Onaylı Yorumlar

Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
11 Mayıs 2026
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Bütün Bir Ömür
"Yara izleri yıllar gibidir, birbiri ardına gelir ve hepsi birlikte ancak o zaman bir insan eder."

Han Kang'ın 2016'da Uluslararası Booker Ödülü'nü alan "Vejetaryen"inin ardından, aynı sene Booker kısa listesine kalan, bir anlamda Kang'ın eserinin rakibi olan Robert Seethaler kitabı "Bütün Bir Ömür"ü okudum. Sevdim bu kitabı ama ben olsam ben de ödülü Vejetaryen'e verirdim.

Öncelikle bir tuhaf bilgi: Kitabın Avusturyalı yazarı Robert Seethaler aynı zamanda oyuncuymuş ve hayatta en sevdiğim birkaç filmden biri olan Sorrentino filmi "Youth"ta dağcı karakterini canlandırmış! (Filmi izleyenler hatırlar, Rachel Weisz'a dağa tırmanmayı öğreten harika bir karakterdi kendisi.) Bu acayip bilgiye bayıldım.

Kitaba gelecek olursak: Andreas Egger adlı bir adamın hayat öyküsünü okuyoruz. Çocukluğu, karısını kaybedişi, savaşa gidişi ve savaştan dönüşü, sonrasındaki dünyaya adapte olmaya çabalaması. Adı gibi, "bütün bir ömür." Ama bence bu kitapta en az Andreas Egger kadar mühim bir karakter daha var: doğa. Karlar ve dağlar içinde geçen bir kitap bu, insanın doğayla dönüşen ilişkisini, modernite ve teknoloji tarafından kuşatılırken doğayla nasıl bir kavgaya tutuştuğumuzu anlatıyor yazar bir yandan. İçerdiği süssüz doğa tasvirleri okurun zihninde oldukça güçlü imgeler yaratmaya muktedir, dolayısıyla epey atmosferik bir kitap bu.

Yazarın "yalın" ve "mesafeli" dili, kahramanının aslında oldukça zorlu hayat öyküsünü dramatize etmeden anlatışı çok övülmüştü ama bana biraz fazla geldi bu yalınlık - yavanlığa yakınsıyor bence yer yer. Keza mesafesi de öyle, Egger'i biraz daha yakından tanımak isterdim, karakterin biraz daha derinleştirilmesi bence bu kitabı çok daha güçlü kılarmış.

Kötü bir kitap mı, hiç değil, ama bu kadar satış rekorları kıracak veya "okumanız iki saat sürse de unutmanız bir ömür alacak" laflarını hak eden bir eser mi, bence hayır, o kadar da değil.

Okuması keyifli ve akıcı bir metin ama bende iz bırakan bir kitap olmayacak maalesef. Beklentim çok daha büyüktü, haliyle biraz üzdü.
Yanıtla
1
0
Destekliyorum  1
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
11 Mayıs 2026
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Kumarbaz
“Yaptıklarımı ve düşüncelerimi herhangi bir ahlakî ölçünün ışığında değerlendirmeye karşıyım. Bana başka bir şey hükmediyor.”

Dostoyevski külliyatını kronolojik olarak baştan sona okumaktayım, Kumarbaz’a kadar geldim. Kumarbaz, malum, Dostoyevski’nin yayıncısına söz verdiği için çok kısa bir sürede yazdığı (daha doğrusu sonrasında evleneceği sekreterine anlatarak daktilo ettirdiği) meşhur romanı. Suç ve Ceza’nın hemen ardından yayınlanan bu roman, diğer eserlerine kıyasla görece zayıf bir metin bence. Suç ve Ceza’da büyük bir incelikle ele aldığı saplantı konusunu burada da didikliyor aslında ama oradaki kadar ustalıklı biçimde değil.

Dostoyevski’nin kendi kumar meselesi de bilindiğinden epeyce otobiyografik bir metin olarak değerlendirilen kitapta yine tabii insanın karanlık taraflarına, bağımlılığa, takıntıya dair çok şey bulmak mümkün. Para kazanmak için değil, bizatihi kazanmak, kazanan olmak için oynayan bir anlatıcımız var - yahut öyle mi sahi, yoksa bu Dostoyevski’nin kendi bağımlılığını kendine karşı meşrulaştırmak için bulduğu bir yol mu?

Süre kısıtından olsa gerek, kitap tam yükselişe geçerken apansız bitiveriyor, birden sonsözvari bir son bölüme geliyoruz. Bu açıdan teknik olarak biraz sıkıntılı bir roman bence bu. Yarım kalıyor, üstüne eklenebilecek bir sürü katmandan mahrum halde bitiveriyor.

Bu arada epeyce çokuluslu bir kitap kendisi (Fransız, Alman, İngiliz karakterler var romanda), o karakterler üzerinden Avrupa’ya, Avrupa fikrine, Avrupalılık karşısına konan Rusluk prototipine dair ilginç gözlem ve görüşler aktarıyor yazar ki buralar oldukça ilgi çekiciydi.

Ama benim için bu zayıf romanın alamet-i farikası kadınlar oldu. Güçsüz, zayıf, savruk erkeklerin karşısına müthiş bağımsız, özgür, burnunun dikine giden kadınlar konmuş; hepsi birbirinden güçlü, akılda kalıcı kadın karakterlerle dolu kitap. Bunun sırrını da Gündüz Vassaf’ın müthiş sonsözüyle çözdüm (her açıdan muazzam bir sonsöz bu arada kendisi), 1860’lar Rusya’da kadınların özgürlüklerini ele geçirmeye başladığı yıllarmış ve romanda da bunun etkisini görmekteymişiz meğerse, şaşkınlıkla okuduğum kadınlar bu etkiyle yazılmış, ne iyi olmuş.

Bitireceğim bu külliyatı ben. Hadi bakalım.
Yanıtla
0
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
11 Mayıs 2026
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Yokluğun Haritaları
"Neredeyse alınıyor insan,
Nasıl da vızır vızır kaynıyor hayat
Yokluğumuzda,
Olmadığımız yerlerde.”

Çeviri şiir okumaktan hep korkarım zira şiir yazmaktan daha zor bir şey varsa kanımca o da şiir çevirmektir; o ezgiyi, kelime oyunlarını, ritmi başka bir dile aktarmak ziyadesiyle zordur malum. Georgi Gospodinov’un şiir kitabı “Yokluğun Haritaları”na da benzer bir endişeyle başladım. Hasine Şen Karadeniz (ki şiirleri sadece çevirmemiş, derleyen de kendisi) sahiden şahane aktarmış dilimize, ona rağmen orijinal dilinde alınacak tadı alamadan okuduğum muhakkak. Çeviri şiir okurken keyif alabilmek için şiirlerin bütününe değil de tek tek kelimelere veya dizelere odaklanmaya çalışıyorum, sanki bu sayede daha çok haz alabiliyor insan.

Gospodinov’un diğer metinleri gibi yine nostaljik ve hüzünlü şiirler bunlar. Yine bolca dedesini, babasını görüyoruz; tabii memleketinin tarihine ve yitirdiklerine dair de çokça şey bulmak mümkün. Özellikle “Olmadığımız Yerlerde” başlıklı son kısımdaki “gezgin” şiirleri sevdiğimi söyleyebilirim. Dediğim gibi çeviri şiire dair bir şeyler söylemek bana zor geliyor, o nedenle burada keseyim ve kitabın en sevdiğim şiiri (Zaman Nötron Bombasıdır) buraya bırakıp susayım:

“hiçbir şey yıkılmayacak
evler duracak
sokaklar duracak
avludaki kiraz ağacı duracak
sadece biz olmayacağız
buydu nötron
bombası dersi
o günden beri biliyorum
ölüm bensiz olgunlaşan
bir kiraz ağacı.”
Yanıtla
0
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
11 Mayıs 2026
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Elimi İlk Tutan El
"Unuturuz çünkü buna mecburuz."

Maggie O'Farrell'ın Elimi İlk Tutan El kitabı, bu Matthew Arnold alıntısıyla başlıyor. Nasıl yalın, nasıl güçlü bir cümle. Çok sevdiğim bir başka cümleyi, "hafıza-i beşer nisyan ile maluldür"ü hatırlatıyor bana - daha kitaba başlayamadan duraksıyorum. Unutmak ile ilgili bir cümle, unutmakla ilgili bir başka cümleyi hatırlatıyor. Demek ki bazı şeyler de unutulmuyor.

Devam ediyorum okumaya, kitabın ilk cümleleri geliyor: "Dinle. Bu hikâyedeki ağaçlar yerinden oynuyor, sarsılıyor, kendilerine yeniden çekidüzen veriyorlar. Denizden kopup gelen bir esinti var, ağaçlar o huysuzlukları, kafalarını bir o yana bir bu yana savuran sabırsızlıkları içinde bir şeyler olacağını biliyorlar sanki."

Ne başlangıç. Bir şeyler de oluyor sahiden. Bir kadın, Lexie, bir adamla tanışıyor, Innes'le. Hayatları sonsuza dek değişecek çünkü birbirlerinde, aradıklarından haberleri bile olmayan bir şeyi bulacaklar. O'Farrell bir yandan onların 1960'larda geçen öyküsünü, bir yandan da günümüzde geçen bir başka öyküyü, Ted ile Elina'nın öyküsünü anlatıyor. Bir noktada bu iki hikâyenin birleşeceğini anlıyor insan ama ne biçimde olacağını sonlara gelene dek kestiremiyorsunuz, yazar çok ustalıklı biçimde harmanlamış ve ayırmış hikâyeleri.

Bir yandan bunu merak ederek okurken, bir yandan da iki öyküdeki ortak izlekleri keşfediyor insan. Aşk, yalnızlık, ölüm (Ben, Ben'i okuduktan sonra daha anlamlı geliyor O'Farrell'ın kitaplarındaki ölüm meselesi), yas, kadın olmak ve onun bir parçası olarak annelik. Her iki hikâye de insanı müthiş içine alıyor, özellikle anlattığı iki kadın, birbirini hiç tanımamış olan Lexie ve Elina muazzam çizilmiş karakterler. Kafa karışıklıkları, şefkatleri, kudretleri, arzuları... "O'Farrerll'ın kadınları diye bir kategori var artık zihnimde" diye yazmıştım en son, her okuduğum eseriyle iyice temelleniyor bu.

Çok severek okudum ancak dilinin ilerleyen dönem eserlerindeki kadar güçlü olmadığını ekleyeyim yine de. Gitgide daha incelikli, daha dokunaklı yazmaya başlamış kendisi. Burada da çok ışıltılı bölümler var, sonraki eserlerinde iyice oturacak olan üslubunun ilk emarelerini gördüm ki bununla karşılaşmak da başlı başına çok nefisti.
Yanıtla
0
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
11 Mayıs 2026
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Normal Olmak Varken Neden Mutlu Olasın?
“Tek başımaydım. Kendi kendimi yaratmıştım. Biyolojiye de biyografiye de inanmıyordum. Sadece kendime inanıyordum. Ebeveyn mi? Ne için? Seni incitmekten, acıtmaktan başka?”

Bundan birkaç ay evvel birkaç Jeanette Winterson kitabı alıp kendisiyle tanışmaya niyet ettiğimi söylediğimde tanımadığım ama Winterson’a epey hakim olduğu besbelli olan bir hanımefendi mesaj atıp “Lütfen ‘Normal Olmak Varken Neden Mutlu Olasın’la başlayın okumaya, inanın çok daha iyi olacak” demişti. Lafını dinledim, iyi ki dinlemişim.

Yani ne diyeyim ki bu kitap için. Muhteşem bir ilk tanışma oldu, çok sarsıldım, çok etkilendim.

Jeanette Winterson’ın otobiyografik anlatısı bu. 6 haftalıkken aşırı dindar bir aileye evlatlık olarak verilmesinden başlayarak son derece zor geçen hayatını olanca çıplaklığıyla döküyor okura. Sevildiğini hiç hissetmediği için hayatı boyunca ilişkilerinde ne kadar zorlandığını, sevmeyi değil sevilmeyi, vermeyi değil almayı öğrenmek için nasıl çabaladığını, ailesinin, özellikle annesinin onu soktuğu o karanlık kapandan kitaplara sığınarak nasıl kurtulduğunu, delirmeye yaklaştığı yetişkinlik yıllarında yine kitaplarla, ama bu sefer okuyarak değil yazarak nasıl iyileştiğini, aşklarını, kendini nasıl onardığını... Yani üf. O kadar gerçek, o kadar sert ki anlattıkları. Ve o kadar iyi yazılmış ki. Sık sık duraksayıp okuduğum cümleler üzerine düşünme ihtiyacı duyarak okudum, neredeyse her sayfanın köşesini kıvırdım.

Sevmeye, yasa, büyümeye, anlamaya, anlaşılmaya ve anlatmaya dair muazzam iç görüler barındıran müthiş bir metin bu. Şimdi artık kendisinin kurmacalarını okumaya başlayabilirim - beni o kadar heyecanlandırdı ki bu tanışma, iple çekiyorum devamını okumayı resmen.

Şu alıntıyla bitireyim:

“Mutlu sonlar yalnızca bir duraklamadır. Üç çeşit büyük final vardır: İntikam. Trajedi. Bağışlama. İntikamla trajedi genelde bir arada gerçekleşir. Bağışlama geçmişin borcunu öder. Bağışlama geleceğin önündeki engeli kaldırır.”
Yanıtla
0
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
11 Mayıs 2026
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Cenup
"Tarihle çarpışan bir sesin tiyatrosu, unutuluşuyla savaşan bir dilin sessizlikleri."

Kafamı fena halde karıştırdın Carlos Fonseca, darmadağın ettin beni.

Önce şunu söyleyeyim: çok ama çok kuvvetli bir metin bu. Özellikle Bellek Tiyatrosu başlıklı son bölümünü hipnotize olmuş gibi okudum; renkler, görüntüler gözümün önünden geçti, türlü sesler, fısıltılar, bilmediğim dillerde kelimeler işittim, kalp atışlarımın hızlandığını fark ettim; durmak, kitaptan çıkmak istedim, çıkamadım; tarif ettiği fiziksel mekâna hapsolmuş gibiydim, hareket edemiyor, uzaklaşamıyor gibi. Bunları yazarak yapabilmenin muazzam bir kudret olduğunu kabul etmem lazım. Epeydir bir kitabı bitirdiğim anda en baştan tekrar okumak istememiştim. Tamamını olmasa da bazı bölümleri dönüp tekrar okudum neticede.

Çok katmanlı bir metin Cenup. Ancak çok derken - bence biraz fazla çok sahiden. Birbirinin üzerine binen, iç içe geçen, sarmal gibi birbirine dolanan bir sürü hikâye anlatıyor. Nietzsche'nin kız kardeşinin Paraguay'da kurduğu Yeni Almanya isimli antisemit köyün öyküsünden başlıyor, günümüze uzanıyor. Bunu yaparken de anlatısını bellek, dil ve şiddet ekseninde kuruyor ki hepsi birbirinden zengim konular malum. Juan Rulfo'dan Marguerite Duras'ya, Brueghel'den Wittgenstein'a, Elias Canetti'den Malcom Lowry'ye ve Thomas Bernhard'a uzanan çok sayıda yazar, sanatçı ve felsefeciye de atıflarda bulunuyor roman; referansların tamamını anladım mı, hakkını verebildim mi açıkçası emin değilim. Okurundan ciddi bir entelektüel beklentisi olduğunu söylemek lazım yazarın.

Çok iyi yazılmış (ve kusursuz çevrilmiş, çünkü Roza Hakmen...), onca karmaşıklığına rağmen okuru kolundan tutup içine çeken bir kitap bu neticede. Fakat yazar, kurduğu görkemli labirentten o labirente yakışır biçimde çıkamamış sanki. Hikâye farklı bağlansaydı (yahut belki de hiçbir yere bağlanmasaydı, çünkü bu metne bu da yakışırdı) kusursuz bir kitap bu diyebilirdim.

Yine de çok, çok sevdim. Ve biliyorum ki bana yaptığı şeyi uzunca bir süre hatırlayacağım. Demlendikçe yeri belirginleşecek o kitaplardan biri bu. Tanıştığımıza memnun oldum Carlos Fonseca.
Yanıtla
0
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
11 Mayıs 2026
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Okumalar Okuması
"Tarih hakikatin anası olabilir ama gayri meşru çocuklar da doğurabilir."

Alberto Manguel'le yolculuğum sürüyor. Öyle bir yolculuk ki onunla yol aldıkça kendi okurluk yolculuğumun bana verdiği bazı unutulmuş hazları da yeniden keşfediyor ve yüceltiyorum gibi hissediyorum. Manguel çocukluğunu, edebiyatın onda yarattığı ilk heyecanları, ilk kütüphanesini (ve tabii sonrakileri) anlatıyor, ben kimi çok benzer, kimi bambaşka kendi anılarıma dönüyorum. Gülümsüyorum, şaşırıyorum, bir sürü şey öğreniyorum, bayılıyorum keyiften!

Bu kitapları okumayı bunca ertelemiş olmamda bir hikmet varmış meğerse. Manguel'in uçsuz bucaksız birikiminin, okuduğu binlerce kitabın küçük de olsa bir kısmıyla haşır neşir olmuş olarak okumaktan büyük haz alıyorum; bildiğimin en az beş katını da öğreniyorum okurken. Manguel okumanın ve okurluğun biçimlerine, siyasetle edebiyatın diyalektik ilişkisine, kitapların kendimizi keşfetme seyahatimizdeki ihtişamlı rehberliğine, yazılı metnin geçmişine, bugününe ve geleceğine dair akıl yürütüyor, hiçbir denemesi başladığı yerde bitmiyor, katman katman açılıyor.

Dili her zamanki gibi pek leziz, kimi denemeleri görece zor olsa da pek çoğu hikâye gibi akıp gidiyor çünkü Manguel anlatısının odağına her zaman insanı ve insanî deneyimleri alıyor, teorik bir çerçeve çizerken bile o odaktan kopmuyor. Ben işte edebiyata dair bu tür denemeler okumaya bayılıyorum, edebiyata teknik bir mesele gibi bakmayan, yapısökümcü bir yaklaşımla sanki onu hislerden azade "analiz" etmek mümkünmüş yanılsamasına düşmeyen, kitaplara neredeyse sevgiyle yaklaşan bir inceleme biçimi onunki. O kadar benlik ki, bazen hissettiğim "bazı yazarlara teşekkür etme ihtiyacımın" tam olarak hangi itkiden kaynaklandığını anlıyorum Manguel'i okudukça.

Son bir alıntıyla bitireyim. Manguel'in okurluğunu da, yazarlığını da, biz okurların okurluğunu okşayış biçimini de çok seviyorum. İyi ki yazıyor.

"Gayet iyi bildiğimiz gibi edebiyat çözüm önermez ama ortaya iyi açmazlar atar."
Yanıtla
0
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
11 Mayıs 2026
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Kış
"Tanrı ölmüştü: Evvela o. Romantizm de ölmüştü. Şövalyelik ölmüştü. Şiir, roman, resim, hepsi ölmüştü. Tiyatro ve sinema, ikisi de ölmüştü. Edebiyat ölmüştü. Kitaplar ölmüştü. (...) Aşk ölmüştü. Ölüm ölmüştü. Bir sürü şey ölmüştü. Öte yandan bazı şeyler ölmemişti ya da henüz öyleydi. Yaşam henüz ölmemişti. Devrim ölmemişti. Irk eşitliği ölmemişti. Nefret ölmemişti."

Ne kadar nefis bir açılıştır ya bu?

Ali Smith ile yolculuğum sürüyor ve anlaşılan o ki yolculuk her dönemeçte daha da güzelleşecek, zira Kış'a bayıldım. Öncelikle nacizane tavsiyem: kitapları arka arkaya okuyunuz. Zira muhtemelen arka arkaya okumamanız halinde kaçırmanız çok olası olan incecik ve fakat fark edince müthiş lezzet katan iplerle bağlanmış durumdalar. (Okuyacaklara bir minik ipucu: Sophie'nin Paris seyahatine dikkat ediniz, sır orada gizli.)

Döneyim kitaba. Sonbahar için "Bir Brexit romanı bu, evet, ama daha çok bir Avrupa romanı bence ki milyonuncu kez söylüyorum; Avrupa'nın nüvesi üzerine daha çok düşünmemiz gerektiğine inanıyorum" diye yazmıştım - Kış, ondan daha bile Avrupa'ya dair bir roman bence.

Noel için bir araya gelen 4 kişinin ve o 4 kişinin biricik öykülerinin ardında dönüşen, dönüştüren bir çağın, Avrupa'nın son 50 senesinin öyküsü bu. Arka kapakta öyle güzel tariflemişler ki, alıntılamadan edemeyeceğim: "Ali Smith, Mevsim Dörtlemesi'nin ikinci kitabında kelimelerini kar gibi üstümüze yağdırıyor. Bugünümüz tüm o sahte gerçekliğiyle, geçmişimiz de çıplak bir duvar gibi karşımıza dikiliyor. Fantezi alegoriyle iç içe geçerken Smith, dört farklı hayatı tek bir eve davet ediyor. Kapıları kapatıp bu malikâneyi bir karküresi gibi sallıyor. Nihayetinde geçmiş geleceğe bürünürken hakikat açığa çıkıyor."

Tam da bu - kelimeler kar gibi üzerime yağdı gerçekten. Ol(a)mamış aile ilişkileri, yarım kalmış, öfkeli aşk hikâyeleri, imgelerimizi gerçek sanışlarımız, kurtarılamamış bir dünya, büyük vicdan sınavını verememiş bir insanlık, kendi çöküşünü davul sesleriyle karşılayan koca yaşlı kıtamız Avrupa. Bu kitap hepsinin hikâyesi, bu kış hepimizin kışı.

Kış'ın her şeye rağmen umutsuz bir kitap olmadığını da söyleyip bitireyim. Çok sevdim. İlkbahar için çok heyecanlıyım.
Yanıtla
0
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
11 Mayıs 2026
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Victoria
"Tanrı aşkı çeşit çeşit yarattı; aşkın devam ettiğini veya sona erdiğini gördü.”

Bu sene Nobel Edebiyat Ödülü'nü kucaklayan Jon Fosse'nin iki eserini okuyup kendisine karşı çok da büyük bir aşk geliştiremeyince (sevmedim denemez, sevdim ama özel bir bağ kuramadım bir şekilde), Norveç'in asıl büyük ismi, bir diğer Nobel Edebiyat Ödüllü yazar Knut Hamsun'a bir uğrayayım dedim ve kaç zamandır kütüphanemde bekleyen Hamsunlardan birini elime aldım, Knut dedemle (kendisi tam 93 sene yaşamış, gerçekten dedem!) bir tanışayım artık dedim.

Ve ne iyi ettim! Yüzyıl başı edebiyatıyla kimyam her zaman tutmayabiliyor, bazen pek soyut geliyor anlatımları ve buhranları, o her duyguyu büyük büyük yaşama hallerine adapte olmakta güçlük çekebiliyorum, dolayısıyla kaygılarım vardı ama gördüm ki yersizmiş, Hamsun sahiden zamansız bir yazarmış.

Açıkçası anlattığı hikâyeye çok ikna olamadıysam da (sahiden, yüzyıl başı edebiyatında insanlar ama özellikle kadınlar niye hep pek acayip ve anlamsız davranıyor ya?), dilini ve anlatma biçimini çok sevdim. Aslında hikâye epey klişe; fakir oğlan zengin kıza aşık oluyor, zengin kız da onu seviyor ama kavuşamıyorlar çünkü işte sınıf, kan, para mevzuları. Dediğim gibi öykü çok ikna edici değil belki ama bu ikisinin çocukluklarından başlayan arkadaşlığını, baş kahramanımız Johannes'in Victoria'ya hislerini anlatırken seçtiği kelimelerin zarafetini, öykünün her yerine sinmiş naifliği çok sevdim.

Bu arada ben klasikleşmiş Behçet Necatigil çevirisinden okudum ancak kitabın yakın zamanda Dilek Başak çevirisiyle Can Yayınları'ndan çıkmış bir versiyonu olduğunu da belirteyim, o metne de ayrıca bakacağım, aradan onlarca yıl geçtikten sonra yapılan o çevirinin lezzeti de farklıdır muhakkak.

Ben daha Knut Hamsun okurum valla. Büyük eseri Açlık'a varana dek devam.

Şu cümlelerle bitireyim o halde:

"Aşk bir insanı yere yıkabilir, onu tekrar ayağa kaldırabilir, onu yeniden rezil edebilirdi. Bugün bakarsın beni sevmiş, yarın seni, öbür gün onu! Böyle kararsızdı aşk. Koparılması imkansız bir mühür mumu gibi dayanıklı da olurdu, ölüm saatine kadar tıpkı sönmez bir nur gibi parlardı da; ölümsüzdü bu kadar."
Yanıtla
0
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
11 Mayıs 2026
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Kudüs
"Tanışmayan iki kişi arasındaki en kısa karşılaşmada, bu iki kişi birbirlerine tek sözcük etmeseler bile, ötekinin entelektüel yeterliliğini anlamak için bakışını dikkatle gözlemek yetecektir. Söyledikleri yeterli değildir, hepsi sadece iyi bir bellekten ibaret olabilir. Kendine bir ortak arıyorsan kulaklarını kapat ve gözlerine dikkat et, hareket ediş biçimlerine; derinliklerine, nasıl şeylerin üzerine atıldıklarına, bir nesneyi nasıl görüp kavradıklarına, onun içine nasıl girdiklerine, içinden nasıl çıktıklarına ya da nasıl orada kaldıklarına. Gözlerin dünyadaki güzergâhı, aklın güzergâhıdır."

Saramago'nun hakkında "henüz 35 yaşında bu kadar iyi yazmaya hakkı yok; insanın onu dövesi geliyor" dediği birini okumamam takdir edersiniz ki düşünülemezdi; pek övülen romanı Kudüs ile Portekizli yazar Gonçalo M. Tavares'le tanışmış oldum.

Kudüs tarifi zor bir roman açıkçası. Çünkü hem anlatımı parçalı, hem anlattıkları. Zira bir delilik öyküsü okuyoruz; aslında deliliklerinden değil de toplumun delilikle imtihanını veremeyişinden parçalanmış zihinlerin öykülerini - dolayısıyla evet, sanırım sözcük "parçalı" değil "paramparça" olmalı. Paramparça bir kitap bu; iyi anlamda.

Akıl hastanesindeki iki ana karakterimiz Mylia ve Ernst'in dışında bir de kontrol edilemez bir kötülük taşıyan Hinnerk, bence harika çizilmiş fahişe Hanna, toplumun tüm ikiyüzlülüklerini bünyesinde toplamış doktor Gomperz, küçük Kaas ve vahşetin toplumlara ne yaptığını inceleyen Theodor var. Kısacık bir kitaptaki bunca karakterin her birinin bu kadar akılda kalıcı olması ancak büyük bir yazarın kotarabileceği bir iş. Kudüs herkesin seveceği bir roman değil bence ama aykırı, çok katmanlı ve müthiş zengin bir metin okumak istiyorsanız buyrunuz. Theodor'un vahşete dair sözleriyle bitirmek istiyorum:

"Vahşet azalıyorsa, yüz nesil sonra daha mutlu olacağımız sonucuna varabiliriz, ama vahşet artıyorsa, bu Tarih sona erecektir ve son vahşet dalgası arkasında hiçbir şey bırakmayacaktır. Ve bundan sonra daha iyi, daha etik bir Tarih ortaya çıkabilir. Her iki varsayım da bize iyimserlik aşılıyor, ama eğer vahşet sabitse, o zaman hiç umut yok demektir. Hiç. Her şey böyle sürer gider."
Yanıtla
0
0
Destekliyorum 
Bildir