Günümüzde hâlâ tartışmalı olan “Avrasya” kavramını, bundan yıllar önce derinlemesine inceleyen Gumilev, söz konusu meseleyi farklı ve kendine özgü bakış açısıyla kaleme alırken bunu da inandırıcı bilgilerle ispatlamaktadır. Atlantik, Pasifik ve Hint Okyanusları arasında kalan koca kara parçasını “Avrasya” bölgesi şeklinde tarif eden yazar sınırlarını da aşağı yukarı tespit etme yoluna gidiyor. Buna göre, Çin Seddi’nden Doğu Avrupa’nın Don Havzası’na kadar olan alan ve Kuzey Afrika ile Akdeniz sahillerinin bir bölümü de Avrasya’yı oluşturmaktadır. Uzun yıllar boyunca başta Fransız ve Çinli bilim adamlarının bilerek ve ısrarlı bir şekilde bu alanı görmediğine vurgu yapan yazar, Avrasya’da bir belirip bir kaybolan halkların burayı oluşturmalarından ve diri tutmalarından dolayı haklarının verilmesi taraftarıdır. Elbette bu hak, onları, tarihin mazisinde önemli roller üstlenmiş halklar olarak günümüzde anlatılmasıdır. Bununla beraber Avrasya coğrafyasındaki halkların, ki bunlar Türkler, Moğollar ve Ruslar, Avrupa’nın Çinliler tarafından işgal edilmesinin önünü kestiğine de işaret eden yazara göre söz konusu bölge bir çeşit Avrupa’nın kurtarıcısı durumundadır.
“Avrasyadan Makaleler-I” kitabının kimi sayfalarında Milattan Önce yüzlerce yıl geriye giden kimi sayfalarında ise 18.yüzyıla kadar gelen yazar, 20.yüzyıldaki bölge tarihi hakkındaki bazı tespitlere de reddiyeler sunması dikkat çekiyor. Metinleri kaleme aldığı sıralar yazarın Sovyet Rusya vatandaşı olması, okurun aklına “oryantalist” düşünce sistemine göre hareket ettiği gelebilir. Ya da başka bir deyişle “Rus Bakışı” ifadelerle kaleme alındığı izlenimlerde, zihinlerde yer edinebilir. Gumilev’i tanıyanların saydığımız hislere kapılmayacağı muhakkaktır. Kitabı okumadan önce yazar hakkında azda olsa bilgi sahibi olmak zihinleri rahatlatacağını da ilave etmek gerekiyor.
Günümüzde hâlâ Moğolların istilasını, sebepsiz şekilde geldikleri gibi anlatılırken, yazar bunu tarafsızca tüm gerçekliğiyle izah etmeye girişmiştir. Yani Moğol tebaasının katledilmesi bölgede sonun başlangıcı gibidir. Bununla ilgili yazarın bir tespiti de, o dönem, dünyada öne çıkan neredeyse tüm feodal devletlerin Moğollardan aşağı kalır yanı olmadığıdır. Öte yandan Moğol istilası olmasa, başka bir topluluk yahut devlet buna benzer bir istilayı zaten gerçekleştirecektir.
Söz konusu kitapta, dikkat detaylardan biri de Çin’in izlediği siyaset ve dünyayı tehdit edişi. Elbette bunda ekonomik nedenler baştadır. Çin’den Tibet’e uzanan yazar, nüfusları azda olsa Tibetlilerin de bir şekilde hâkimiyet mücadelesine giriştiğine de yer vermektedir. Hazarya’nın neresi olduğunu sorgulayan yazar Hunların mücadelesini de unutmamış. İlk Türkçe konuşan halkları da tarif eden yazar bunların kendilerini “Türk” olarak tarif etmediklerine de dikkat çekmektedir. “Türk” kavramının da tarif edildiği eseri okumanın kesinlikle zaman kaybı olmayacağını, aksine ufuk açıcı bir kazanım olacağını da son olarak işaret etmek istiyoruz.