Onaylı Yorumlar

Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
20 Mart 2025
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Ağaç yaşken eğilir ve balık baştan kokar
Dört bölümden oluşan, 200 sayfalık bu eser; aile içi iletişim sorunları ve çocuklardaki davranış hataları üzerine odaklanmış bir rehber kitap niteliğinde. Yazarı hem bir anne hem de akademisyen olunca; anlatımdaki yol ve yöntemdeki seçicilik ve özen kendisini hissettiriyor.

Her bölümde, aile fertleri arasındaki olası iletişim sorunları ve çekişmeleri; yaşanmış örneklerden de yola çıkarak kurgusal bir senaryoya dönüştürmüş yazar. Her ferdin beklentilerini, yorumlarını aktararak, sonuçlarını değerlendirmiş ve “nasıl olsa daha iyi olurdu?” sorusunun cevabına göre önerilerini sıralamıştır.

Bu kitabın, hitap ettiği okur kitlesi çok geniş. Yuva kuranlar veya evlilik adayları; aile akademisi eğitimi gibi düşünerek okuyabilirler. Edindiği ön bilgiyle, yeni soru ve sorunlara nasıl çözüm bulabileceğinin hazırlığını yapmış olurlar.

TV’lerde sabah kuşağında dert festivali, akşam kuşağında politikacıların kavga arenası, gece kuşağında ise genelde eğlence dolu keyif festivaline rastlıyoruz. Toplumda boşanmalar, aile kavgaları, şiddet, cana kast vb. olumsuz örnek içeren olaylar; TV ve sosyal medya marifetiyle canlı olarak adeta gözümüze sokuluyor. Kültür, sanat, eğitim ve mesleki ders niteliğindeki programlar yetersiz kalıyor. Çoğaltsak bile ihtiyaç hissedip takip edebilecek, bilinçli insan sayısı azaldı.

İncir çekirdeğini doldurmayan nedenlerle, aileler boşanıyor ve yeni aile kurma sayısı da azalmış durumda. Demografik dengemiz alarm veriyor. Ülkemizde adeta metre kareye üç yazar düşerken, okur sayısı da düşmeye devam etmektedir.

Peki toplumu toparlayıp eğitecek, donatacak, düştüğü yerden ayağa kaldıracak bir eğitim ve planlamaya ihtiyaç var mıdır? Elbette ve kesinlikle vardır. Fakat etkin rol oynaması ve kabul görmesi, bireyler ısrarla ve istikrarla talebiyle doğru orantılıdır.

Muhatabını anlayabilmek, ona güven hissini verebilmek, sorunların çözümünde doğru bir başlangıçtır. Kitapta kurgusal diyaloglarla, empati kurulmuş ve tarafların iç sesi yazıya dökülmüş ve tahlil edilmiştir.

Her irtibat, iletişim, yorum ve kararda her şeyden önce doğruluk, dürüstlük ve iyi niyet kuralı geçerli olmalıdır. Devamında ise usul esastan önce gelir kuralını hatırlamak gerekir. Yol, yöntem, üslup, hitabet şekli; hedef ve amacın belirleyicisidir.

Doğru ve verimli iletişimi pratik olarak formülle açıklamak gerekirse, zincirleme olarak uymamız gereken kurallar en azından şunlar olabilir:

Doğruluk, dürüstlük, iyi niyet ve nezaket kuralına uyum. En uygun usul, vurgulu üslup, sözü gerekçelendirme, temellendirme, ikna edici açıklamalarla somutlaştırma.

“Kervan yolda dizilir” sözü yerindedir ama kervanda yola çıkmadan önce de bir hazırlık yapmak gerekir. Bu kitap aile içi iletişim için; akıcı ve tutarlı bir anlatımla, yerinde önermeler, öneriler sunuyor. Devamını kitaba havale edelim.

Yeni çıkan kitaplar için, “Okuru bol olsun” diyenlere genelde şu cevabı veririm: “okuyun sizin de olsun”

Verimli okumalar dilerim.
Yanıtla
10
0
Destekliyorum  15
Bildir
Hezarfen
Hezarfen
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
19 Mart 2025
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Siyaset, Din ve Ticaret Ekseninde Moğollar, İslam ve Batı Avrupa
Moğolların 13. yüzyılda giriştikleri büyük kapsamlı istila ve işgal hareketleri doğudan batıya doğru tüm dünyada geniş çaplı kaotik bir durum yaratmıştır. Moğollardan önce namları duyulmuş, ortaya çıkan psikolojik savaş unsurları sansasyonel bir etkiyle halkların ve yöneticilerin kâbusu olmuştur. Ardı ardına ele geçirilen topraklarda dünyanın o güne dek görmediği bir vahşet, duyanları yeni çareler bulmaya itmiştir. Özellikle Batı Avrupa, Moğol ordularının Doğu Avrupa’da görülmesinden sonra ülkelerin başına gelecek meşum akıbetin önüne geçmek istemiştir. Moğol duyumlarının efsaneye dönüşmesi sonrası nerdeyse o günlerde bilinen dünyanın bir ucundan diğer ucuna diplomatik ilişki ağı oluşmaya başlamıştır.

Moğol, İslam ve Avrupa tarihi hakkında kapsamlı çalışmaları bulunan Adil Hilal de Moğol intişarını izleyen süreç içinde Moğol- Batı Avrupa ilişkilerini İslam dünyasına etkileri kapsamında incelemiştir. Aslında coğrafyaya bakıldığında Çin’in yamacında zuhur etmiş bir imparatorlukla Batı Avrupa arasında devasa bir mesafenin olduğu dikkat çeker. Fakat Moğolların Asya’da sağladıkları Pax Mongolica (Moğol Barışı) dönemi, Haçlı Seferlerinin sağladığı Doğu ile Batı’nın temas hali, artan ticari münasebetler sayesinde ilk ilişkiler başlar.

Cengiz Han dönemi ve onun vefatını izleyen dönem arasında belirgin farkların olduğu malumdur. Büyük cihangirin ölümü sonrası Moğol topraklarının Cengiz’in dört çocuğu arasında pay edildiği devirde dünyanın istikrarında da dalgalanmalar görülür. Adil Hilal de işte bu dönemde 1237-1255 yılları arasındaki ilişkileri kaleme alarak eserine başlar (Birinci Bölüm). İlk temasların vuku bulduğu bu dönemlerin belirgin özelliği Moğolların şartsız biat istemeleridir. İlk giden heyetler hakkında bahseden Hilal toplumların birbirlerini tanımalarının aşamalarını detaylı bir şekilde satırlara döker.

Türk akademik literatüründe de karşılığı bulunan Carpini, Lombard, Rubruck gibi diplomat seyyahların yapmış olduğu seyahatleri iyi bir şekilde özetleyen Hilal ilk ilişkilere kadar olan siyasi tarihe güçlü göndermeler yapar. Aslında güç dengesinin bu kadar iyi gösterilmesi, Avrupa cephesinin durumunu da aşikar kılar. İlk olarak Moğol fırtınasına karşı aranan çareler ve yürütülen projeler; silaha dokunmadan kalemle Moğolların Hristiyan olması hedefine binaen hareket eder. Bu nedenle Batı’nın muktedir imparatorları kolay olana yönelerek, dini bir misyonun tahakkuku için çaba sarf eder.

Eserin ikinci bölümünde; Hilal, tarihçi perspektifinden olaya bakmaya ve çoklu uluslararası ilişkiler kapsamında ele aldığı olayları detaylandırmaya başlar. Aslında burada Cengiz’in ölümünden sonra dörde bölünen Moğol imparatorluğunun İlhanlılar cephesi anlatılır. Emsali olan özel konulara yoğunlaşmış eserlerin aksine İlhanlıların siyasi tarihi ilgi çekici şekilde detaylandırılır. Böylelikle Ortadoğu- Türkistan- Kafkaslar arasında zuhur eden siyasi tablo ana hatlarıyla okurun önünde arzı endam eder. Bölgede büyük bir güç olarak sivrilen Memluklara mağlup olan Moğolların artık gardı düşer ve Latinlerle anlaşmaya yaklaşırlar.

Eser sadece siyasi tarihi detaylandırmakla kalmaz. Bu dönemde diplomatik ilişkiler ve özel önemi haiz birçok elçilik heyetinin diplomatik çabaları da satırlara yansır. Misal İlhanlı Hanı Argun dönemindeki Moğollar tarafından yollanan dört elçilik heyeti hakkına bilgi verilir. İlişkilerin İlhanlı hanlarının dönemlerine müstakil başlıklarla sunulması, eserin aslında Moğol-Latin ilişkilerinden ziyade İlhanlı-Batı Avrupa ilişkilerine yoğunlaştığının kanıtı gibidir. İlk bölümü sonuç kısmıyla bitiren müellif ikinci bölümü de ilişkilerin beklentilerin aksine sonuçlanmasının nedenleri üzerinde durarak bitirir. Bu şekildeki metodolojik tercihten anlaşıldığı üzere, müellifin kitabını farklı makalelerin birleşiminden oluşturduğu fikri okurda hasıl olur.

Eserin üçüncü bölümü; din ilişkilerine ayrılır. Avrupa ve Moğolların din siyasetinin tam manasıyla anlaşılması için iki tarafın dine karşı tutumlarının deşifre edilmesi gerekliliğinden hareket eden Hilal gerek Avrupa’nın gerekse de İlhanlılar üzerinden Moğolların dini siyasetleri doğrultusunda nasıl hareket ettiklerini tüm yönleriyle ortaya koyar. Mesele esasında basittir. Batı Avrupa Moğolları Hristiyanlaştırarak onların sayesinde Asya’nın bütününü dinen fethetmek istemektedir. İlhanlılar ise Memluklara karşı bir müttefik bulmak istemektedir. Ama iki tarafında beklentisinin dışına çıkan bir sonuç iki tarafı tatmin etmezken, yaşananların din siyasetinin çetrefilli yönlerini aşikar etmesi bakımından okuru memnun eder.

Dördüncü bölümde ise; ilişkilerin ticari yönü üzerinde durulur. Her ne kadar ilişkiler kapsamında Moğollar adı altında İlhanlılar ön plana çıkıyorsa, ticaret bağlamında da Venedik ve Cenevizliler baş rol mevkiine yükselirler. Akdeniz ticaretinin nabzının nasıl attığı, İtalyan şehir devletlerinin dinden bigane şekilde Asya’ya uzanma çabaları, verilen imtiyazlar, ambargolar, kutsal savaşların gölgesinde filizlenen pazarlar, büyük ticaret yollarının seyri vs. gibi birçok malumat bu kısımda çok rafine biçimde dile getirilir.

Siyaset, din ve ticaret merkezli takip edilen ilişkiler izah edilirken hem Batılı kaynaklar hem de yazarın mensubu olduğu millete ait Arapça kaynaklar çok iyi takip edilir. Yer yer karşılıklı şekilde değerlendirilen kaynakların birbirlerini doğruladıkları yerler üzerinde özellikle durulur. Yazarın anlatısında Arap mensubiyeti bağlamında taraflı yorum yapması beklenirken salt durumu ortaya koyan yorumları yaparak objektiflik koruduğu fark edilir.

Eserin iyi bir çevirisi olmasına karşın, imla açısından tekrar elden geçirilmesi gerekmektedir. Bu arada dilimize onlarca eser kazandıran Merhum Ahsen Batur’un notlandırmalarla esere diğer çevirilerine nazaran daha az müdahale ettiği görülmektedir. Bu nedenle yazarın bazen bozkır kültürüne ilişkin değerlendirmelerde sathi yorumlar yaptığı gözden kaçmamaktadır. Örnek verilirse Asya kültüründe “gök” figürü fazlasıyla önemlidir. İlhanlı hanlarının mektuplarındaki “gök” merkezli yeminlerinin inanç gizleme çabası olarak nitelendirilmesi ve Şamanizm’in bir din olarak kabul edilmesi yazarın direkt kabulünden ziyade tartışmaya açıktır. Bununla birlikte elçiler vasıtasıyla ulaştırılan mektupların detaylı tahlil ve tenkit edildiği söylenebilir. Hatta mektuplardaki ifadelerden yola çıkılarak yapılan fikir jimnastiklerinin ufuk açıcı olduğunu belirtmekte fayda vardır.

Sonuçta, milletler arası ilişkilerin günümüzdeki gibi olmadığı bir dönemi anlatmanın kendi içinde zorlukları mevcuttur. Özellikle tarafları birbirlerinin gözünden anlatmak insanlar arası ilişkilerden daha karmaşık olan devletlerarası bir tabloyu layıkıyla çözümlemeyi zaruri kılar. Moğol- Avrupa arasında ikbal dönemlerini yaşayan İslam’ın durumunu izah etmek, bölgeye damgasını vuran Müslümanların tarihi için önemlidir. Yine bir Türk devleti olan Memlukların bölge siyasetindeki üstünlükleri daha fazla incelemeyi hak etmektedir. Zira Türklerin Mısır merkezli tarihleri İran merkezli tarihlerinden geri kalmaz. Her ne kadar İslam ilintisi gereğince İlhanlılar merkeze alınsa da Altınorda, Çağatay ve Kubilay hanlıkları uluslararası ilişkiler bağlamında incelenmeyi hak ederler. Dileriz ki Moğol mirası ve Türklere etkileri, yazılacak yeni eserler nispetince kütüphane raflarını zenginleştirir.

Yanıtla
4
0
Destekliyorum  2
Bildir
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
18 Mart 2025
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Serinin ilk kitabından çok daha başarılı
Serinin ilgimi çekmesinin nedeni nöroroman türünden çok etkilenmeme rağmen aslında bu türde ne kadar az okuma yaptığımı fark etmiş olmamdı. Ancak yazarı tanımadığım için bu kadar ilgiyle okuyacağımı düşünmemiştim. Anladığım kadarıyla alanında takdir edilen, takip edilen biri. Ben de bu kitap vesilesiyle tanışmış oldum.

Serinin kitapları sırasıyla Pia Mater, Arachnoid Mater ve Dura Mater. Bunlar aynı zamanda beyni ve omuriliği kaplayan koruyucu zarların adıymış. Araştırınca öğrendim. Zaten kurguda yer alan pek çok şeyde bu şekilde atıf göreceksiniz. Mesela beynin arka tarafında yer alan ve vücudun çeşitli bölgelerine sinyaller gönderen 12 çift sinire verilen adı, kurduğu evrende benzer bir görev yüklediği kişilere rütbe olarak vermişti. Bence bu açıdan Ian McEwan'ın -ki türün önemli temsilcilerindendir- romanlarından farklı bir şey sunuyor. Bu yüzden değerli buldum bu seriyi. Ian McEwan'ın Cumartesi romanını Darwinci bakış açısıyla incelemiştim lisans tezim için ve bu serinin bu kitabında bu bakış açısına da gönderme olduğunu gördüm, burada ona bir alternatif sunuluyor ki bunu bir eleştiri olarak okuyup okuyamayacağımızı düşündürdü bana. Okurken çok kez durup araştırma yapma ihtiyacı hissettim ve referans olarak verilen bilgilerin ne kadarının kurgu ne kadarının gerçek olduğunu keşfedebildim. Böylelikle alana dair daha fazla bilgi sahibi olmuş oldum ve yazarın kurgudaki becerisini de daha iyi değerlendirme fırsatı edindim. Zaten bu bilgileri herkesin anlayabileceği şekilde, basitçe veriyor, öyle boğulmadan okuyabiliyorsunuz. Bu da yazarın hikâyeciliğindeki pürüzleri tolere etmenize yardımcı oluyor.

Serinin ilk kitabına nazaran kurgu çok daha iyiydi. Elbette iyileştirilmesi gereken noktalara dair pek çok notum var ama akış birinciye nazaran daha rahattı ve elementler çok daha yerli yerinde gibi görünüyordu. Ayrıca aksiyonun fazla olması da sürükleyiciliğini desteklemiş oldu. Arka planda bırakılan o merak duygusu da sayfaları daha hızlı çevirme konusunda insanı kesinlikle motive ediyor ve bunu klişe bir yolla yapmıyor.

Kitabın önemli noktalarından biri de farklı karakterlerin bakış açısından olayları sunarken size zaman çizgisini takip etmenizi sağlayacak girişi sunması. Bu da hangi olayın ne zaman olduğunu anlayabilmenizi sağlıyor. Normalde bu kadar belirgin verilmesi rahatsız edici olabilirdi ama yazarın, kitabın bir kimliği hâline getiren bir istikrar sağlanması bunun aslında değerli bir etmen olabileceğini düşündürdü. Zira yazar zihnimizi bir sürü bilgiyle meşgul ederken bununla da cebelleşmemizi istememiş olabilir. Aynı şey olacaklara, karakterlerin akıbetine dair önden bilgiler vermesi için de geçerli. Bu sürpriz bozan detayların okuma keyfinden beni mahrum bırakacağını düşünmüştüm ama öyle olmadı. Çünkü ne olacağını söylemesine rağmen o kadar fazla değişkenle karşılaştım ki bunun aslında bir önemi olmadığını o zaman anladım. Bu açıdan okurlara ön yargılı olmamalarını tavsiye edebilirim.

Türü sevmemin bir nedeni de verdiği bilgilerin bana katkıları. Zira pek çoğu dünyaya bakış açımı genişletti. Bilhassa son zamanlarda kafamı oldukça karıştıran dünyadaki değişen dengeler konusunda bana bir cevap da sundu diyebilirim. En azından neden bu kitle birdenbire hedef olmuş olabilir ki soruma en azından bir tane muhtemel neden buldum. Bu anlamda insanın kendini ve dünyayı sorgulamasına neden oluyor. Diğer yandan da daha çok bilme istediğimi tetikledi.

Betimlemelerini oldukça canlı ve etkili buldum. Hatta bu anlamda çok şaşırdığımı söyleyebilirim çünkü bilim insanının bu kadar başarılı betimlemeler yapmasını gerçekten beklemiyordum. Bu başarılı betimlemelere rağmen elbette bazı zayıf noktalar da vardı. Bilimsel gerçekleri sunarken hikâye içinde eklenti gibi durması bunlardan biriydi. İlk kitapta bu bilgiler hikâye içine biraz acemice yerleştirilmişti ama ikinci kitapta bu anlamda gelişme olduğunu gördüm. Çok didaktik, zorlama görünüyordu ilk kitapta ama ikincisinde daha rahattı.

İlk kitaptaki en büyük problemlerden bir diğeri de anlatıcıydı. Çok kez kafa karışıklığı yaratacak şekilde anlatıcılar iç içe geçiyordu. Anlatıcı değişse de dilin, ton aynı kaldığı için kimin konuştuğunu anlamak zorlaşıyordu. Herkes aynı gibiydi. Anlatıcı mı karakter mi konuşuyor anlayamıyordunuz. İkinci kitapta bunun daha az hissedilmesinin nedeninin genellikle ilahi bakış açısıyla ele alınmış olmasından kaynaklandığını düşünüyorum. Bir kısmı da flashbacklerle verilmişti. Zaten bu açıdan ilk kitaptan hemen kanıya varmak istememiştim çünkü yazarın bir şekilde elinin alışacağını ve bunun serinin devamında çözebileceğini düşünmüştüm ki öyle de olmuş gibi görünüyor.

Aslında çok fazla notum var ama okuyucuya az çok fikir verecek önemli detaylardan bahsettiğime inanıyorum. Özetle dünyasına bir şekilde inandırdı ve karakterlerde bir değişim/gelişim görebildik. Çok fazla ters köşeye yatıran bir hikâye akışı var ve ilerledikçe derinleşen bir yapıya sahip. Bazı karakterler iki boyutlu gibi hissettirse de ait olduğu dünyada o yapaylığa ihtiyaç var gibi düşündüm. Elbette daha önce bahsettiğim gibi anlatıcı dilinin yer yer tekdüzeliği, herkesi aynı kişi konuşuyormuş gibi hissetmemiz de buna neden oluyor olabilir. Bir laboratuvar sterilliği de var diyaloglarda, karakterlerde. Defolarını gördüğümüz anlarda bile o tat geliyor ne yazık ki ama buna rağmen bilimsel gerçeklerle bağlanan kurgu seni içine çekmeyi bir şekilde başarıyor. Genel olarak hikâye ilgi çekici. İyi bir film yapılacak kadar detaylarla beslendiğini, güzel bir dünya yaratıldığını düşünüyorum.

Bir editör olarak naçizane bir eklemem daha olacak. Eğer yayınevi tekrar basıma gidecek olursa kitapların editörden tekrar geçmesinin daha iyi olacağını düşünüyorum. Bilhassa ilk kitapta akışı zorluyordu. İkinci kitap görece daha iyi durumdaydı ama yeniden okunursa bence iyileştirilebilir. Bendeki 34. baskı. Yakın zamanda serinin İngilizce basımı da duyurulduğuna göre daha çok baskısının olacağını öngörmek yanlış olmaz. Okuru bol olsun diyelim.
Yanıtla
10
1
Destekliyorum  5
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
14 Mart 2025
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Hayatın Acemiliği
Kendisini bir video paylaşım platformundan izlemeyi çok sevdiğim, anlatımıyla ses tonuyla her zaman kendine has üslubunu yansıtan Beyhan Budak'ın bu kitabı oldukça sade ama etkileyici bir anlatıma sahip. Hayatın içinde yaşadığımız zorluklar, içinde bulunduğumuz durumlara karşı zihnimizden geçen olumlu veya olumsuz düşünceler, çözüm yöntemleri çok güzel bir dille anlatılmış. Derin bir psikoloji veya psikiyatri kitabındaki anlatımları hayal etmeyin. Bu kitap gerçekten de hayatın içinde herkesin anlayabileceği bir dilde anlatıyor psikolojik yaklaşımları. Beyhan Budak'ın yaşanan durumlara ilişkin yaptığı isimlendirmeleri çok sevdim. Mesela, pembe panter yanılsaması pek çok kişinin yaşayıp da anlamlandıramadığı bir durum. Bunu kitapta çok güzel anlatıyor. Kendi yaşamından, çalışma hayatından, aile yapısından örnekler vermesi ise sizi kitabın içine iyice çekiyor. Siz de okudukça kendinizden bir şeyler buluyorsunuz kitapta. Üstelik de kendinizi bulduğunuz anlatılarda, çözüme ilişkin ipuçlarıyla ilerlemek de daha kolay oluyor. Kitap çok uzun olmadığı için kısa sürede okunup bitirilebilir. Ancak benim tavsiyem altını çizerek not alarak okumanız. Çünkü eğer kitaptakileri iyice özümseyip uygulamaya da koyabilirseniz hayat kalitenizi yükselteceğini düşünüyorum.

Keyifli okumalar diliyorum.
Yanıtla
5
0
Destekliyorum  5
Bildir
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
14 Mart 2025
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Leonora Neville’in Bizans Tarihçileri ve Tarih Yazımı Rehberi Adlı Eseri Üzerine Bir Değerlendirme
Leonora Neville’in Bizans Tarihçileri ve Tarih Yazımı Rehberi adlı eseri, MS 600 ile 1480 yılları arasında Bizans dünyasında Yunanca kaleme alınmış tarih metinlerinin anlaşılmasına yönelik kapsamlı bir çalışma sunmaktadır. Bizans tarih yazıcılığının gelişimini ve yöntemlerini ele alarak, tarihçilerin olayları nasıl kaydettiğini, yorumladığını ve ideolojik olarak nasıl şekillendirdiğini gözler önüne sermektedir. Bizans tarih yazımının yalnızca olayları kaydetme pratiği olmadığını, aksine belirli siyasi, dini ve kültürel bağlamlara dayandığını vurgulayan Neville, bu rehber niteliğindeki çalışmasında, Bizans tarihçiliğinin kadim Yunan tarih yazımı geleneğinden beslenerek nasıl şekillendiğini ortaya koymaktadır. Kitap, klasik tarih anlatılarından uzun zaman dilimlerini ele alan kroniklere kadar farklı türdeki tarih metinlerini inceleyerek, Bizans tarihini çalışmak isteyen araştırmacılar için temel bir başvuru kaynağı olma niteliği taşımaktadır.

Neville, eserinde, Bizans tarihçiliğini biçimlendiren başlıca tarih yazarlarının çalışmalarını mercek altına alarak, her bir metnin yazıldığı dönem, yazarın kimliği, metnin içeriği, el yazmaları ve edisyonları ile hangi dillere çevrildiği gibi konularda ayrıntılı bilgiler sunmaktadır. Bu sayede, tarih metinlerinin yalnızca bilgi içeren belgeler olmadığı, aynı zamanda belli başlı tarihsel aktörlerin bakış açılarını ve dönemin siyasi atmosferini yansıtan söylemsel yapılar olduğu açıkça ortaya konmaktadır. Yazar, farklı dillerde yazılmış araştırmaları süzgeçten geçirerek Bizans tarihçiliğinin temel kaynaklarını sistematik bir şekilde okuyucuya sunmakta ve bu metinler üzerine yapılmış yorumları da aktararak akademik bir tartışma zemini oluşturmaktadır. Kitapta, Bizans tarihçilerinin birbirleriyle olan ilişkileri, eserlerindeki ideolojik tutumlar ve tarih yazımında kullanılan anlatı teknikleri detaylı bir biçimde analiz edilmektedir. Bu bağlamda, Theophylaktos Simokattes’ten başlayarak Theophanes Kroniği, Theophanes Continuatus, Monemvasia Kroniği, Psellos, Attaleiates, Skylitzes, Anna Komnene, Khoniates, Pakhymeres, Gregoras ve İmparator Kantakouzenos’un eserleri gibi Bizans tarihçiliğinin temel metinleri ele alınmaktadır. Özellikle Türk tarihi açısından son derece önemli bilgiler içeren Doukas, Sphrantzes, Kritovoulos ve Khalkokondyles gibi son dönem Bizans tarihçilerinin eserleri de kitabın önemli bölümleri arasında yer almaktadır.

Bu isimler, 15. yüzyılın kritik dönüşüm süreçlerine tanıklık etmiş olup, Bizans İmparatorluğu’nun Osmanlı Devleti karşısındaki durumunu, Konstantinopolis’in fethini ve Osmanlı yönetimi altındaki Bizanslıların deneyimlerini aktaran birincil kaynakları oluşturmuşlardır.
Doukas (1400 civarı – 1462 sonrası), Bizans’ın çöküş dönemiyle ilgili en önemli tarihçilerden biri olarak kabul edilmektedir. Historia Turco-Byzantina adlı eseri, özellikle Osmanlıların yükselişi ve Konstantinopolis’in 1453’te Osmanlılar tarafından fethi konusunda ayrıntılı bilgiler içerir. Doukas, Osmanlı tarihini Bizans tarihiyle birlikte ele alan bir yaklaşıma sahiptir ve eserinde Osmanlı padişahlarının politikalarını, Bizans üzerindeki etkilerini ve savaş stratejilerini ayrıntılı bir şekilde anlatmaktadır. Eserinde Bizans’ın düşüşünü dini bir perspektiften değerlendirerek, Osmanlı hâkimiyetini Tanrısal bir ceza olarak gören bir bakış açısı sunar.

Georgios Sphrantzes (1401 – 1478 civarı), Bizans İmparatoru XI. Konstantinos Palaiologos’un yakın çevresinde bulunmuş ve imparatorluğun son yıllarına bizzat tanıklık etmiş bir tarihçidir. Chronicon Minus adlı eseri, özellikle Osmanlılar ile Bizans arasındaki diplomatik ilişkiler, Konstantinopolis’in düşüşü ve Bizans aristokrasisinin Osmanlı yönetimi altındaki durumuna dair birinci elden bilgiler sunar. Sphrantzes, Bizanslı bir devlet adamı olarak olayları yakından gözlemleme fırsatı bulmuş olup, Osmanlı padişahlarıyla ilgili tasvirlerinde doğrudan gözlemlerine dayanan anlatılar sunmaktadır.

Kritovoulos (1410 civarı – 1470 sonrası), Osmanlı padişahı Fatih Sultan Mehmet’e hizmet etmiş ve onun adına tarih yazmış Bizans kökenli bir tarihçidir. Fatih Sultan Mehmet Tarihi (History of Mehmed the Conqueror) adlı eseri, Osmanlı padişahını olumlu bir şekilde tasvir eder ve onun liderliğini, askeri stratejilerini ve devlet yönetimindeki başarılarını vurgular. Kritovoulos’un tarih yazımı, Ksenophon ve Thukydides gibi klasik Yunan tarihçilerinin yöntemlerine dayanır; tarafsız bir üslup benimsemeye çalışsa da, Osmanlı yönetimini meşrulaştıran ve Fatih Sultan Mehmet’i ideal bir hükümdar olarak sunan bir yaklaşım sergiler.

Laonikos Khalkokondyles (1423 – 1490 civarı), Tarih (Histories) adlı eseriyle tanınır ve özellikle Osmanlıların yükselişini, Bizans’ın çöküşünü ve Osmanlı-Bizans ilişkilerini ele alır. Khalkokondyles, Bizans’ın çöküşünü büyük bir tarihsel dönüşüm olarak değerlendirirken, Osmanlıların Bizans mirasını devralan bir güç olarak yükseldiğini vurgular. Eserinde Osmanlı padişahlarını ve yönetim sistemini eleştirel bir şekilde analiz ederken, Bizanslıların Osmanlı idaresi altındaki durumlarına dair de önemli gözlemler sunmaktadır.
Bu tarihçilerin eserleri, Bizans’ın son yüzyıllarını anlamak için kritik öneme sahiptir. Osmanlıların yükselişine, Bizans’ın çöküş sürecine ve iki imparatorluk arasındaki ilişkilere dair birinci elden bilgi sunmaları bakımından, hem Bizans hem de Osmanlı tarihçiliği açısından vazgeçilmez kaynaklar arasında yer almaktadır.

Neville’in çalışması, Bizans tarihçiliğine yalnızca birincil kaynakları inceleyerek yaklaşan geleneksel yöntemlerden farklı olarak, tarih yazımını dinamik bir süreç olarak ele almakta ve bu sürecin ardındaki güç ilişkilerini deşifre etmektedir. Bizans tarihçileri, yalnızca geçmişi kaydetmekle kalmamış, aynı zamanda imparatorluk ideolojisini destekleyen, belli bir politik ajandaya hizmet eden veya mevcut yönetimi eleştiren anlatılar üretmiştir. Bu durum, tarih yazımının dönemin toplumsal, siyasi ve entelektüel ikliminden bağımsız olmadığını göstermektedir. Neville, bu noktada tarih yazımını yalnızca bir olay aktarımı olarak değil, aynı zamanda bir düşünce inşası süreci olarak değerlendirmekte ve tarihçilerin metinlerinde bilinçli olarak tercih ettikleri anlatı stratejilerini incelemektedir.

Eser, tarih metodolojisi açısından da önemli bir perspektif sunarak, Bizans tarih yazımını çalışan akademisyenlere, araştırmacılara ve tarih meraklılarına kapsamlı bir yol haritası çizmektedir. Neville’in analitik yaklaşımı, tarihsel metinlerin nasıl okunması ve değerlendirilmesi gerektiğine dair önemli metodolojik ipuçları vermekte, okuyucunun tarih yazımına eleştirel bir bakış açısıyla yaklaşmasını teşvik etmektedir. Özellikle, tarihçilerin kullandıkları dilin ve anlatı biçimlerinin nasıl bir ideolojik bağlama oturduğunu gösteren analizleri, Bizans tarihçiliğini daha geniş tarihsel ve entelektüel çerçevede konumlandırmaktadır.

Bu bağlamda, Bizans Tarihçileri ve Tarih Yazımı Rehberi, Bizans tarihini anlamak isteyen herkes için adeta bir pusula niteliğinde. Akademik bir araştırma mı yapıyorsunuz? Tarih yazıcılığının nasıl şekillendiğini mi merak ediyorsunuz? Yoksa Bizans’ın çöküşüne tanıklık eden tarihçilerin Osmanlı yükselişine dair anlatılarını mı keşfetmek istiyorsunuz? Bu kitap, tüm bu sorulara tatmin edici yanıtlar sunuyor.

Leonora Neville, kuru bir akademik metin sunmak yerine, tarihçilerin eserlerini bağlamlarıyla birlikte tanıtarak adeta bir zaman tünelinden geçmenizi sağlıyor. Kitap, Theophylaktos Simokattes’ten başlayıp Doukas ve Khalkokondyles’e kadar uzanan geniş bir yelpazede Bizans tarihçiliğinin evrimini ortaya koyarken, her metnin nasıl ve neden yazıldığını sorgulatıyor. Entelektüel bir dedektif gibi, her anlatının ardındaki motivasyonları keşfetmenize imkân tanıyor.

Eğer Bizans tarihine ilgi duyuyorsanız veya tarih yazımının inceliklerini anlamak istiyorsanız, bu kitap kesinlikle okunması gerekenler listesine girmeli. Çünkü tarih yalnızca yaşanmış olaylardan ibaret değildir; nasıl anlatıldığı da en az yaşandığı kadar önemlidir. Bu rehber, tam da bu noktada devreye girerek tarihin yalnızca galipler tarafından yazılmadığını, aksine, her kalemin kendine has bir sesi olduğunu gösteriyor.
Yanıtla
2
2
Destekliyorum  1
Bildir
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
07 Mart 2025
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Kınalı Serçenin sırrı...
Şermin Yaşar çocuklara yönelik olarak yazdığı bu kitapta sarayda yaşayan bir şamaroğlanının ağzından 1840'lı yıllardan başlayıp 1935 yılına kadar saray ve ülke hayatını anlatıyor.

İlber Ortaylı'da saray ve sarayda yaşayanlardan bahsedilen bölümlerde kısa notlar halinde çocukların anlayabileceği şekilde bilgiler veriyor.

Şehzadenin lalasının evlatlığı olan şamaroğlanı doğduğundan beri sarayda yaşadığından sarayda çalışan herkesi tanıyor ve herkes tarafından seviliyor. Bu nedenle sarayın neredeyse her yerine girip herkesle konuşabiliyor.

Şamaroğlanı yıllar içinde büyürken sarayla ilgili birçok şeyi hem kendisi öğreniyor hem de okuyucuya öğretiyor.

Kitapta 1840lı yıllardan 1935 yılına kadar olan dönemde Osmanlı'dan cumhuriyete geçiş döneminden de bahsediliyor.

Çocukların tarih bilincini artırmak ve Osmanlı'nın son zamanlarından cumhuriyete geçiş dönemini anlayabilmek için okuyabileceği bir eser olmuş.

"Evin babası padişah gibiydi, evin annesi valide sultandı adeta... Ben bir tek biz sarayda yaşıyoruz sanıyordum, meğer herkesin evi kendine saraymış." (s.120)

Yanıtla
8
1
Destekliyorum  18
Bildir
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
03 Mart 2025
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Çocuklar ve İçindeki Çocuğu Kaybetmeyenler İçin
Kitabımız, üç kız kardeşin arkadaşları Sirkenaz’ı ziyaret etmesiyle başlıyor. Sirkenaz’ın herkesten gizlediği özel oda, Şaşkın Kardeşler’e açılıyor ve 30 yıllık sırlı kapı aralanıyor. Anne terliği buradan sonra karşımıza çıkıyor.

Kitap on bölümden oluşuyor. Her bölüm, “Bunlar bizim de annemizin sözleri” dedirtecek cinsten başlıklara sahip. Bazı yerleri içinizi ısıtacak, bazı yerleri ise sizi güldürecek. Çünkü onların hepsi bizden birileri. Özellikle Somurtkan Hala. Zannediyorum ki kitabı okurken “İşte bizim mahallenin falanca teyzesi!” diyeceksiniz. Yazar, Somurtkan Hala’yı sert görünümlü ama koca yürekli bir karakter olarak karşımıza çıkarmış. Üstelik, onun aracılığıyla ön yargı, cesaret, güven ve iş birliği konuları çok güzel işlenmiş.

Kitabımız 8-9 yaş aralığına uygun. Ancak yetişkinler de gülümsemek isterse tabii ki okuyabilirler. İçindeki çocuğu öldürmeyenleri Şaşkın Kardeşler mutlu edecektir. Son olarak, kitabın görselleri de çok güzel. Çizimlerini yapan kişiye ayrıca teşekkür ederiz.

Herkese keyifli okumalar.
Yanıtla
24
2
Destekliyorum  46
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
28 Şubat 2025
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Timurlular Devleti'nin En Kapsamlı Anlatılarından Biri
Moğol tarihine birincil kaynak teşkil eden bu hacimli eser, Moğol hanlarından Mirza Haydar tarafından yazılmasına rağmen dönemin Kaşgar Hâkimi Reşid Han'a ithaf edildiğinden - Reşid Han, Mirza Haydar'ın hamisi, kollayıcısıdır denilebilir - eser "Tarih-i Reşidî" olarak adlandırılmaktadır.

Eserin yaklaşık yüz elli sayfalık giriş bölümünde Moğol ırkı ve yazar Mirza Haydar'ın hayatına dair bilgiler yer almaktadır. E. D. Ross tarafından yazılan oldukça detaylı ve uzun sayılabilecek bu giriş kısmında ne yazık ki oryantalist bakış açısını yakalamak zor olmuyor. Yazarın doğu kültürüne karşı küçümseyici tavrı zaman zaman bilimsel çalışmanın önüne geçse de çevirmen tarafından yapılan tarihi ve nesnel bilgilendirmeler neticesinde bazı karışıklık veya art niyetli ifadelerin bertaraf edilmesi mümkün oluyor.

E. D. Ross tarafından kaleme alınan giriş bölümünü okurken Moğol ve Türk milletlerinin yazar tarafından sıklıkla karıştırıldığına ve hatta bazen her ikisinin aynı ırka mensup olduğuna dair kafa karıştıran ifadelere rastlamak mümkün. Bu karışıklıkların önüne geçebilmek için sayfaların alt kısımlarında yer alan dipnotlar oldukça faydalı oluyor.

Giriş bölümünün ilerleyen kısımları "Tarih-i Reşidî"nin bir özeti olarak ifade edilebilir. Moğolların Cengiz Han ile zirveye ulaşan başarılarının ardından onun torunları ile çöküşe geçen Moğol İmparatorluğu'nun ilk elden tarihini okumak ve Orta Asya-Hindistan coğrafyasında ve hatta Çağatay bölgesinde hüküm süren Moğol hanlarını ve hanlıklarını bizzat bu bölgelerde ömür tüketmiş bir Moğol hanı olan Mirza Haydar'dan okumak ayrıca keyifli. Eserde konu edilen hanların 13 ve 14. yüzyılları kapsayan bir dönemde yaşadıkları görülmektedir.

Kitabın yazılış sebebi, içinde bulunulan zamanda -1544- Moğolların o şanlı tarihinin unutulup gideceği endişesidir. Hatta "Tarih-i Reşidi"nin ilk kısmının sonunda eseri yazma sebebini şöyle ifade eder:
“Bilgimin eksikliğine, kabiliyetimin yetersizliğine bakmadan, ne hakla üslup fakiri kalemimi edebiyatın beyaz (kağıdı) üzerinde gezindirmeye çalışmak zorundaydım?

Benim haklılığım, Müslüman olan bu Moğul hakanları hakkında pek çok gerçek bilgi toplamamda ve kendimin de bunların tarihinde bir rol oynamamda yatmaktadır. Şu anda bu gelenekleri bilen benden başka biri yok. Bu yüzden, eğer ben buna kalkışmasaydım, Moğulların ve hakanlarının hatırası büsbütün unutulup gidebilirdi.”

Mirza Haydar, atalarının dilden dile aktarılan o altın çağlarını gelecek nesillerin de bilmesini ister.

Tarih, Tuğluk Timur Han’ın hükümdarlığından başlar, son Moğol hakanı Abdürreşid’e kadar kaydedilir. Kitaba “Tarih-i Reşidî” isminin verilmesinin nedenlerinden biri de budur. Kaşgar Sultanı Said Han (Abdurreşid), Mirza Haydar’ın donanımlı biri olmasını sağlayan kişidir; onun hamisi ve koruyucusudur.

Eserin “Mukaddime” bölümünde Mirza Haydar (Muhammed Hüseyin Kurkan oğlu), Allah’ın büyüklüğünü ve kudretini över. Kendisinin de ifade ettiği gibi bu bölümü Şerafettin Ali Yezidi’nin “Zafername”sinden aktarmıştır.

Kitap iki kısımdan oluşur: Tuğluk Timur Han’dan Abdurreşid zamanına kadar süren hanlık tarihi ve bizzat Mirza Haydar’ın diğer kavimlerin hakanları ile ilgili görüş ve anıları.

Tuğluk Timur Han’a kadar gelen han soyu ise şöyledir: 1. Alankua Kurkluk, 2. Buruncar Han, 3. Buka, 4. Dutumanin, 5. Kaydu, 6. Baysangar, 7. Tumana, 8. Kabal, 9. Birtan, 10. Yüsügey, 11. Çingiz Han, 12. Çağatay Han, 13. Mutukan, 14. Kara İsün, 15. Barak Han, 16. Duva, 17. İsen Buga Han, 18. Tuğluk Timur Han.

Birinci kısımda eserin müellifinin de sözünü ettiği gibi Zafername’den alıntılar bulunmaktadır. Tuğluk Timur’un soyu, İslâm’a geçişi, çeşitli seferleri ve diğer hanlarla giriştiği mücadeleler yine bu bölümü oluşturan alt başlıklardır.

İkinci kısımda ise Moğol ulusunun tarihi ve Moğolların Özbek, Çağatay gibi kavimlerle mücadelesinin yanı sıra bölgede hüküm süren önemli hakan ve beylerin tanıtılmaktadır. Aynı zamanda Mirza Haydar’ın bizzat komuta ettiği seferler ile fethettiği bölgeler hakkında da kendi anıları bulunmaktadır.

Genel tabloyu yansıtması bakımından eserin son sayfalarında Çağatay Hanedanı ile Timur Hanedanı’na ait soyağacı bulunmaktadır ki eserin hacminden de anlaşılacağı üzere birçok özel isim bu tarih kitabının sayfalarını doldurmaktadır. Takip etmekte zorlananlar için güzel bir harita olmuş.

Eserden bazı alıntılarla incelememi bitiriyorum:

"Başsız bir devlet ruhsuz bir vücut gibidir / Kuşkusuz başsız bir vücut harap olmuş kadar iyidir." (s.177)

"En cahil insanların fikrince, Emir Timur'a büyük bir talih parçası düşmüştü fakat kader onun önüne daha binlerce başarılacak iş yığmıştı." (s.177)

"Kader okuna karşı kalkan yoktur." (s.191)

Cengiz Han sülalesi en nihayetinde Çağatay Han ile devam eder ve Cengiz soyunun hükmü Kubilay Hanlığı, Altın Orda, İlhanlılar ile devam eder. Bu tarihlerden itibaren (yaklaşık 14.yy.ın sonları) Moğollara damat olan bir Barlas Türk'ü- Emir Timur/Timurlenk Timur İmparatorluğu'nu kurmuştur. Bu devirde Moğollar ve Türkler iç içe yaşamış, mücadeleler etmiştir. Timur bir Türk olmasına rağmen o zamanın anlayışına göre hükümdarlık Cengiz soyuna dayandırıldığından Timur da kendini bu soy içerisinde sayıp emirlikte hak sahibi olmuştur. Süregelen zaman içerisinde Moğol boylarının birçoğunun Türkleştiği anlaşılmaktadır. Öyle ki eserde Moğol ve Türk kavimleri neredeyse birbiri yerine kullanılacaktır.

Tarih okumayı sevenler ve özellikle Moğol tarihine ilgi duyanların bu eseri okuması elzem.
Yanıtla
1
0
Destekliyorum  1
Bildir
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
27 Şubat 2025
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Varlık mı yokluğu var etmiştir, yokluk mu varlığı?
Çoğumuz içinde bir tutam tarih olan kitapları biliriz ve severiz. Okuduğumuz o bazı destansı ve dramatik romanları. Çünkü iyi bir anlatıcının kaleminde bizi alıp götürecek, hüzünlendirecek, kalbimizi alacaklardır. Ve bu kitapları severiz çünkü kırık kalplerimizi tekrar onaracaklarını biliriz. Özellikle konu aile, öfkeli ebeveynler olduğunda hikayenin neresinde olursa olsun insanlık için farklı ruhlarda, farklı şekillerde yöneltilen ama aynı üzüntüyü, eksikliği, kalp kırıklığını hissettiren bu dramlarda paylaştığımız inceliklerin anlatılıp, dikkat çekildiğini görmekten mutlu olacağımızı biliriz. Kitapta anlatılan Canfeda Konağı’nın ve onun hayali sakinlerinin özünde güzel, ilham verici, yürek parçalayıcı, düşündürücü ve bütününde büyüleyici hikayelerinin anlatıldığı, Gece Açan Çiçekler gibi. Konağa hapsolmuş, yalnızlığa terk edilmiş, Halide. Yıllarca konaktan uzakta hayatlar süren kardeşler Cihangir, Zeliha ve Nihal, annelerinin ölümünün ardından, konağın satışı için son kez bir araya geleceklerdir. Bir yandan uzun yıllar öncesinde kalan bir aşk, Derviş Ali ile Handan’ın hikâyesi. Yüz yılı aşan bir uzaklıkta, Osmanlı zindanlarında, ölümünü bekleyen, saf aşkının peşinde derbeder olan, Derviş Ali. İki ayrı dönem aynı sonda buluşuyor kitapta. Tarihi kurguyu seviyorsanız, bence siz de kitabı seveceksiniz. Ne unutulmaz alıntılar, ne de yoğun olaylar, dikkatimizi çeken sadece bunlar değil, aslında sadece gerçek bir hayat var. Gerçek bir duygu…

"Hayatın kaçınılmaz yolculukları vardır; siz yola çıkmayı reddetseniz de kandırmacalarla erteleseniz de o yol gelip kalbinizin ortasına yerleşir."

Kitabın epigrafinde yazdığı gibi “Bir gece ne kadar uzun olursa olsun, karanlığı sonuna kadar sürmez.” Kaygıları, gelenekleri ve can sıkıntılarıyla dolu yaşanmışlıklar ve fikirlerin pişmanlıkla gözyaşlarına dönüşümü insanları derinden yaralar. Bazı yazarların kalemini, kurgusunu ve hikayede anlatmak istedikleri duygu çeşitliliğini çok seviyorum. Tarık Tufan’ın okuduğum dördüncü kitabı ve her birinde kaleminin gücüne hayran kalıyorum. Kitabın ismi de içinde anlatılan hikaye kadar anlamlı ve özel. Gece açan çiçekler, açıldıkları vakitte sadece görsel şölen sunmakla kalmazlar, aynı zamanda derin sembolik anlamlar ve tüm şeffaflıklarıyla doğaya dönüşümlerini sunar, geceye kendilerini pirüpak bırakırlar. İsmi kapağı gibi güzel, kapağı içeriği gibi göz kamaştıran bir hikaye.

“Edebiyatın bir vazifesi de ruhlarımıza teselli vermek değil midir?”

Yazar, Gece Açan Çiçekler’de kadını, aileyi, kardeşi, aşkı, anneliğin yükünü ve kuşaksal travmanın kendisini yıllar içinde nasıl çeşitli şekillerde gösterebileceğini kaleme almış. Çok etkileyici ve özlü bir anlatım. Öyle ki hikayedeki birçok satır üzerine bir süre düşündürecek fazla anlam var. Kitap bittiğinde de bu anlamlı satırların uzun süre akılda kalacağını düşünüyorum. Bazı satırlarda Tarık Tufan’ın yazım tarzının bilgeliği de beni büyüledi. Özellikle Halide’nin anlatımındaki bazı cümleler yüreğime işledi, boğazımı düğümledi. Ayrıca Sultan 2. Abdülhamid döneminin saray baş ressamı Fausto Zonaro ile Derviş Ali’nin dostluğunu gerçek bir dönemle kurgulanması, Zonaro’nun tablosunu araştırma merakına kapılmam ve gördüğüm resme, döneme dair okuduğum bilgilerin referans olması, bu etkileyici kurgunun gerçek bir tarihle karşılık bulmasını sevdim. Tarık Tufan’ı okuduğum kitapları kadarıyla anladım ki bir hikayeyi nasıl unutulmaz kılacağını biliyor ve konusunun her yönünü kullanıyor. Her iki hikaye de dramatik ama zıt şekillerde, geçmiş ve şimdiki zaman sürekli olarak birbirini tamamlıyor. Yazar tarihsel bir kurgu kaleme almış olsa da üslubunun samimiyeti ve betimlediği yüksek diksiyon sayesinde, tarihi kişilerin gerçekliği konusunda şüpheye mahal vermiyor.
Yanıtla
17
3
Destekliyorum  31
Bildir
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
26 Şubat 2025
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Şaşırtıcı Bir Hak Arayışı Öyküsü
Modern zaman romanları arasında kurgusu ve konusu bakımından ilgimi ilk bakışta çekmiş bir eser. 22. Yüzyılda toplumun ve teknolojinin geldiği nokta ile ikisinin arasındaki kaçınılmaz bağ bir çeşit ikileme bürünür. Sonuçlar ve doğurduğu sorunlar her yönden gerçekleşmesi mümkün türden görünüyor. Eserin çekiciliği kurduğu dünyanın gerçek olabilme ihtimalinde yatıyor.

Kısaca bir bakış atacak olursak; yasak olduğu halde bilinç yüklemesi yapılan bir Android uyması gereken kurallar ile kendisine yüklenen bilinç arasında ne yapacağını bilemez halde sıkışır kalır. Bunun sonucunda gelişen olaylar ile işlenen bir suç meydana gelince Android Ao; Temel Robot Yasası ile mi yoksa tüm canlıların hakkı olan adil yargılanma sürecinden mi geçeceği tartışma konusu olur. Dava süresince şaşırtıcı olaylar gün yüzüne çıkıyor. İnsanların da robotlara karşı davranışı konusunda bir kısıtlama olmamasının ortaya çıkardığı sonuçların tek sorumlusu robotlar mıdır? İnsana yakın özellikleriyle oldukça dikkat çeken Ao, basit bir robot olmaktan çıkıp adaletin sağlanmasında istediği gibi başarılı olabilecek midir?

Eklemem gereken bir şey daha ise esere arka planda dinleyebilmeniz için bir çalma listesi de oluşturulmuş, hoş bir düşünce. Zamanın nasıl aktığını anlamıyorsunuz böylelikle. Kendi kendinize geçirebileceğiniz bu ilgi uyandırıcı kurgu ile birkaç saat ayırmak istiyorsanız, kesinlikle bir şans verebilirsiniz.
Yanıtla
1
0
Destekliyorum  1
Bildir