-ı Kerim'de adı geçen peygamberlerin hayatına ilişkin yerli ve yabancı dilde İslamî kaynaklara dayanarak yazılmış onlarca, hatta yüzlerce eserin olduğu malumdur. Bunlar arasında Ahmet Cevdet Paşa, Mustafa Asım Köksal, Mustafa Necati Bursalı gibi birçok tanınmış yazarın eserleri, yıllardır elden ele dolaşır. 2020 yılına kadar bunların arasında maalesef Arâis’ul Kur’ân bulunmuyordu. Zira Latin harflerine çevrilmemişti. Arapça ve Osmanlıca bilenlere hizmet vermekle sınırlı olmak üzere, eserin az sayıda nüshası, İstanbul Beyazıt ve Süleymaniye, Kayseri Raşid Efendi, Mısır Timur Paşa Kütüphanelerinde okurların erişimine açıktı. Yıllar önce, Tercüman’ın “1001 Temel Eser” serisinde yayınlamak isteyen Kemal Ilıcak’ın da o günlerde çevirisini yapacak bir kişi bulamadığı için bu eseri, okurlarla buluşturamadığı kayıtlarda geçmektedir.

Eserin önemi, yazarından ve dolayısıyla tarihî bir miras olmasından ileri gelmektedir. Vânî Mehmet Efendi, Sadrazam Köprülüzâde Fazıl Ahmet Paşa vesilesiyle Padişah 4. Mehmet’in yakınında bulunmuş, Hünkâr Vaizliği ve Hâce-i Sultanîlik yapmış bir şahsiyet. İkinci Viyana Seferi’ne (1683) katılmış ve savaş mağlubiyetinin bir faturası da kendisine kesilerek Bursa/Kestel’e sürgün edilmiş, 1685’te orada vefat etmiştir. İstanbul’un boğaza nazır güzel semtlerinden Vaniköy, adını Vânî Mehmet Efendi’den almaktadır.

Arâis’ul Kur’ân tefsirini çeviren ve dipnotlarla zenginleştiren D. Ahsen Batur, çalışmasını, eserin 3 nüshasını esas alarak ve dolayısıyla karşılaştırma yapmak suretiyle iki yılda bitirebilmiş. Bu noktada, eserin tamamının kitapta yer almadığını belirtmek gerekir. Şöyle ki eserin aslı, normalde iki kısımdan oluşmaktadır: İlk kısmı, mevcut çevirinin kapsamını oluşturan ve Kur'ân-ı Kerim'de adı geçen peygamberlerin kıssalarının geçtiği ayetlerin tefsiri, ikinci kısmı ise Siyer-i Nebi’dir. Batur, çalışmasında, sadece ilk kısmı kitaplaştırmış, burada da Arap dilinin inceliklerini bilmeyi gerektiren açıklamaları eleyerek eseri, okurun daha iyi anlayabileceği bir hale getirmiştir. Eserin başında yer alan ve kâinatın yaratılmasını anlatan kısım ile asıl metindeki şiirler de çeviriye dâhil edilmemiştir.

Arâis’ul Kur’ân çevirisi, titizlikle hazırlanmış, üzerinde ciddi gayret sarf edilmiş bir tefsir çalışmasıdır. Dili oldukça sâdedir ve kolay okunmaktadır. 626 sayfalık uzun bir yolculuk için bu, önemli bir detay olsa gerektir. Yazıldığı dönem şartlarındaki bir akademik eserin nasıl ve ne uslüpla yazıldığını çok iyi yansıtmaktadır. Bugün geçerli olduğu gibi o günlerde de “intihal” olmaması için Vânî Mehmet Efendi’nin, kullandığı tüm kaynakları (atıf yaparak) tek tek belirtmesi dikkat çekicidir. Buna bir de çevirenin dipnotları eşlik ettiği için eser, kaynak açısından daha sağlam ve güncel bir hale gelmiş durumdadır. Ayrıca eserde, yeri geldikçe râvileri de verilerek Hz Muhammed'in hadis-i şeriflerine ve uygulamalarına da atıf yapılmıştır. Örneğin Hz. İbrahim'in hac ibadetini ifa etmesi konusuna değinildikten hemen sonra Hz. Muhammed'in hac ibadetini nasıl ifa ettiği uzun uzun anlatılmıştır. (s. 136-142)

Sistematik olarak öncelikle bahse konu edilen peygamber hakkında hangi sûrede kaç ayetin yer aldığı bilgisi verildikten sonra, sırasıyla bu ayetler tefsir edilmektedir. Her ayette geçen cümleler, ayrı ayrı açıklanmakta ve yeri geldikçe kelimelerin özelinde detaylara girilmektedir. Örneğin, "Salih Peygamber Kıssası" başlığı altında öncelikle, bu kıssanın, A'raf suresinde geçen 7 ayette anlatıldığı bilgisi verilir. İlgili ayetlerden biri, "Bunun üzerine, onları şiddetli sarsıntı yakaladı ve evlerinde diz üstü çöktüler." 78. Ayet, Arapça metniyle verildikten sonra, bu ayette geçen sarsıntıyı karşılayan "recfe" kelimesinin izahı yapılır: "Âyette geçen 'recfe' Cebrail'in haykırmasından kaynaklanan zelzele demektir. Çünkü normalde yeryüzü şiddetle sarsıldığında bir gürültü çıkar..."(s. 96) Ardından konu hakkında eser vermiş Ebu Talha, Muhammed bin İshak, Vehb, İbni Umran gibi isimlerin yazdıklarına yapılan atıflarla konu nihayete erer.

Şunu önemle belirtmek gerekir ki bir konu üzerine okuma yaparken, aynı konuda yazılmış başka eserlere de bakma ihtiyacı, bu eser için de mevcuttur. Ciddi bir okumaya vakit ayırabilenler için, anlatılanları tüm yönüyle kavramak adına bu, vazgeçilmez bir yöntemdir. Tercih ya da üslûp gereği bir yazarın bir konuyu daha detaylı işlerken, başka bir yazarın, aynı konuya kısaca yer vermesi gayet tabiidir. Bu eserde de mesela, Hz. İbrahim’in Mısır’da geçirdiği günlere ilişkin çok detay verilmediği, buna dair sadece eşi Hz. Sâre’nin Firavun’la yaşadıklarından ibaret bir paragrafla yetinildiği görülmektedir (s. 124-125). M. Asım Köksal'ın Peygamberler Tarihi adlı eserinde ise Mısır günlerine daha fazla yer verilmiştir.(s. 161-166, 2013 baskısı)

İyi okumalar!
Yanıtla
16
1
Destekliyorum  1
Bildir
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
24 Ocak 2022
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Kur’an Ahlâkını özümseyebilmek için, önce onu anlamak gerek
Farklı zamanlarda okuduğum, meal, tefsir ve makaleleri zihnimden geçirdiğimde; en metodik, sistematik anlatımı bu eserde bulduğumu söyleyebilirim. Yılların emeği, gözlemi, birikimi buluşmuş bize hakikat dünyasından damlalar sunuyor. Eser fiziki olarak, baskı, cilt, sayfa tasarımı, en ideal düzeyde.

Sunuş yazısında ise bizi şu anlamlı cümle karşılıyor: “Dünyada en çok okunan kitap, elbette Kur’an’dır fakat en az anlaşılan ve düşünülen kitap da maalesef yine Kur’an’dır.” Belki de bu sebepten dolayı Rahmetli Bilge Kral Aliya İzzetbegoviç: “Müslümanlar Kur’an’ın hayata nasıl uygulanacağı sorusundan kaçmak için Kur’an’ın nasıl okunması gerektiği konusunda geniş bir ilim ürettiler.” diye yakınıyordu.

“Kur’an’ın iniş sebebi, insanı inşa etmektir. Kur’an okumak ve üzerinde düşünmek, aslında Allah ile irtibata geçmektir.”

Önsöz yazısının başında ise, Mehmet Akif Ersoy’un, Safahat’taki uyarısıyla karşılaşıyoruz:

“İbret olmaz bize, her gün okuruz ezber de!
Yoksa hiç maksat aranmaz mı bu ayetlerde?
Lâfzı muhkem yalnız, anlaşılan, Kur'ân'ın:
Çünkü kaydın da değil, hiçbirimiz mâ'nanın.
Ya açar Nazm-ı Celil'in bakarız yaprağına;
Yahut üfler geçeriz bir ölünün toprağına.
İnmemiştir hele Kur'ân şunu hakkıyla bilin,
Ne mezarlıkta okunmak, ne de fal bakmak için!”

Tüm bu vurgu, ihtar, hatırlatma ve açıklamaların amacı; bizi Kur’an’ın, hitap ettiği insan ve çevresine nasıl yansıması gerektiğidir. Öncelikle akıl, mantık ve muhakeme yetisi gerektiğinden, bilgiden önce insanda olması gereken donanım budur. Okuyacağınız eserde, yaşamını bu kutsal hakikatlere adamış akademisyen ve yazarın, anlama ve anlam arayışımıza, özverili katkılarını hissedeceksiniz.

Bu eser ve okuduğum benzer çalışmalardan anladığım şudur ki, Kur’an-ı Kerim’in insana mesajı, özet olarak:
-Yaratanı tanımayı, mesajına ve elçisine uymayı, “adaletli, dosdoğru, dürüst, merhametli, bağışlayıcı, saygılı, ölçülü, bilgili, paylaşımcı, sorgulamacı ve sorgulanmaya açık olmayı, istişareyi, şükreden, üreten, sabreden, düşünceli, mücadeleci, barışçı, ahlaklı, insaflı, sevecen, mütevazı, farklılıklara eşit mesafeli, güvenilir, cemiyetçi, ümitli, fani, beklentisiz, vicdanlı, alçak gönüllü, edepli, helalinden beslenen, ibadetle meşgul, gıybet etmeyen, zulme boyun eğmeyen, haddi aşmayan” bir şahsiyet olmayı, öğütlüyor, öneriyor, emrediyor… Tercihi ise insanlara bırakıyor, mükafat ve cezayı da açıkça vurguluyor. Bunları anlayıp yaşamak, yaşatmak için de, derin alim, hoca, şeyh, efendi, bilim adamı olmak gerekmediği de anlaşılıyor.

Akıl, vicdan, tefekkür, sorgulama, mukayese yeteneği olan her insan bu mesajları, rahatlıkla anlayıp rehber edinebilir. İhtilaflı konular zaten güzel ahlakın gündemi değil. Gerektiğinde kaynaklara ve bilirkişilere danışabiliriz. Yürüdüğümüz yolun, girdiğimiz kapının, beklediğimiz durağın, gönlümüzdeki grafiğin ana ilkelerle ne kadar bütünleştiğini mukayese etmekte fayda var.

Bu ahlak ve anlayış üzerine yaşam kurgusunu şekillendirmiş olana kim nasıl ve ne kadar zarar verebilir ki? Suları ıslatabilir misiniz? Yananı bir daha yakabilir misiniz? Özgürlüğü bir kavanoza hapsedebilir misiniz? Kar yağmış dağları, tekrar dondurabilir misiniz?

Dünyalık yolculuğunda, tekamülden kemalâta erişmiş insan, geri dönüp de günah ve sevap defterini incelemeye ihtiyaç duymaz.

Konu Kur'an Ahlakı olunca, pekiştirmek için, bazı ayet meallerini sıralayarak, bu açıklamamızı daha belirgin hale getirelim.
"İnsana ancak çalıştığının karşılığı vardır." (Necm, 53/39)
"Hiç bilenlerle bilmeyenler bir olur mu? " Kesinlikle yalnızca temiz akıl sahipleri öğüt alırlar." (Zümer, 39/9)
"Haksızlık edenlere eğilim göstermeyin; ateş size de dokunur. Allah'ın peşi sıra dostlarınız (da) olmaz. Sonra size yardım da edilmez." (Hud, 11/113)
"(Kişiler) kendilerindekini değiştirinceye kadar Allah hiçbir toplumu değiştirmez." (Rad, 13/11)

Devamında diğer ayetlerin duygu ve düşüncelerimizi yenileme ve geliştirmesini arzu ediyorsak, özel bir vakit ayırıp 604 sayfalık kitabı, günde 20 sayfa okusak, 30 günde tamamlarız.

İyi okumalar...




Yanıtla
30
4
Destekliyorum  4
Bildir