Onaylı Yorumlar

Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
15 Aralık 2021
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Okulun Tarihi - Antik Çağ’dan Günümüze
Bilginin ilk aktarımı genetik. Alet kullanmak ve tabii ki ölmemek sosyal öğrenme yoluyla gerçekleşti, işaret dili keza, yazının icadıyla birlikte örgün eğitimin ortaya çıktığını söylüyor Konrad. Günümüzdeki anlamıyla okul ilk olarak Eski Mısır’da ortaya çıkmış. Bir mezar taşında yazdığına göre gömülü kişi okula gitmiş her duacısına öbür tarafta yardım etmeye niyetli, “okul”un geçtiği ilk metin bu. Eğitim çok zor, en az dört yıl sürüyor ve yedi yüz resimsel sembolü öğrenmeyi gerektiriyor. Beş yaşından itibaren eğitim görmeye başlayan Mısırlılar sınıf ayrımı olmaksızın eğitim alabiliyorlar, esas mesleki eğitim bu okuldan mezun olduktan sonra usta-çırak eğitimi. Burada ayrım var, çiftçiler ve askerler bu eğitimi almıyorlar mesela. Büyük İskender’in Mısır’ı işgalinden sonra Yunan gymnasion‘una benzer kurumlar ortaya çıkıyor, Yunanca öğrenmek devlet memurları için önem kazanıyor. Bireysellik, eleştiri gibi insani değerler bu değişimden sonra Mısır’a uğruyor, tabii ortada Mısır diye bir şey kalmıyor artık. Atina’da sanatçıların ve filozofların döneminde “toplum yurttaşlaştı” ve başka beceriler önem kazanmaya başlıyor, MÖ 400’de ders içerikleri, öğretmen atamaları gibi eğitim sistemi kurallarını belirleyen bir kanun çıktıktan sonra Dil bilgisi dersleri öne çıkıyor. Temel müzik, dans gibi dersler de var, edebiyat derslerinde Homeros’un metinleri üzerine çalışılıyor. “İki didaktik, yöntemsel anlayış” mevcut, Platon’un MÖ 387’de kurduğu ilk felsefe akademisi modern ders kavramının ortaya çıktığı kurum olarak kabul ediliyor. Bu sistem kölelerin ve alt tabakadan insanların sağladıkları boş zaman sayesinde ortaya çıkıyor, eğitimcilerin sahip oldukları boş zamana scholé denmesi acayip manidar. Helenistik dönemde okula kadınların da özgürce erişebilmesi dönemin son önemli olayı.

Roma’da müzik ve dans eğitimi yok, felsefe de bir süre sonra hor görülüyor zaten. Bunlar hanım evlatları için, hali vakti yerinde olanlar retorik, mimarlık ve tıp eğitimini tercih ediyorlar. Başlangıçta ders içeriklerini küçümsedikleri Yunanlardan alsalar da bir süre sonra kendi içeriklerini oluşturuyorlar. “Trivium” adı verilen temel eğitim sisteminde dil bilgisi, retorik ve diyalektik üçlü bir yapı oluşturuyor, sonraları aritmetik, müzik teorisi, geometri ve astronomi karışımı olan bir dersle birlikte “Quadrivium” ortaya çıksa da ağırlıklı olarak Trivium öğretilmiş. “Yunanistan’dan farklı olarak Roma İmparatorluğu’nda öğretmenin belli bir saygınlığı vardı. Sezar’ın yönetiminde bu öğretmenlere, devlete daha sıkı bağlansınlar diye zahmetsizce vatandaşlık hakkı tanındı. Bahsi geçen Vespasianus’un öğretmen maaşlarını, devlet kaynaklarından karşılanacak şekilde düzenlemesiyle, fiilen bir devlet eğitim sisteminin kuruluşundan bahsedilebilecek duruma gelindi.” (s. 20)

Orta Çağ’da yeni dinlerin ortaya çıkmasıyla ortalık karışıyor, Hristiyanlıkla paganizmin çatışmaları ilk aşama. Özellikle Constantinus döneminde kiliselerin inşa edilmesiyle birlikte paganlık ortadan kalkmaya başlıyor, olimpiyat oyunlarının son defa yapıldığı yıl 394. Roma eğitim sistemi çöktükten sonra İncil’in öğretilmesine dayanan bir anlayış doğuyor, ilginçtir ki Hristiyanlık inananlardan okuma yazma beklemiyor. Hristiyanlığın bilimsel olarak da savunulmasını isteyen düşünürler katedral ve manastır okullarının müfredatına artes nam eğitimi sokuyorlar, maksat din adamı yetiştirmek. Retorik gücünü kaybetti ama güzel konuşmak hâlâ önemliydi, Romalı düşünürlerin metinleri sıklıkla kullanıldı.

12. ve 13. yüzyıllardan itibaren fizik, ekonomi, tarih gibi dersler önem kazanınca eğitimin laikleşmesi gerekti, bu da başka bir çatışma. Kilise’nin verdiği eğitim hızla değişen dünyanın ihtiyaçlarını karşılayamayınca alternatif okullar ortaya çıktı, hesap kitap işlerine ağırlık verildi. Uzmanlık alanları her bir okulun farklı dallarda tanınmasına yol açtı, iyi bir eğitim almak isteyenler birden çok okula gitmek zorunda kaldılar. Dinî eğitim veren okullar öğrencilerin üniversiteye hazırlandığı okullar haline geldi, Kilise’yle devlet arasındaki çatışmaların sonuçlarından biri bu. Konrad meseleyi Almanya üzerinden ele aldığı için okulların o civardaki seyrine odaklanıyor. Reform’a genişçe bir yer ayırmış. Kilise’nin okulları cortluyor tabii: “1525 yılında Almanya’nın güneyindeki bir şehir kroniğinde bu durumdan şöyle yakınılmıştır: ‘Artık neredeyse hiç kimse çocuklarını okula göndermek ve çocuklarının eğitim almasını istemiyordu çünkü insanlar Luther’in yazılarından, rahiplerin ve akademisyenlerin halkı alçakça kandırdığını öğrendiler.’” (s. 40) Protestan ülkelerde Latince eğitim sürdü, başlarda Almancaya yer verilmediyse de 1750’lerden itibaren eğitimin dili Almancaya döndü, her ülke kendi dilinde eğitim vermeye başladı. Liseden sonra üniversiteye devam edenler genellikle üst sınıftandı, daha sonraki yüzyıllarda eğitimli burjuvazinin temeli.

Son bölümlerde Hitler zamanının ve sonrasının eğitimine odaklanıyor Konrad, Almanya’nın bölünmesiyle birlikte ortaya çıkan iki anlayışı Werk ohne Autor‘da görebiliyoruz, şahane film. Hitler döneminde Kilise’nin okullarına dokunuluyor ama dokunulmuyor, denge politikası. Öğretmen alımları ve eğitim süreci muazzam ölçüde değişiyor, bir kere Nazi olmayan öğretmen olamıyor, halihazırda çalışan öğretmenlerden belli kurumlara üye olmayanlar meslekten bir şekilde uzaklaştırılıyor. Gençlik örgütüne üye olan öğrencilerin haftada birkaç gün izinleri var, okula gitmiyorlar. İspiyonculuk yüzünden öğretmen kalmayınca kurallar esnetiliyor ama savaşın son demleri zaten, bir süre sonra her şey yerle bir olacak. Birleşmeden sonra Doğu Almanya’nın eğitim kurumları Batı’dakilere entegre edilse de köklü bir değişimden bahsetmiyor Konrad, sonradan gerçekleşmiştir muhtemelen.

İyi bir kaynak, okulun ve eğitimin geçirdiği değişimleri görmek isteyenler kaçırmasınlar.
Yanıtla
5
3
Destekliyorum  1
Bildir
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
14 Aralık 2021
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Tutunamayanların Işığı Altında
"Tutunamayanlar" Türk edebiyatının ilk post-modern romanı olarak nitelendirilir. 1970 TRT Roman Ödülü'nü kazanmıştır. Çoğu yazar ve eleştirmene göre Türk edebiyatının dönüm noktası olarak kabul edilir. Kitapla ilgili söylenmiş sözler içerisinde en çok hoşuma giden Berna Moran'ın "hem söyledikleri hem de söyleyiş biçimiyle bir başkaldırı" sözü olmuştur.

"Tutunamayanlar" Oğuz Atay'ın ilk romanıdır. Otobiyografik özellikler taşıdığı söylenir. "Tutunamayanlar" romanını ithaf ettiklerinden biri olan Sevin Hanım, diğeri Ural Beydir. Ural Bey intihar eden bir arkadaşıdır ve Oğuz Atay'la yapılan bir röportajda; "Selim Işık kimdir?" sorusuna; "İntihar eden bir arkadaşım, Ural var (...). Belki ben varım. Adlarını yazmanın sakıncalı olacağı birkaç arkadaşım var." diyerek cevap vermiştir. Yazarın karakterlerine çoğu zaman etrafındaki insanlar ilham vermiştir.

"Tutunamayanlar" için üç grup okuyucu olduğu söylenir. İlk grupta kitabı duyan ama hiç okumayanlar; ikinci grupta kitaba başlayan ama bitiremeyenler ve üçüncü grupta kitabı okuyup bitirenler yer alır. Ben kitabı iki kez okuyan bir okur olarak üçüncü grupta yer alanlardanım. Kitabın hem kalınlığından hem de kulaktan dolma "okunması çok zor, anlaşılmaz, yazar aklına gelenleri yazarak kitap çıkarmış" benzeri yanlış bilgilerden ötürü çoğu insan ya kitaba hiç başlamak istemiyor ya da başlarda kitabı anlamayacağını düşünerek yarım bırakıyor. Tabii ki okunuşunun kolay olduğunu iddia etmiyorum. Özellikle noktalama işaretlerinin olmadığı bir bölüm var ki ilk bakışta "Ben ne yapacağım?" diyebiliyorsunuz. Ancak biraz okumaya başladıkça noktalamalar olmadan akıcı bir şekilde ilerleyebiliyorsunuz. Biraz sabrederek kitabı okumaya devam ederseniz, bitirdikten sonra hissedeceğiniz doyum duygusu çok yüksek olacaktır.

"Tutunamayanlar" günümüzde çok popüler bir romandır. Çoğu dizide, filmde, duvar yazılarında, sosyal medyada "Tutunamayanlar"a ve Oğuz Atay'ın diğer kitaplarına atıfta bulunulur. Kitabı okuyan insanlar bu sahnelere, paylaşımlara denk geldiklerinde ayrı bir mutluluk ve kitabı yeniden okumaya karşı bir özlem hisseder.

Son olarak kitabı okurken en etkilendiğim, en beğendiğim alıntılarımdan birkaçını paylaşarak yazımı sonlandırmak istiyorum.

"Şu anda, sana güzel bir söz söyleyebilmek için, on bin kitap okumuş olmayı isterdim" dedi: Gene de az gelişmiş bir cümle söylemeden içim rahat etmeyecek: "Seni tanıdığıma çok sevindim kendi çapımda..." (s.113)

"Ben iç dünyama dönüyorum. Orada hayal kırıklığına yer yok." (s.425)

"Seni tanımadan önce ağaçların çiçek açtığı ve yaprak döktüğü mevsimleri hep kaçırırdım derdi."(s.460)

“…beni bir gün unutacaksan bir gün bırakıp gideceksen boşuna yorma derdi boş yere mağaramdan çıkarma beni alışkanlıklarımı özellikle yalnızlığa alışkanlığımı kaybettirme boşuna tedirgin etme beni bu sefer geride bir şey bırakmadım tasımı tarağımı topladım geldim…” (s.473)
Yanıtla
108
10
Destekliyorum  14
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
10 Aralık 2021
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Hayata güzellik katmak…
Kahramanımız artık genç kızlığa adım atmış. Öğretmen olmuş ve kasabasındaki okulun öğretmeni olarak atanmıştır. Hayallerini adım adım gerçekleştirerek büyümektedir. Akıcı, asla sizi bırakmayan ve okurken yaşadığınız ve kurguladığınız bir dünyayla karşı karşıyasınız. Betimlemeler ve romandaki harika sinematografi içselleştirerek yürüdüğünüz bir dünyayla buluşturuyor sizi.

Romanda ( kitabın devam romanı olduğunu hatırlatalım.) ayrılan karakterlerin yerlerine yeni karakterlerin eklendiğini ve metnin bunlarla zenginleştiğini ve renklendiğini gözlemliyorsunuz. Anne, kasaba okulunun öğretmenliğine talip olup ataması yapıldıktan sonra, öğrencileriyle kendine özgü iletişim yolları kurarak eğitim döneminde güzel sonuçlar alır. Başlangıçtaki yaşadığı tedirginlik sonraları özgüvene dönüşür.

“Bence öğretmenlikle ilgili en zor ve en ilginç şey, çocukların gerçek düşüncelerini sana söylemelerini sağlamak.” (s.96)

Kasaba gençlerinin büyüklerini ikna ederek yaşadıkları kasabayı yaşanılır kılma ve güzelleştirme çabaları sonuç verir. Bu dayanışma okul hayatlarını devam ettirme noktasında da romanın kendi akışı içinde gözlemlenir.

“Önlerindeki yıllar süresince hayatlarını iyi ve merhametli kişiler olarak geçirmeleri gerektiğini anlatmıştı. Doğru, saygı ve nezakete sıkı sıkı sarılıp yalan, acımasızlık ve kabalıktan uzak durmanın önemini vurgulamıştı." (s.268)

Bu içsel değerlendirmeyi yaparak Anne, üniversiteye kabul edildiği için öğretmenlik görevini sonlandırır. Ancak romanın son bölümlerinde gelişen sürpriz duygu yoğunluğu sizleri bekliyor diyerek noktayı koyalım.

Kitapla kalın. Hoşça kalın. İyi okumalar.
Yanıtla
6
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
08 Aralık 2021
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Nürnberg Yargılamalarının Detaylarını Merak Edenler İçin
Yazar Annette Weinke’nin tarihçi ve gazeteci yönlerini araştırmacı/akademisyen kimliğiyle harmanlayıp ortaya koyduğu bu eser, sade ve öz anlatımıyla konu üzerine yazılmış “efrâdını câmi, ağyârını mâni” niteliğinde bir çalışma. Eser, yakın dönem tarihi ve özellikle 2. Dünya Savaşı meraklıları için önemli bilgiler içeriyor. Uluslararası hukuk gibi alanlarda çalışan ve Nürnberg yargılamaları üzerinde uzman olanlar için hacim olarak (124 sayfa) beklentileri karşılamayabilir. Eserin çevirisi, dili ve akıcılığı başarılı düzeyde. Yazar, kendinden beklenen akademik titizliğiyle konuyu, tüm yönleriyle yazmaya çalışmış, ama satır aralarında çokça eleştiri yapmayı ve çifte standart örneklerini göz önüne sermeyi ihmal etmemiş.

Nürnberg Yargılamaları, aslında iki başlık üzerinde yoğunlaşıyor. Bunlardan ilki, sinemaseverlerin çok iyi hatırlayacağı “Judgment at Nuremberg” (1961) ve “Nuremberg” (2000) filmlerine de konu edilen, savaş sonrası hayatta kalan ve yakalanan üst düzey Nazi yöneticilerinin yargılandığı ana dava, kitabın birinci yarısını oluşturuyor (s. 61’e kadar). Yargılamayı yürüten dört müttefik devletin, bu davada üzerinde uzlaştıkları sanık listesinde, Hermann Göring, Martin Bormann, Rudolf Hess, Wilhelm Keitel, Hans Frank, Karl Dönitz ve Albert Speer gibi (A) Takımı olarak nitelendirilen siyasetçi, asker ve ticaret erbabı, 24 isim yer alıyor. Sanık hakları gibi birçok yargı usulünün önemli ölçüde rafa kaldırılması, iddia ve savunma tarafları açısından yaşananlar, eksiklikler, zorluklar ve mahkeme heyetinin bunları nasıl değerlendirdiği konuları, eserde incelikle işlenmiş. Dört müttefikin hukuk delegasyonlarının, 26 Temmuz ve 8 Ağustos 1945 tarihleri arasında Londra’da buluşmasıyla başlayan süreçte, 30 Eylül-1 Ekim 1946’da ana dava hakkında hükmün verilmesiyle belki de en önemli aşama sonlanmıştır.

Eserin ağırlık verilen ikinci konusu ise ana davadan sonra görülen müteakip davalardan oluşuyor. 1’den 12’ye kadar numaralandırılan bu davalarda, yine Nazi yönetiminde önemli görevler ifa etmiş, Nazilere destek sağlamış, ordu-bakanlık-hükümet mensubu, hukukçu, doktor, SS ve polis teşkilatı üyesi, sanayici ve şirket yöneticisi toplam 185 kişi yargılanmıştır.

Eserin son kısımları ise yargılamaların, ikiye bölünmüş Alman toplumuna ve idari yapısına, müttefik devletlere (özellikle ABD’ye ve Rusya’ya) ve hepsinden önemlisi dünyada uluslararası hukukun şekillenmesini nasıl etkilediğine ayrılmış (s. 101-124).

Toplam 13 yargılamanın, ilan edilen Nürnberg İlkeleri’nin, adeta bir domino etkisi oluşturarak bugün daimi surette teşkil edilen Uluslararası Ceza Mahkemesi’ne (ICC) giden süreci daha iyi anlamak için eseri okumanızda fayda var.

Yazarın atıf yaptığı ve Doğu Almanyalı Rolf Schneider’in tiyatro eserinde, başsavcı Jackson’a söylettiği bir cümleyle satırlarımızı sonlandıralım: “Bugün, bu sanıkları yargıladığımız hukuka göre yarın, biz de tarih önünde aynı ölçütlerle yargılanacağız.” (s.117)

İyi okumalar!
Yanıtla
7
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
07 Aralık 2021
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Ders kitabı olarak: Bu Ülke
Söz konusu kitapta bir derginin anatomisini de bulmak mümkün. Uzunca süre yayın yapan ve dönemin meşhur yazarlarının da kalem oynattığı dergiyi masaya yatırmıştır Cemil Meriç. İlk imtiyaz sahibinden, birkaç yıl sonra derginin el değiştirişinin ardından hızla yükselişine dikkat çeker. Elbette bunu yaparken “dergi” değil de, “mecmua” denmesinden yanadır. Bu kelimenin camiye, camiaya ve cemiyete yakınlığından dem vurarak söylenişi itibariyle daha edepli ve derli toplu bulmaktadır. Sıkı dergi okurlarının ve günümüz dergi yayıncılarının ufkunu genişletecek tespitlere rastlamaktayız.

Cemil Meriç, Türkiye’nin yanı sıra Azerbaycan’ın da önemli şahsiyetlerinden Ahmet Bey Ağaoğlu hakkında hayli ilginç malumatlar vermektedir. Ağaoğlu’nun “Üç Medeniyet” adlı eserini de etraflıca incelemiştir.

Meriç çalışmasında Kemal Tahir’den de söz eder. Hapishane hayatından önce Kemal Tahir çapkın bir İstanbul delikanlısıdır ve mahpusluk O’nu yetiştirmiştir. Yaptığı tespit, bu yüzden iyi bir kalem olduğu izlenimi vermektedir.

Bir ders kitabı niteliğindeki bu eserde, Said Nursi’den Hugo’ya, Balzac'tan Turgenyev’e, Tagore'dan Said Halim Paşa’ya dair yazarın okuma notları dikkat çekmektedir. Polemik kelimesinin Türkçeye girişinden divan edebiyatına kadar, yazmak ile ilgili notlarını da düşüren Meriç’in kronolojik hayat öyküsü de “Bu Ülke”de karşımızdadır.

Yanıtla
28
3
Destekliyorum  2
Bildir
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
06 Aralık 2021
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Dokuz Sekizlik roman
Ayfer Tunç’un okuduğum bu ikinci kitabını 2009 yılında ilk çıktığı aylarda alıp, isimlerin kalabalıklığı ve sayfaların adeta sonsuza uzanması nedeniyle ürkmüş, dev eseri bırakmıştım. Yazar gerçekten altından kalkmanın çok zor olduğu bir yöntemle adeta bir Türkiye romanı yazmış. Hayali bir Karadeniz şehrinde bir ruh hastalıkları hastanesinde yatan hastalar, hastanenin doktorları ve diğer hastane çalışanlarının zaman ve mekân olarak tee uzaklara gidip gidip gene hastaneye dönen hikâyeleriyle şahikalar mertebesinde bir roman ortaya çıkmış. Birçok yazarın böyle bir kitap yazdıktan sonra “Daha ne anlatayım?” diyerek roman nadasına girebileceğini düşündüm. Bir 14 Şubat sabahı başlayıp yılları ve yolları dolanıp, aynı güne birkaç kere daha uğrayıp gene aynı Sevgililer Günü ustaca bir finalle nihayete eriyor. Ayfer Tunç’un yapıtı beyaz bir kâğıdın üzerine rastgele yüzlerce nokta koyup onları bir çocuk rahatlığıyla daireler çizerek birleştirmeye, her noktanın üzerinden en az iki üç kere geçmeye ve sonunda kâğıdı kaldırıp baktığınızda birbiriyle iç içe geçmiş onlarca edebi daireden oluşan biraz komik, biraz melankolik karakalem resimle karşılaşmaya benziyor. Her ne kadar, mesela dört yüz sayfa olsaydı da değerinden bir şey kaybetmeyecek bu büyük hikâyedeki hiçbir karakter boşlukta sallanmıyor. Romanın adı çok güzel ama ona bir alternatif aramaya kalkacak olsaydık “Boynuz” dememiz yerinde olurdu. Neredeyse her karakter birilerini boynuzluyor, neredeyse her karakter biraz kötücül biraz saf, neredeyse her karakter bir bakıma deli. Evli olanların evliliğinin sürekli sallandığı, gençlerin, bekârların habire yolunu kaybettiği, boynuzların mütemadiyen tokuştuğu, bir Woody Allen senaryosunun yirmi kat büyütülmüşü gibi. 14 Şubat’ta başlayıp aynı gün bitmesi de bir mesaj elbette. Ağırlık libido mevzuları olsa da kafa sağlığı ve tee çocukluktan gelen travmaların hayatları şekillendirdiği acı bir karnaval. Kara komedi, ekşi panayır, kösnül belgesel. Bir erkek çorabı jartiyeri, bir ikona, bir Sadık Hidayet eseri, bir fotoğraf, bir makale, bir powerpoint sunumu, yazılamayan bir tarih, esrarlı bir kek tekrar tekrar başka zihinlerde devinerek bu romanın örgüsündeki sağlam tokalar oluyor. Yazar, kadına ve erkeğe eşit yaklaşıyor, bu takdire şayan. Her ne kadar son yüz sayfasında bazı kısımları atlayarak okusam da, finalden hemen önce hikâyenin sarkması emareleri görsem de toparlayan ve edebi olarak şık finaliyle tam dokuz sekizlik bir roman. Bu bir tiyatro eseri olsaydı, alkışlarken ayağa kalkardım.
Yanıtla
56
5
Destekliyorum  4
Bildir
Yanıtları Göster
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
01 Aralık 2021
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Roman okumak ve tarih bilinci
Orhan Pamuk’tan “Kar” adlı romanı okumayı planlamıştım. Fakat kısmette “Veba Geceleri” varmış.

Roman dili ile anlatım, edebi kurgu, her okurun ilgisini çekmeyebilir. Ayrıca roman okurları da çok seçicidir. Polisiye romanların dışına çıkmayanlar olduğu gibi, yalnızca tarihi roman okuyanları da var, her bulduğunu okuyanı da. Roman diliyle bilgi ve bilinç aktarımını elbette önemsiyorum. Fakat devamında diğer alanlara da yönelmeyi öneriyorum.

Ayrıca; tarihi gerçekleri edebiyata boğdurmamalı, bilgi kargaşası ile zihinleri yormamalı, ağdalı cümlelerle de anlam bütünlüğünü bozmamak gerekiyor. Yazar, giriş yazısında kitabını şöyle tanımlamaktadır: “Bu hem bir tarihi roman hem de roman biçiminde yazılmış bir tarihtir.” 19. yüzyılda, Osmanlı döneminde, 29. Vilayeti olan Minger Adasında veba salgını yayılınca, dönemin yöneticileri ve halkı tarafından sürdürülen mücadeleyi konu edinmektedir. Minger Adasının da Arkaz şehrine bağlı, kurgusal bir coğrafya olduğunu belirtelim. Yerel bir tarihi olayın, 544 sayfalık, 79 bölümlük bir romanla anlatımını, çok fazla uzun bulsam da, tarihsel bilgiler ve detaylı betimlemeler; sayfalara çekicilik kattığından, akıcı cümleler sayfa sayısını unutturuyor. Anlatım ve bilgiler arasında mantıksal bağ kurmak için; çok dikkat ve iyi bir mantık donanımı gerekiyor. Anlaşılırlığı artırmak için kitabın girişine; yer adları ve roman kahramanlarıyla ilgili bir açıklama, kelime sözlüğü eklenebilirdi.

Romandaki tarihsel aktarımlar; II. Abdülhamid'in yeğeni Pakize Sultan'ın torunu Mina Mingerli'nin Hatice Sultan'a yazmış olduğu 113 adet mektubun içeriğinden alınmış. Yazar, eserini 35-40 yıl düşünüp, 5 yılda tamamlanmış bir roman olduğunu belirtiyor.
Siyasi, etnik, bölgesel sorunların da işlendiği romanda, komşu ülkelerle olan sürtüşmelerin arka planı da anlatılmaktadır. José Saramago’nun “Körlük” adlı romanıyla, vurgu ve kavrayış olarak benzerlikler bulunmaktadır. Günümüz Coronavirüs salgını açısından da sosyolojik veriler açısından benzeşmektedir.

Son olarak şunu belirteyim: Uzun ve anlaşılması zor bir roman. Yazardan okuyacağınız ilk kitap bu olursa, yanlış ve noksan bir izlenim edinebilirsiniz.

İyi okumalar.
Yanıtla
36
10
Destekliyorum  1
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
29 Kasım 2021
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Sergey Grigoreviç Agacanov - Oğuzlar
Kitap hakkında bir şeyler karalamaya başlamadan hemen önce, çoğu kez yaptığım gibi, yazarı kısaca tanıtmanın önemli olduğu kanaatindeyim; böylece okuyucuyu kitabı almadan (ve okumadan) önce kısaca yazar ile tanıştırabileceğimi düşünüyorum. Agacanov 1928 yılında Türkistan’da dünyaya gelmiş, üniversite yıllarından itibaren “Oğuzlar” ve “Selçuklulara" karşı derin bir ilgi beslemiştir. 1954-76 yılları arasında “Aşkabat Tarih Enstitüsü” bölümünde çalışmış, 1976 yılında ise “Rusya Milletleri Tarihi” araştırma merkezini kurarak başına geçmiş, 1997 yılında vefat edene kadar da burada çalışmayı sürdürmüş, birçok önemli çalışmaya imza atmış mühim bir tarihçidir. Okuyucu kitabı edindikten sonra “Çevirmen Notu” adlı bölümde (s. 5-6) yazar hakkında daha farklı ve detaylı bilgilere de ulaşabilecektir.

Oğuzlar, haklarında en çok söz söylenen ancak belki de en az bilinen Türk boylarından biri olabilir. Üstelik bu bilinmezliği aşacak sayıda, ne batıda ne de doğuda, yeterince eser verilmiş de değildir (bildiğimiz kadarıyla). Sadece bu küçücük saptama bile elimizdeki kitabın önemi noktasında bize bazı ipuçları verebilir. Bugün ülkemizde, Oğuzlar hakkında okuma yapmak isteyen hemen herkes, yalnızca iki kitabın önerildiğini (belki de varlığını) duymuş olmalıdır. Bunlardan biri şu an naçizane bir çaba ile sunmaya çalışacağımız meşhur tarihçi Agacanov’un “Oğuzlar” adlı çalışması ile Faruk Sümer’in “Oğuzlar (Türkmenler) Tarihleri - Boy Teşkilatı – Destanları” adlı çalışmalarından başkaları da değildir kuşkusuz. Ne yazık ki, Faruk Sümer’in kitabının halihazırda baskısının olmadığı düşünülürse hemen hemen tek seçeneğimizin Agacanov olduğunu söylemek üzücü olduğu kadar elimizdekiler arasındaki en iyi seçenektir de. Umuyoruz ki, gelecekte konu hakkında daha fazla çalışma yapılabilecek ve biz de bunları okuyabileceğiz.

Kitabın içeriğine geçecek olursak; kitap yaklaşık olarak (“Çevirmen Notu” adlı bölümden “Dizine” kadar) 10 bölümden teşekküldür. Bölümlerin listesine “kitapyurdu” üzerinden ulaşılabildiği için burada ayrıyeten zikretmeye gerek yoktur; dileyenler “İç Sayfalara Gözat” sekmesinden bölüm başlıklarını inceleyebilirler. Kitabın muhtevasına gelecek olursak, bölüm özelinde yapılacak tekil yorumlar yazıyı korkunç derecede uzatacağından, genel hatlarıyla kısaca değinmenin siz kıymetli okuyucular için daha faydalı olacağını sanıyorum. Agacanov’un elimizdeki bu kitabı, Oğuzlar hakkında yalnızca tarihi bir anlatı sunuyor gibi görünüyor olsa da aslında içerisinde yadsınamayacak ölçüde coğrafya ve bilhassa tarihi coğrafyaya da yer verilmiştir (s. 67-127). Bu anlamıyla okuduğumuz metnin kuru bir siyasi tarih anlatısı olmadığını (olmayacağını) hemen söyleyebiliriz. Ayrıca sosyal (s. 127-181), ekonomik ve siyasi faaliyetlerin de (s. 241-311) kitapta çokça yer alması, Oğuzlar hakkında merak edilebilecek hemen her konuya temas edilmiş olmasından ötürü, son derece kıymetli bir hâl almaktadır. Agacanov, “Oğuzlar” ve “Oğuz Yabgu Devleti” adlı bölümlerden hemen sonra ise “Selçuklular”dan (s. 241-381) bahsetmeyi ihmal etmemiştir. Dolayısıyla, elimizdeki kitap yalnızca Oğuzların kökeni yahut tarihi olmaktan öte, vücut bulmasına önemli katkılar sundukları ve ülkemizde son derece popüler olarak çalışılan Selçuklular hakkında da mühim bir başvuru kaynağıdır demek herhalde yanlış olmayacaktır. Ayrıca kitabın sonunda bulunan geniş “Bibliyografya” (s. 381- 437) ve “Dizin” (s. 437-454) alana ilgi duyan araştırmacılar ve meraklı okurlar için iyi bir rehber niteliği taşımaktadır.

Kitabı genel olarak kullanışlı ve etkili bulduğumu belirtebilirim, ancak tam da bu noktada Oğuzlar hakkında okuduğum bu kitabın ilk derli toplu ve kapsamlı akademik kitap olduğunu da itiraf etmem gerekir. Dolayısıyla, yaptığım yorumları bu minvalde değerlendirmenizi rica ederim. Çalışmada birçok ana (birincil) kaynağın kullanımının yanı sıra birçok farklı dilde (Türkçe, İngilizce, Almanca, Fransızca, Arapça vs.) ikincil araştırmanın ve halk hikâyelerinin (destanların vb.) kullanıldığını da belirtelim ki, bu bile başlı başına muazzam bir emek ürünüdür. Elbette kitabın ilk kez basıldığı tarihten (1969) günümüze kadar tam tamına 52 yıl geçmiştir. Aradan geçen bu süre bilim camiası içerisinde çok uzun bir zaman dilimi olarak kabul edilebilir. Dolayısıyla, bazı iddiaların yenilenmesi gerektiği söylenebilir ki bu durum eserin değerine gölge düşürmediği gibi bilimin doğası da bunu zorunlu kılmaktadır. Kitap, bilhassa konu hakkında araştırma yapanlar için elzem olduğu kadar çeviri dili genel/meraklı okur için de kitabı okunabilir kılmış ki bu da son derece kıymetlidir. Çeviri orijinal dili olan Rusçadan yapılmış olduğundan kıyaslama şansım bulunmuyor, fakat dediğim gibi çeviride kullanılan Türkçenin son derece iyi ve akıcı olduğunu ifade edebilirim. Son olarak ise, gönül rahatlığı ile herkese tavsiye edebileceğim bu eser için başta Selenge Yayınları’na daha sonra ise kitapyurdu’na teşekkür ediyorum.

Herkese sağlıklı, bol kitaplı günler!
Yanıtla
36
5
Destekliyorum  2
Bildir
Hezarfen
Hezarfen
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
25 Kasım 2021
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Doğu Avrupa'da Türklük
Oryantalistlerin, Doğulu kavimlerin tarihi ve kültürüne ilişkin çalışmaları fazlasıyla önemlidir. Şark’la uğraşan bu bilim adamları içinde bir zümre vardır ki yaptıkları çalışmalarla yetiştikleri kültür ortamının aksine aidiyetlik hissiyle hareket ederler. Macar şarkiyatçılar, Doğu’ya yönelmekle aslında kendi köklerine döndükleri için araştırmaları sadece Macarları değil, mensup olunan millet bağlamında bütün Türkleri ilgilendirir. Bu bağlamda Macar bilim adamı Laszlo Rasonyi’nin Türkoloji ilmine genel olarak Türk tarih ve kültürüne eşsiz katkıları vardır. Onun Doğu Avrupa Türk tarihi ile yaptığı çalışmalar her yönüyle takdire şayandır.

Laszlo Rasonyi, Türk tarihine yabancı olmadığı gibi Türkiye’ye de yabancı değildir. Ankara Üniversitesi Dil Tarih Coğrafya Fakültesinde Atatürk’ün iltifatına mazhar olarak görev yapmıştır. İlgili fakültede Hungaroloji kürsüsünün başkanlığını yapmış, araştırmalarıyla göz doldurmuştur. Her biri ayrı bir kitap haline getirilebilecek makaleleri bu nedenle çok önemlidir.

“Doğu Avrupa’da Türklük” eseri Rasonyi’nin farklı zamanlarda yazmış olduğu makalelerin bir derlemesidir. Akademisyen Yusuf Gedikli tarafından tekrar gözden geçirilerek bir araya getirilen bu makaleler vasıtasıyla; Türk dili, kültürü ve tarihi ile ilgili müstesna bir eser tecessüm etmiştir. Makaleler genel olarak değerlendirildiğinde dil konusundaki çalışmaların ağırlıkta olduğu görülür. Zira Laszlo Rasonyi’nin yaşadığı dönem (1899-1984) ve üretken çağları düşünüldüğünde, Türk dili açısından çalışılmamış birçok mevzunun olduğu gözden kaçmaz. Özellikle Türk özel ad bilimi konusunda yapılan çalışmalar yok hükmündedir. Rasonyi’nin çabalarıyla Türk özel ad bilimi (onomalojisi) kurulur. İzleyen yıllarda yapılan bütün çalışmalar bu nedenle Rasonyi’den izler taşır.

Tarih anlatısı, günümüze geçmişte yaşanan birçok olayı getirdiği gibi isimleri de getirir. Bu isimlendirmelerin içerdiği anlamların etimolojik araştırmaları ise bize çok şey anlatır. Bu yüzden isim bilimi (Onomastik) araştırmacılar için çok önemlidir. Rasonyi ele aldığı Türklük coğrafyasında kullanılan isimlerin üzerine özel olarak eğilir. Bahsettiğimiz eseri bu nedenle çoğu zaman bir sözlük hüviyetine bürünür. Zira Türklere isim olmuş yüzlerce ad Rasonyi’nin titiz değerlendirmeleriyle okuruyla buluşur. Rasonyi, bir sözcüğü ele alırken o kelimenin geçtiği birincil kaynakları yılıyla zikreder. Kelimenin kullanımlarını günümüze gelinceye kadarki olası değişimlerini farklı kullanımları ile gözler önüne serer. Kelimelerin anlattıklarıyla beraber kazandığı yeni milli etiketi sayesinde kelimeyi bir millete mahirce kazandırır.

Rasonyi’nin özel isimlere dair yaptığı etimolojik incelemelerinin okurun tarihe yönelik ufkunu açacağına şüphe yoktur. Zira Rasonyi’nin Doğu Avrupa Türk topluluklarıyla ilgili verdiği tarihi bilgilerde de özel isimler vasıtasıyla ulaştığı veriler sürekli kullanılır. Tabii tarihi ilgilendiren makaleler sadece özel isimlerin referansıyla ortaya konulmaz. Avrupa’daki Türk toplulukları Avarlar, Macarlar, Kumanlar, Bulgarlar, Hunlar vs. Rasonyi tarafından mercek altına alınır. Verilen bilgilerin yazıldığı zamanda bayağı sükse yaptığını düşünmek yanlış olmaz. Çünkü Rasonyi’nin zengin bilgi birikiminin etkisiyle yazıldıkları satırlara yansır.

Yazarın tarihi bilgi sunumunda kendi tezlerini kullanması onun bilim adamı olarak belirli bir merhalenin üstünde konuştuğunun kanıtı gibidir. Elindeki materyali en rafine şekilde kullanan Rasonyi söyleyeceklerini kaynakları harmanlayarak ve eleştiri süzgecinden geçirerek netleştirir. Bazen yazılanlardan ve öne sürülen fikirlerden tarih havzası daha soluk mat bir renge bürünür. Oysa Rasonyi’nin elindeki kanıtlar görüntüyü olmadığı kadar net konuma getirir. Bunun sebebi Rasonyi’nin filolojik yetkinliğidir. Dilin değişken yapısından dolayı, günümüzden geçmişe doğru gidildikçe eldeki filolojik materyal sürekli başkalaşır. Rasonyi kelimeler vasıtasıyla topladığı ipuçlarından anlamlı bütünler meydana getirerek tarihi doğrulara ulaşır. Bundan dolayı Rasonyi tarafından öne sürülen tezler aksi söylenemeyecek tarzda bilimsel doğrular ile bağdaşır.

Rasonyi, Türk isimlerinin sadece etimolojik kökenine inmez. İsimlerin verilmesindeki amilleri de yetkin bir biçimde ortaya koyar. Türklerde isim verme geleneğinin kadim kökenlerinin okur için fazlasıyla ilgi çekici olduğunu düşünmek için sebep çoktur. Günümüzdeki isim verme anlayışıyla geçmiştekini karşılaştırma imkanının okuru yeni düşüncelere sevk edeceğini belirtmek gerekir. Bazen bir kelimenin bin satır düşüncenin teşekkülüne yol açacağını Rasonyi’nin eserinden anlamak mümkün.

Tabii Rasonyi sadece kelimelerin sırrını ortaya dökmez. Eserinde Türk tarihi ve kültürüyle, kaynak tahliliyle, aktüel ve güncel sorunlarla ilgili makaleler de mevcuttur. Misal “Türkiye’de Manevi Bilimlerin Geleceği” isimli makalesiyle samimi olarak bizi, içimizde olan biri olarak değerlendirir. Bilim sorunlarını geçmiş ve gelecek ekseninde kıyaslamaya olanak sağlayan mezkûr makale vasıtasıyla benzer sorunları geçmişte de yaşadığımız gerçeği öne sürülebilir. Yine Macar Bilimler Akademisini anlattığı makalesi vasıtasıyla Macaristan ve Türkiye’deki bilimsel anlayışı kıyaslamak mümkündür. Son olarak Rasonyi’nin Atatürk ve Millî Mücadele’yi hedef alan makalelerinden onun Türklüğe, Atatürk’e ve ülkemize verdiği ehemmiyeti saygıyı ve sevgiyi takdir etmek gerekir. Zira eserde yer alan Rasonyi ile yapılan söyleşi de okuyana çok şey anlatır.

Eserin zengin bir kaynakçadan teşekkül ettiği malumdur. Hatta kelime tahlillerine bakılacak olursa her bir kelime için hatırı sayılır bir kaynak zikredildiği dikkatten kaçmaz. Kelimelerin peşi sıra başka kelime ve kaynakları peşine takarak sürüklediği düşünülecek olursa, anlatılan durum gayet normaldir. Ayrıca eserin sonundaki yaklaşık altmış sayfalık dizin eserin ilmi gücünü kanıtlamaktadır. Her ne kadar makaleler uzun yıllar önce yazılmış olsa da günümüzün ilmi imkanlarına rağmen eserin üzerine pek fazla bir şey koyulduğu söylenemez. İhtisaslaşan bilim adamlarımızın çoğalması özellikle Rasonyi gibi bilim adamlarının özverili çalışmalarına ihtiyaç duyulduğu eserle aşikâr olmaktadır.

Sonuçta, ilmi ilerleme bir yerde taşların üst üste koyulmasıyla yükselen bir binayı andırır. Rasonyi Türk isim biliminin temelini attıktan sonra inşa sürecini de başlatmıştır. Her tahlil edilen kelime Türk isim bilimini zenginleştireceğinden hareketle, benzer çalışmaların artması temennidir. Türk tarihi geniş bir coğrafyaya yayılmakla isim havuzunu olmadığı kadar zenginleştirmiştir. Rasonyi bu okyanusu andıran havuzun sınırsız bileşenlerinden anlamlı bütünler ortaya koymaya çalışmıştır. Örnek olması dileğiyle…

Yanıtla
9
3
Destekliyorum  2
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
24 Kasım 2021
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Gül Gibi Okuma
Umberto Eco'nun ilk romanı. "Ortaçağ estetiği ve göstergebilim dalının ustalarından olan yazarın yapıtı 'Gülün Adı'"nı çocukluğumdan beri okumak istiyordum. Hatta bu sebepten sinemasever biri olmama rağmen, 1986 yapımı olan ve başrollerini Sean Connery ve Christian Slater' ın paylaştığı kült filmi hala izlememişimdir. Çünkü bir film asla kitabının ruhunu veremez. Bu kararımda haklı olduğumu bir kez daha teyit ettim.

Eco, "Gülün Adı" ile bizi Ortaçağ'a götürüyor. Hem de yozlaşmış kilisenin acımasız uygulamalarının, insanların güce boyun eğmediklerinde nasıl cadılıkla suçlandıklarının, esas yakılması gerekenlerin gücü elinde tutanlar olması gerekirken masum ve zavallı insanların hunharca katledilmesinin çok çok iyi bir şekilde aktarıldığı bu eser, ciddi manada günümüz polisiyelerine de taş çıkartır. Gerilimin dozunu düşürmeden ve hiç sıkılmadan 700 sayfalık bir eseri okutabilmek bence büyük bir başarıdır.

Benim gibi tarihe tutkunsanız, e bir de kitaplara hayransanız bu muhteşem eseri mutlaka okumalısınız. O sebeple affınıza sığınarak kitaptan bir alıntıyla sözlerimi noktalarken, kitap sevgimi de biraz sergileyeyim istedim.

"Kitaplar çoğu kez başka kitaplardan söz ederler. Çoğu kez bir kitap, tehlikeli bir kitapta çiçeklenen zararsız bir tohum gibidir; ya da tam tersine, acı bir tohumun tatlı meyvesidir." (s.402)

Yanıtla
77
12
Destekliyorum  20
Bildir
Yanıtları Göster