Onaylı Yorumlar

Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
01 Şubat 2024
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Hayatın Acımasızlığına Rağmen Her Gün Yeniden Doğan Güneş
Şeker Portakalı’nın içimizi şefkatle dolduran kendi küçük kalbi büyük kahramanı Zeze, ikinci kitap olan Güneşi Uyandıralım’da bu kez yüreğine aldığı bir cururu kurbağası olan en yakın arkadaşı Adam ile maceralarına devam ediyor. Zengin bir aile tarafından evlat edinilmiş olan Zeze, yeni yaşantısında da hayatı sürekli sorgulayan meraklı bir minik olarak yaramazlıklarını yaparken vicdanının sesini dinlemeyi de unutmuyor.

Kendini her daim yalnız ve ağlamaklı hisseden bu yumurcak, kurbağasının ve diğer arkadaşlarının sayesinde yaşama daha sıkı tutunuyor. Arkadaşları ise ayakları tutmayan, kaza geçirmiş zavallı bir köpek olan Tulu; Zeze’nin hayal kurarken yanından ayırmadığı, uzaklara dalıp beraber manzarayı izlediği oyun arkadaşı ve Paul Louis Fayolle; herkes onu Peder Feliciano olarak bilirken, aralarındaki bağ Zeze’ye ona gerçek adı ile hitap edebilme lüksü tanıyor. Aynı şekilde o da samimiyetinin göstergesi olarak Zeze’ye Şüş ismini takmış. Ve kitaptaki en can alıcı karakter Maurice Chevalier çünkü kendisi aslında bir oyuncu ve Zeze’nin bir sinema günü, ailesi tarafından kesinlikle yasaklanan bir filme gizlice girip gördüğü ve o günden sonra onu içinde bir baba figürü olarak yaşattığı kişi. Hayatında gerçek bir babanın eksikliği ve tek baba gibi gördüğü Portekizli’nin artık hayatında olmayışı ile acısı sürekli kalbinde hüzün yaratırken karşısına çıkan bu adam onun hayata tutunmasına olanak sağlayan bir güç veriyor. Ek olarak Cehavalier’in de Zeze’ye Peder’in taktığı isimle hitap etmesi bana göre Peder’i de bir nebze baba olarak gördüğünü ortaya koyuyor. Hayatındaki akraba eksikliğini izlediği filmlerden seçtiği karakterlerle dolduruyor. Küçücük yüreğine bir sürü kişiyi sığdırıp sevgiyle kucaklıyor çünkü aslında istediği tek şey birilerinin de onu sımsıkı kucaklaması.

Üvey ailesi ona gerçek çocukları olmadığını hep hissettirecek kadar gaddar davranmış, onu bir proje gibi görüp kusursuz yetiştirmeye çabalamışlardır. Herhangi bir yaramazlığa, derslere ve piyanoya karşı ilgisizliğe, kısacası bir çocuğun yapacağı şeyleri yapmasına tahammülleri yoktur. Onu iyi hissettiren ve kendisi gibi olmasına olanak sağlayan, onu olduğu gibi seven arkadaşları olduğu için yaşama tutunuyor ve umutlarını yitirmiyor Zeze. Her zorluktan sonra daha kararlı bir şekilde ayağa kalkmasını başarıyor. Bu kitaptan edineceğimiz müthiş ders şudur ki; kaç yaşında olursak olalım, kendimizde Zeze’den bir parça mutlaka buluruz bu yüzden içimize bakalım ve yüreğimizdeki güneşi uyandırmayı unutmayalım. “Mutluluk olduğu yerdedir, olmasını istediğimiz yerde değil.”
Yanıtla
6
0
Destekliyorum  3
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
31 Ocak 2024
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Gumilev'den Akademi Literatürüne Kazandırılmış Bir Şaheser!
Gumilev'in bu eserinde, diğer kitaplarında olduğu gibi, farklı disiplinler etkili bir biçimde entegre edilmiştir. Siyasi anlatının yoğunluğu yerine, tarihsel bilgiler dengeli bir şekilde çeşitli yardımcı bilimlerden alınmıştır; özellikle yazarın coğrafya bilgisi oldukça dikkat çekicidir. Yüzyıllar boyunca gerçekleşen coğrafi ve atmosferik değişimler, neredeyse bir hava durumu raporu gibi sunulmaktadır.

Satırlarda sıkça geçen kavim ve yer adları, yazarın İç Asya tarihindeki uzmanlığını vurgular. Asya'daki kavim ve yer adlarının çeşitliliği göz önüne alındığında, bazı konuların net bir şekilde sunulmasının zorluğu anlaşılır. Ancak Gumilev, isimlendirmelerin filolojik ve kültürel kodlarını ortaya koyarak bu zorluğu aşar. Milletlerin genetik kodlarını sıfırlayan kültürel ve sosyolojik isimlendirmelere dair tespitler, yazarın güçlü bakış açısını kanıtlar. Özellikle diğer kavim ve gruplar tarafından hızla benimsenen Tatar etnoniminin izleri, Asya haritasındaki etnik evrimin karanlık bölgelerine ışık tutar.
Yanıtla
2
0
Destekliyorum 
Bildir
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
30 Ocak 2024
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Tam da Hermann Hesse'nin dediği gibi; ''Yumuşak sertten güçlüdür, su kayadan güçlü; sevgi, zorbalıktan güçlüdür.''
Büyük bir Roald Dahl hayranıyım ve onun yarattığı karakterler hakkında saatlerce konuşabilirim. Bunun sadece çocuklara hitap eden bir kitap olmadığını belirtmek isterim. Beklenenden biraz daha karanlık ama harika bir hikaye anlatımı, genç okuyucular içinse büyüleyici. Çünkü Dahl’ın vermek istediği mesaj yetişkinlerin küçükken maruz kaldıkları duygusal incinmişliklere dokunuyor. Dahl, kötü yetişkinleri alt eden ve kendilerine verilen ebeveynler ya da akrabalar konusunda şanssız olan çocukları anlatmak, onların önüne ışık tutmakta uzman bir yazar ve bu kitabı da bir istisna değil.

Wormwood ailesi televizyon izlemek ve insanları aldatarak para kazanmakla ilgilenen insanlardır. Michael adında bir oğulları ve Matilda adında bir kızları vardır. Matilda’yı işe yaramaz baş belası ve bir kabuk gibi görürken, oğulları konusunda da büyüleyici bir ilgileri olmasa da onu Matilda kadar sevimsiz bulmazlar. Cehalet timsali ebeveynlerinin düşüncesinin aksine Matilda, onu hiç takdir etmeseler de onların büyük mucizeleri, hatta küçük bir dahidir. Fazlasıyla cesur, çok kararlı ve kitap tutkunu bir kız. Kendi kendine okumayı, hecelemeyi ve hesaplamayı öğrenir ve harika bir küçük insan olur. Bir deha olduğunu farketse dahi asla zekasıyla övünmeyen, hiç aceleci davranmayan bir çocuk. Herkesin dostudur ve yardımseverdir. Okula başladığında, ebeveynlerinden daha da korkunç bir düşmanla, tüm okulu terörize eden okul müdiresi Bayan Trunchbull ile karşı karşıya kalır. Sınıf öğretmeni Bayan Honey ile olan ilişkisi, hayatındaki tüm olumsuzlukların mükafatı gibidir. Onlar iki yaralı ruhun buluşup sonsuz bir dostlukla birbirlerine şifa aşılamasının en güzel örneklerinden. Çok güzel bir hikayesi var ve böyle bir hikayeyi anlatmanın cesaret gerektirdiğini düşünüyorum. Çünkü çocuklara ve gençlere yönelik kitapların çoğu güzel, naif ve yardımsever ebeveyn, öğretmen ya da anlayışlı yetişkinler imajları sunarlar. Yazar mutlu aile tablosu akışını bozarak, dezavantajlı kesime ışık tutar. Ve hep gösterilenin aksine bunun her zaman avantajlı olamadığını ve çocukların madalyonun bu tarafına da aşina olmalarını sağlar.

Küçük Matilda'nın pek çok çocuk ve yetişkin üzerinde yaratabileceği etki fazlasıyla derindir. Hayatta her durumda, her zaman tutunacak bir şey vardır ve onu aramak yaşamın bir parçasıdır. Ne zaman bizi üzen şeyler hakkında homurdanmak yerine bu yakalanması zor şeyleri aramaya başlarsak, denemeleri daha hızlı atlar ve huzura birkaç adım daha yaklaşırız.

Roald Dahl’ın anlattığı her hikayede karakterler benzersiz ve muhteşem bir derinliğe sahip; kitaplar oldukça isabetli yerlere dokunuyor. Her hikaye tamamen farklı bir konuyu içeriyor ancak her hikayenin kendine ait harika bir dünyası var. Dahl'ın diğer öyküleri ne kadar iyi olursa olsun, Matilda her zaman benim favorimdir. Çünkü bu kitap tutkunu, cesur, küçük yaşına rağmen doğruyu yanlıştan ayıran ve başkalarına çok doğru örnek olan kız, çoğumuzun kendi çocukluğuna içten bir bakış. Son derece ilham verici bir kitap. Bu kitap çocukluğumuzun tozunu atıp, yetişkin olmadan önce hayata bakış açımızı değiştirmemize ve kendimizi "böyle olması gerektiği" ile ilgili ikna edip, kötü düzene ayak uydurmak yerine, kendi dünyamızın kahramanı olmamıza yardımcı olacaktır. Keyifli okumalar dilerim.
Yanıtla
15
0
Destekliyorum  3
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
29 Ocak 2024
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Dünyanın Sonunda mıyız?
Dünya beş altı kere reset attı kendine, canlıları şöyle bir silkeledi, kalanları çoğaltıp yeni sona kadar eğledi. İçinde canlılar için çok zararlı gazlar var, saldı mı gökyüzünü örtüyor, ortalığı cehenneme çeviriyor. Buzdan veya çölden. Yuknavitch'inki çöl, toz haline gelmiş topraktan başka çok az şey var. Mezarlar, uçak kalıntıları. Kraterler mutlaka vardır çünkü küresel felaket başlar başlamaz insanlar da bombaları salıvermişler, savaşacak yetişkin kalmayınca çocuklardan oluşan ordular çıkmış ortaya, tükenesiye savaş. CIEL o dönemde inşa edilmiş, Dünya'nın biraz yukarısında dolanıp duruyor, Elysium'dakine benzer bir şey herhalde. Çok uzaklaşmış olamaz, gökhatlar vasıtasıyla Dünya'ya inilebiliyor, yerden ne gerekiyorsa yukarı çekilebiliyor, sömürü devam. Karakterlerin anlatımı devraldıkları bölümlerde bilgi topakları varsa da pek rahatsız etmiyor, Yuknavitch gündelik yaşamın uğraşlarına yakın tarihin oldusunu bittisini iyi tutturmuş. Yılı iyi tutturamamış ama, mutantlara evrilen insanlar ve nanoteknoloji sektörü 2049'a kadar o denli gelişemez, spekülatif diyelim. İlk bölümde Christine Pizan'la tanışıyoruz, anlatıyor. Yaşı 49, kısa süre sonra törenle öldürülecek ve bedeni sıvıya dönüştürülecek. 100 litre su çıkıyormuş insandan, pek verimli değilmiş, Dünya'da da su kalmadığı için zor. Camın ötesinde kirli ve sepya Dünya var, önünde sentetik eğreltiotu. Dünya'da yaşadığı yıllar Chris'e başka ilgi alanları açmış, en başta hayatta kalmak için savaşmak geliyor, bitkileri özleyeceğini hiç düşünmemiştir Chris. Kriz anlarında çocuklaşıp her şeyi çözecek baba figürünü başına musallat eden insanların lider seçtiği Jean de Men'in kurtarıcılıktan zerre nasibini almadığını görüyoruz, Dünya'dayken sosyal medyayı ve basını ele geçirdikten sonra teknolojinin her şeyi çözebileceği fikriyle gücü elinde toplamış, isyancılarla savaşırken nükleer bombaları ardı ardına patlatınca sonuç malum. Yıkımların yeni bir dille anlatılması gerektiğini söylüyor Chris, o zamana dek insanın gördüğü en hızlı yok oluştan kurtulmanın yolunu anlatıyı karmaşıklaştırırken bedenine kazımakta buluyor, bu yüzden bedenini greftlerle dolduruyor. Greft sanatçısı, o zaman dek yaşanan her şey kelimeyken artık bedenin yakılmasıyla oluşturulan biçimlerden ibaret. Kâğıt kalem arkeolojik ögeler, çalışılacak materyalin her yere götürülmesi gerekiyorsa bedenden daha iyisi yok. "Eğreltiotuyla ben karşılıklı bakışıyoruz. Ne çift ama; çok fazla şey görmüş bir entelektüel ile aşırı klonlanmış bir bitki. Ne nafile bir hayatta kalış. Ama ben nihayet var olma nedenime ulaştım. Sözde tarih denen şeyden bir hikâye çıkarayım diye. Bunu yapmak için vücudumu kullanayım diye." (s. 19) Biyoteknolojinin yardımıyla beyaz, balmumundan yapılmış gibi duran, veri girişi için delik deşik hale getirilmiş bedenler dolanıyor istasyonda, ırk ve sınıf savaşlarını canlı tutarlarsa aşağıda yaşayan birkaç bin insana tepeden bakmaya devam edebilirler.

Biraz daha uzaktan bakıp Yuknavitch'in yığdıklarına bakayım, öncelikle hikâye anlatma edimi üzerinden kurduğu bir yapı var, kişisel ve tarihsel alımlamanın geçirdiği değişim. "Bir hayatta her şeyin bir hikâye katmanından fazlası vardır. Derinin kendisi gibi: Epidermi, dermi, subkütanöz ya da hipodermis. Benim tarihimin bir altmetni var." (s. 21) Chris bedenin dil yerine geçerek semantiğin zemin değiştirdiğini söylüyor, sözcüklerin anlamları değiştikçe -CIEL önce bir bilgisayar oyununun adıymış, sonra uluslararası çevreci bir örgütün adı olmuş, ardından gökyüzündeki ev. Chris başka, kendi hikâyesinin yanında derisine işlediği Jeanne'ın yaşamıyla ardışık bir anlatı oluşturuyor, Resimli Adam'a benzediğini söyleyebiliriz. Hikâyelerin bağlantılılığı bir, Chris'in kendi yaşamına eğilmesi iki, Bradbury'den alınan elin türevi. Dillerin çatıştığını sorgulama tutanaklarında da görebiliyoruz, muktedirin anlamlarıyla kahramanınki tutmuyor, sözcükler oynak. Efsane gerçek, kadınları kesip biçerek üremelerini sağlayamazsa hayatın sembolünden üretim sağlayabilir. Damızlık Kızın Öyküsü'yle birlikte başka metinlerden de esintiler var, yakalamak kolay. Jeanne'ın ölümden nasıl kurtulduğunu görürüz, çocukluk aşkıyla birlikte sağ kaldıkları dönemde saklanmak için akla karayı seçtiklerine şahit oluruz, nihayetinde büyük karşılaşma yaşanır. Form değiştirmeler, zihinsel güçlerle tokuşmalar, kurmacada örneğine az rastlanabilecek bir savaş sahnesi. "Hayatımda ilk kez, başımdaki şarkı sadece başımın içinde değil. Her yerde. Herkesin içinde. Herkesin ve her şeyin. Jean de Men'in boynunu, benim bile sahip olduğumu bilmediğim bir güçle sıkıyorum." (s. 273) Her şey ilk aşkın yaşayabilmesi, insanlığın unuttuğu sevginin tekrar yeşerebilmesi için, Jeanne zaten ölümü kabullenmiş. Sözcüğe kendi anlamını yükleyerek.

Kısacası toplumsal cinsiyet okumalarına deli gibi açık bir metin bu. Ekolojik çalışmalara keza. Canavar gibi malzeme var, alan dar olduğu için sıkıştırılmış, kurmaca dünyasından taşarak hikâyeyi de baskılamış ama fecaate yol açmamış. İyi metin diyorum buna, evreninde dolanmalı.
Yanıtla
3
2
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
26 Ocak 2024
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Türklerin ve Tatarların Kökeni
Naçizane yorumuma geçmeden önce siz değerli okurlar için, her zaman yaptığım gibi, genel birkaç hatırlatma da bulunmanın gerekli olduğu kanaatindeyim. Öncelikle elimizdeki metin geniş kapsamlı ve akademik(!) bir kitaptır. Dolayısıyla her bir mesele hakkında yorum yapmaktansa İskitler özelinde erken Türk tarihi yapılandırması noktasında yorum yapmayı daha faydalı buluyorum. Kişisel merakım ve çalışmalarım da erken dönem Türk tarihi ile alakalı olması bu seçimde önemli baz noktalarından birini oluşturmuştur.

Kitaba gelecek olursak; M. Z. Zekiyev’in iddialarını bazı temel yaklaşımlara dayanarak sunma gayreti içerisinde olduğu ifade etmemiz gerek. Bu noktada yazarın Avrasyacı perspektifte olduğunu söyleyelim. Bu durum iddialarını okurken hatırlamamız gereken bir önemli bir noktadır. Çünkü meseleler bu pencereden yorumlanmaktadır. Yazar, Hint-Avrupa merkezli teorileri şiddetle reddederken bu teorilerin siyasi-ideolojik hedefleri olduğu konusunun altını çizer. Zekiyev konu ile alakalı: “Bu teori (İskitlerin Hint-Avrupalı bir kavim olması), göründüğü kadarıyla Hint-Avrupa halklarının ata yurdunu genişletme imkânı sağladığı için cazip hale gelmişti,” der. Özellikle II. Dünya Savaşı’na doğru giden süreçte Ratzel’in Lebensraum (yaşam alanı) fikri Almanları tarihsel kökenleri olarak saydıkları Germenlerin yaşadığı sahaları topraklarına katmak suretiyle harekete geçmeye teşvik etmiştir. Dolayısıyla İskit gibi köken meselesi tartışmalı olan kavimlerin modern dünyada sahiplenilmesinin hakikaten de siyasi-ideolojik bir tarafı olabilir. Zekiyev’in kitabı akademik bir çalışmaymış gibi görünür fakat batı standartlarında bir araştırma/inceleme olmadığı apaçık olarak anlaşılır. Sözgelimi bazı öneriler ve bu önerilerin doğruluğunun ölçüsü olarak, öneri sahiplerinin “Sorbonne’da okuması” yahut “çok dil bilmesi” gösterilir. Bu tip ön yargılar kuşkusuz kabul edilemezdir. Benzer bir yaklaşım ile Nazileri destekleyen dünyaca ünlü bilim insanları var diye Nazi hareketi yahut Hitler haklı çıkarılabilir mi? Öte yandan yazarın ele aldığı konunun genişliği, gerektirdiği yetkinlikler ve tarihin doğası gereği bazı dönemlerinin karanlıkta kalmak zorunda olduğu hesap edildiğinde oldukça zor bir konu hakkında kalem oynatıldığını ifade etmek gerek.

Yazar İskitlerin kökeni meselesi hakkında zorunlu olarak Herodotos’a göndermelerde bulunur. Ancak Eskiçağ tarihi çalışanların bilhassa takdir edeceği üzere klasik kitaplar ciddi metinsel zorluklar barındırır. Öncelikle bu kitapların hiçbirinin müellif nüshası elimizde değildir. Elimizde bulunan en eski nüshalar genellikle X.-XIII. yy.’dan kalmadır. Herodotos gibi MÖ V. yy.’da yazıldığı düşünülen kitaplar da durum bu anlamıyla ciddi bir sorun teşkil eder. Zira müellifin eseri gerçekten MÖ V. yy.’da yazdığını kabul ettiğimiz takdirde eldeki en eski yazılı metin neredeyse 1500 sene sonrasına aittir. Bu noktada birden çok kere kopya edildiği derhal anlaşılacaktır. Müstensihlerin her biri bu kopyalama işlemi sırasında orijinal nüshada olmayan eklemeler yapmış yahut var olanları, son derece keyfi bir biçimde yahut patronaj gereği, çıkarmış olabilir. Hal böyleyken önümüze böyle bir metin alarak “evraka” demenin kaçınılmaz bir çekiciliği olduğunu kabul etsek de teknik olarak bu eylemin doğruluğunun tartışılabilir olduğunu unutmamak gerek. Zekiyev bu noktada metin hakkında bazı teknik detaylara ve tartışmalara yer vermiştir. Bilindiği üzere Thukydides dahi (MÖ IV. yy.) Herodotos’u kitabı özelinde eleştirmektedir. Dolayısıyla bir metin olarak Herodotos’un eleştirilmeye başlanması neredeyse birkaç bin yıl geriye gitmektedir.

Diğer bir konu ise, yukarıda da bahsedilmiş olduğu üzere, incelenen dönemin genişliği ve gerektirdiği yetkinlikler meselesidir. İskitler özelinde bir konu çalışılacaksa öncelikle veri havuzu oluşturulmak durumundadır. Bu veri havuzunun önemli bir bölümünü Grekçe oluşturmaktaysa da Asurca, Persçe vb. diğer komşu uygarlıkların geriye bıraktığı bakiyelerin kendi dillerinde incelenmesi gerekmektedir. Bilindiği üzere İskitlerden elimize ulaşan herhangi bir yazılı metin yoktur. Ancak Herodotos gibi isimlerin yahut bazı yazıtlardan elde edilen birkaç sözcüğün İskitler ile ilişkilendirilmesi söz konusudur. Bu sözcükler üzerine her iki yazarda yorum yapmakta ve bu sözcükler Türkçe ile ilişkilendirilmektedir. Biz bu konuda yorum yapamaya yetecek düzeyde bilgi birikimine yahut diller hakkında yorum yapabilecek yetkinliğe sahip olmasak da Hunlar hakkındaki tartışmalardan yola çıkarak birkaç çıkarım yapmanın yerinde olacağı kanaatindeyim. Öncelikle eldeki veriler ana kaynaktan yani İskitlerin kendisinden geliyor değildir. Sözgelimi Herodotos tarafından Grekçe formlarıyla aktarılmış yahut Asur yazıtlarında yine yerel dilin sınırlı formlarıyla günümüze ulaştığı açıktır. Bu durumu günümüzden bir örnekle açıklayacak olursak çikolata kelimesini örnek olarak gösterebiliriz. Bu kelime muhtemelen cioccolata formundaki İtalyanca aslından dilimize geçmiştir. İtalyancaya ise muhtemelen yerli Amerikan dillerinden yahut İspanyol kolonileri vasıtasıyla geçmiş olmalıdır. Çikolata kelimesi ile cioccolata arasındaki belirgin yapısal farklar ilk etapta göze çarpmaktadır. Ayrıca ana kaynaktan alınan herhangi bir kelime alıcı tarafından (Herodotos yahut Asur metin yazarları) kendi diline uyarlanmış olabilir. Benzeri kelime alışverişlerinin yahut bir dilden diğerine yapılan aktarımlarda yaşanan doğal bozulmaların geçmiş dönemlerde de yaşandığını varsaymak çok iddialı bir yorum olmayacaktır kanaatindeyim. Dolayısıyla kendisi hakkında kendi dilinde bakiye bırakmayan oluşumların dolaylı yoldan edinilen kelime dağarcığı oldukça tartışmalı bir konudur.

Elbette yalnızca dil ve bakiyelerinin incelenmesi yeterli değildir. Farklı disiplinlerden yardım almak kaçınılmaz bir zorunluluktur. Bu noktada Arkeoloji bir disiplin olarak görüş alanı içerisine dahil olur. Yazar yer yer arkeolojik malzemeyi kullanır. Ancak arkeolojik veriler de, diğer tüm veriler gibi, kronoloji geriye sarıldıkça hakikati anlama noktasında zorluklar çıkarır. Bugün Herodotos üzerine yapılan çalışmalarda arkeolojik malzemenin Herodotos’un anlatılarının en azından bir kısmını doğrulayabildiğini ekleyelim. Ancak Frederic Barth’ın da ifade ettiği üzere maddi kalıntılar her zaman mutlak sonuç vermez. Söz gelimi Hsiung-nu/Şyunğ-nu (Asya Hunları) dönemi ile ilişkilendirilen ve ilgili bölgede bulunan bir kazan ile Panonnia’da (Macaristan civarında) bulunan ve Hunlar (Avrupa Hunları) ile ilişkilendirilen bir kazan fiziki form anlamında ciddi benzerlikler taşır. Kimi araştırmacılar iki siyasi teşekkül arasındaki bağlantının önemli göstergelerinden biri olarak bu kazanı gösterir. Ancak bu tip bir maddi kalıntı aradaki bağlantıyı kurmak için yeterli midir? Maddi unsurların coğrafyadaki gezinimi birbirinden çok farklı nedenlere dayalı olabilir. Sözgelimi bu kazan ticaret yoluyla, bir ganimet olarak yahut münferit bir ya da bazı kişiler tarafından farklı coğrafyalara götürülmüş olabilir. Dolayısıyla tek bir maddi unsur öğesi üzerinden ciddi özdeşleştirmeler yapmak teknik anlamda sakıncalı olabilir. Öte yandan aradaki bu özdeşlik meselesini güçlendirecek tarihsel kayıtlardan da yoksun olduğumuzu belirtmek gerek. Zira Asya’dan tarihin birçok döneminde benzer göç hareketleri yaşandığı bilinse de ilgili dönem özelinde tarihi kayıtların sessiz kaldığını ifade etmeliyiz. Benzer durumların İskitler içinde geçerli olduğu kanaatindeyim.

Değinilmesi gereken bir diğer husus ise “Türk” kavramının ortaya çıkması meselesidir. Zira bugün batıda ciddi anlamda geçerliliği olmasa da hem Türk akademisinde hem de bazı doğu akademilerinde İskitlerin Türk olduğu meselesi, yukarıda da görüldüğü üzere, kabul görmektedir. Peki, Türk kavramından ne anlamamız gerekiyor? Türk kavramı bugün kullandığımız formuyla Roma edebiyatında yaklaşık olarak VI.-VII. yy.’da görünür hale gelmiştir. Bu durum Türk kavramını Türk Kağanlığı yazıtlarından birkaç yüzyıl önceye götürmektedir. Muhakkak bundan öncesi de vardır denilebilir. Ancak Türk kavramının bir hanedana yani asil bir kana mı gönderme olduğu yoksa bir topluma mı gönderme olduğu konusu tartışmalıdır. Ayrıca kavramın Roma edebiyatında görünür hale geldiği yüzyıllarda klasik yazarların bahsetmiş olduğu İskit kavramı da ciddi dönüşümler yaşayarak Karadeniz’in kuzeyindeki Gotlar, Alanlar, Hunlar, Tatarlar ve hatta Ruslar için dahi kullanılmıştır. Tarihi bir bilim olarak kabul ettiğimiz takdirde Türk kavramı ortaya çıkmadan çok uzun yüzyıllar önce yaşadığı varsayılan İskitlerin kendisinden yüzlerce yıl sonra ortaya çıktığı anlaşılan bir kavram ile anılması teknik olarak tartışmalıdır. Elbette “kültürel kodlar” noktasındaki benzerlikten bahsedilebilecekse ve İskitlerin gerçekten de Türk Kağanlığı’nın yaşadığı coğrafyadan bölgeye intikal etmiş olması mümkünse de bunu bir olasılık olarak ifade etmek, eldeki veriler ışığında, daha makul olabilir. Günümüzde müspet bilimler ile uğraşanlar dahi meseleler hakkında oldukça dar ve sınırlı çerçeveler içerisinde mutlak sonuçlar verebilirken, sosyal bilimcilerin bu kadar geniş meseleler hakkında “-dır/-dir” şeklinde kesin ve keskin ifadeler kullanması yanlış bir yaklaşım olabilir. Öte yandan bu yanlışlık doğal olarak sosyal bilimlerin beka sorununu da ortaya çıkarmaktadır.

Sonuç olarak Sovyet akademisinin İskitler ve erken Türkler hakkındaki görüşlerini okumak için eşsiz bir kaynak olduğunu ifade edelim. Kitabın çevirisi oldukça akıcı ve iyi duruyor. Elbette Rusça ile karşılaştırma imkanım bulunmuyor. Kitabın mizanpajı, kapağı ve diğer fiziki özellikleri gayet iyi. Bu noktada tek eleştirebileceğim husus kitabın kaynakça kısmıdır. Zira olduğu gibi Rusça aslından kopyalanıp eklenmiş gibi görünüyor. Son olarak kitabın karşılaştırmalı olarak okunmasının daha da faydalı olacağı kanaatindeyim.

Herkese bol kitaplı sağlıklı günler!
Yanıtla
2
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
25 Ocak 2024
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Tarih Öncesi Döneme Uzanan Doğu Türkistan Tarihi
Doğu Türkistan medeniyeti hakkındaki bu kıymetli eser, Kaşgar’ın, tarih öncesinden, eski taş devrinden itibaren anlatılmasıyla başlıyor. Beşbalık, Yeken, Küsen, Hoten ve Koçu gibi diğer tarihi şehirlerde kurulan hanlıklar çerçevesinde anlatım devam ediyor. Bölge tarihinin, eski çağ, tunç çağı ve demir çağı gibi dönemlere kadar anlatılması, eserin değerini artıran bir özellik olarak öne çıkıyor.

Kitapta, M.Ö. 8000 ve M.S. 1800 yılları arasında, Çin’de ve Doğu Türkistan’da yaşanan siyasi, ekonomik ve kültürel gelişmeler tafsilatlı şekilde anlatılmış. Zaman dilimi olarak, M.Ö. 1000 ve M.S. 1300 arasına özellikle yoğunlaşılmış. Eski çağlardan bugüne uzanan süreçte, bölgenin ezeli bir Türk yurdu olduğuna ilişkin deliller sunulmuş. Örneğin, Kaşgar’da on bin yıllık geçmişi olan Cırgal kalıntısı, Doğu Türkistan’daki yerleşimin en az on bin yıl öncesine gittiğini, bölgenin Asya kıtasında insanlık faaliyetlerinin başladığı en eski yerlerden biri olduğunu göstermesi bakımından önem arz ediyor. Sultanbay kalıntısı, Koruktala, Aktala, Önkürlük ve Dövilik kalıntıları, Şambaba kurganı gibi tespit edilen başka arkeolojik kalıntılar da savunulan tezleri kuvvetlendiriyor.

Doğu Türkistan’daki ilk yerleşim yeri, dünyada ilk pamuk ziraatının yapıldığı yer, dünya tarihinde ormancılıkla ilgili ilk kanunun yazıldığı yer, Türklerin ölülerini yakma geleneği, Çinli prenseslerin Türk kağanlarına eş olarak gönderilmesinin siyasi sebepleri, Moğollara yazıyı öğreten millet, Orhun Uygur Hanlığı’nın devamı olduğu halde pek bilinmeyen hanlık, Çin hanedanlarının tarih yazımında görev üstlenen Uygurlu tarihçiler, örme saç bırakma âdeti, bakır kazanlar, bölgedeki yemek kültürü kitaptaki belli başlı ilgi çekici konular arasında gösterilebilir.

Yazar Ahmet Süleyman Kutluk, pek de aşina olduğumuz bir isim değil. Sincan Üniversitesi Tarih Fakültesi mezunu ve akademisyen bir Uygur Türkü. Hakkında güncel bilgilere ulaşma imkânımız Uygur Türklerinin içinden geçtiği malum nedenlerden ötürü çok sınırlı, hatta yaşayıp yaşamadığına dair net bir bilgimiz dahi yok maalesef.

Akademik geleneğe uygun şekilde eserde, kaynak olarak bu bölgenin tarihi üzerine çalışmış farklı milletlerden çok sayıda yazarın eserlerine atıflar yapılmış. Çağdaş Uygur Türkçesiyle yazılmış olsa da eseri yayıma hazırlayan Abdullah Cinkara, metni başarıyla Türkiye Türkçesine aktarmış. Böylesi nitelikli bir kaynak eseri ülkemize kazandırması takdire şayan.

Faydalı bir okuma olması dileğiyle!
Yanıtla
6
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
23 Ocak 2024
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Uzun Öyküleri İle Çarpıcı Ve Etkileyici Bir Sınıfa Yükseliyor...
Cehennem atlası, iki uzun ve dört kısa öyküsüyle bize geçmiş ve modern zamanlardan ürkütücü öyküler sunuyor. Farklı zamanlarda geçen öyküler kimi zaman korsanlar çağının ahşap gemilerine kimi zaman da modern şehirdeki bir bara götürüyor bizi. Öykülerin tümü cehennemin veya öteki dünyaların değişik varlıklarının insanlarla temas ettiği olayları konu alıyor. Bir öyküdeki tasviri başka bir öyküdeki varlıkta görüyor ve her biri kendi zamanına ve kurgusuna sahip öykülerin arka planında tüm insanları ve zamanları etkileyen bir cehennem dünyası olduğu fikrine kapılıyoruz. Her an için tanışabilecekleri korkunç bir dünyanın varlığından bir haber dehşetin kıyısında yaşayan insanlarla bu dehşetin peşine düşen insanları bir arada görüyoruz. Öyküler arasında ortak temalar ve ilişkiler görülebilse de biçimleri, hepsinin genel ve planlı bir kurgunun parçası değil aynı ya da benzer malzemelerle inşa edilmiş birbirinden bağımsız fantazyalar oldukları izlenimini uyandırıyor.

İlk öykü olan cehennem atlası, ikinci el kitaplar satan bir kitapevi sahibi ile ondan çok özel bir eseri bulmasını isteyen bir suç örgütünü ele alıyor. Kitabı aramak onları daha önce tanışmadıkları dehşetlerle tanıştıracaktır. Şiirsel bir anlatıma ve muğlak ifadelere sahip ikinci öykü olan efsuncu, bir kızın ölen babasının atölyesinde bulunan garip varlıkla diyaloğu ve sonrasında gelişen tuhaf olayları ele almış. Sonraki öykü olan kafakovuk, yaşamının sonuna gelmiş bir hortlak, korkunç yardımcıları, evindeki panayırda ne olacağından habersiz eğlenmeye gelmiş çocuklar ve yıllar sonra bu çocuklardan birinin kendisini ziyarete gelişini konu alıyor. Panayırın ardındaki dehşet, hortlağın yaşamının anlamına dair düşüncelerinin arka planını oluşturmuş. Dördüncü kısa öykü olan gırtlak, hayattaki tek varlığı olan köpeğini kaybeden yaşlı bir adamın şehrin bir bölümünü istila eden tuhaf cehennem yaratıklarının arasındaki arayışını ve ona rehberlik eden genç kızı konu alıyor. İki uzun öyküden ilki olan görünür pislik, barda çalışan bir adamın müşteriler tarafından düşürülen bir cep telefonuna gelen korkunç mesajların ardındaki dehşetle yüzleşmesini konu alıyor. Adamın hayatı üzerine düşünceleri ve rutin yaşamı gelen mesajlar ile farklı bir boyut kazanarak içsel bir arayışla birleşecektir. Son öykü olan kasap masası ise şeytana tapan gizli cemiyetlerden birinin çaylak üyesinin, başka cemiyetler, korsanlar ve cehennem yaratıkları ile yaşadığı dehşet dolu yolculuğu anlatıyor. Kitabın bu son öyküsü aynı zamanda etkileyici bir final niteliğinde.

Kısa öyküler içinde anlatımı bakımından daha düşük tempolu ve düşük heyecanlı görülen efsuncu, kitabın akıcılığından biraz ayrıksı durmakta. Bir dedektif dizisi tadındaki cehennem atlası, Poe öykülerini hatırlatan hortlak diyaloğu ve tuhaf atmosferi ile kafakovuk, insan bedenlerinden müzik aletleri ya da tuhaf heykeller yapan yarı bilinçli yaratıkların gölgesindeki arayışı konu alan gırtlak, yaratıcı ve keyifli okumalar sunuyor. Öte yandan kitabın iki uzun öyküsü ve özellikle kasap masası, bu kısa öyküler tamamen çıkartılsa bile kitabı ilgi çekici yapmaya yetecek nitelikte. Görünür pislik, modern dünyada geçen modern bir korku öyküsü görünümündeyken; kasap masası, klasik korku öykülerinin bilinmeyen diyarlara yapılan yolculuk teması üzerine kurulmuş lovercraft’ı anımsatan klasik arkaplanlı modern bir öykü. Garip varlıkların tasviri açısından kitap boyunca çeşitli seviyelerde gördüğümüz yaratıcılık özellikle son öyküde zirveye ulaşmış. Son iki öykü aynı varlıkların farklı öykülerde ortaya çıkması bakımından da birbiri ile ilişkili. Yine ilk öykü olan cehennem atlası bize son öyküde de yoldaşlık ediyor.

Kısa öyküleri başarılı olarak nitelendirilebilecek kitap uzun öyküleri ile çarpıcı ve etkileyici bir sınıfa yükseliyor. Yalnızca son öyküsü için bile okunabilecek bir eser. Keyifli okumalar.
Yanıtla
2
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
22 Ocak 2024
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
İyi Bir Öykücünün Ayak Sesleri
Üç bölümden oluşan kitapta Sabahattin Ali'nin güçlü bir yazara nasıl dönüşeceğinin ayak seslerini duyuyoruz. 1927-1930 yıllarında yazdığı yani 20-23 yaşları arasında kaleme aldığı bu öykülerde güçlü bir gözlem yeteneğini görebiliyoruz. İlk bölümdeki öykülerde aşk daha ön plana çıkarken ikinci bölümde toplumsal taraf üçüncü bölümdeyse daha çok yeni kurulan cumhuriyetin emekleme dönemini memurlar üzerinden görüyoruz. Özellikle 1930 yılında yazdığı toplumsal tarafı kuvvetli öykülerinin oldukça başarılı olduğunu söylemeliyim. İlk bölümdeki öykülerindeyse Doğu masallarının, hikâye içinde hikâye anlatımının daha çok kullanıldığına tanık oluyoruz. Dönemin anlatım üslubuna uygun olarak yazar sesinin baskın olduğu bir üçüncü şahıs anlatıcı kullanımı da tüm öykülerde bulunmaktadır. Özellikle "Bir Orman Hikâyesi" adlı öykü bana göre kitabın en iyi metnidir. Ormanı korumak isteyen köylülerin şirkete ve hükümet yetkililerine karşı mücadelesini oldukça başarılı bir şekilde anlatmış Sabahattin Ali. Onun öykücülüğünün ayak seslerini özellikle bu metinde çok daha iyi görüyoruz. Sonuç olarak Sabahattin Ali gibi bir yazarın başlangıçta neler yaptığını görmek için güzel bir kitap "Değirmen".
Yanıtla
4
0
Destekliyorum 
Bildir
Hezarfen
Hezarfen
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
19 Ocak 2024
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Türk Beklenendir...
İstanbul’un fethinden sonra Türklerin ikbal dönemleri başlar. Osmanlılar batı yönlü fetih hareketleriyle Avrupa kıtasının ortasında hızla ilerler. Hatta İtalya’da Otronto’ya çıkan Osmanlı ordusu Avrupa’da ciddi manada Türk korkusunun yerleşmesine neden olur. Yalanla gerçeğin karıştığı binlerce hikaye Hristiyanların dillerine yapışır. Ama savaş harici temaslar olayın farklı boyutunu gözler önüne serer. Zira Osmanlılarla ticari ilişkileri sürdüren Ceneviz ve Venedik gibi İtalyan şehir devletleri nazarında Osmanlılar dünya dışı uzaylılar gibi korkunç ve görülmemiş değildir. Bu da bir şeyin anlaşılmasını sağlar. Pekala Türklerle yaşanılabilir hatta mutabakat sağlanabilir.

Giovanni Ricci, buradan yola çıkarak Türk algısının diğer cephesine yoğunlaşır. Türklerin muhataplarında korku ve nefret gibi duyguları uyandırdığını incelediği eseri Türk Saplantısı’nın aksine bu eserinde ezber bozmaya gayret eder. Zira Batı tarihlendirmesine göre Orta Çağ ve İstanbul’un fethiyle girilen Yeni Çağ boyunca Türklerle olan ilişkiler savaş ve mücadele odaklıdır. Oysaki kılıçların kınlarından çıkmadığı, ellerin birbirine uzandığı yaşantılar da söz konusudur. Ricci, Türk Beklentisi isimli eseriyle çok bilinen ve tekrar edilegelen tarih algısını ters yüz etmeyi amaçlar.

Aslında Ricci’nin bu amacına ulaşmakta zorluk çekeceği aşikardır. Zira saray ve halk dünyanın her yerinde olduğu gibi Batı’da hatta Ricci’nin merceğini doğrulttuğu İtalya’da da birbirinden kesin hatlarla ayrılır. Ama toplumun ince katmalarına inildiğinde farklı yaşantılar ortaya çıkar. Misal savaş halindeki iki büyük devletin tutumuna rağmen mezkur devletlerin mensupları arasında evlilikler gerçekleşebilir. Yani mikro düzey çok bilinen makro düzeylerin aleyhine işleyebilir. Bu yüzden bütüncül bir yaklaşımla her şey ortaya koyulmalıdır.

Ricci’nin çabası ilk aşamada kendi içinde zorluklar içerse de konusuna fevkalade iyi odaklandığı görülür. Tabii elini güçlendiren etmelerde yok değildir. Hedef aldığı coğrafya İtalya Yarımadası ve şehir devletleri ona güçlü bir arşiv bırakır. Eldeki verileri çok iyi işleyen Ricci, Türklerin beklenilen ve istenilen taraf olduğu tasavvuruna gerçeklik katar. Düşman, beklenen olur mu bilinmez ama Ricci’nin anlattıklarından ortaya çıkan tablo Osmanlı’nın kabus olmadığını kanıtlar.

Karşılıklı bir cepheleşmenin olduğu uzun yıllarını savaşarak geçiren, Doğu- Batı kutuplaşmasının taraflarının öne sürülen tezlerin çürümesine neden olacak faaliyetlerde bulunduğunu da unutmayan Ricci, askeri gücü hamaset ve kibirle gösteren Osmanlı fikirlerini ve hümanist söylemlerle medeni açıdan üstünlük kisvesine giren Batılı elitlerin üst perdeden gelen görüşlerini pek dikkate almaz. Bu nedenle tarihi verileri olduğu gibi ortaya koyan Ricci, anlatım tarzıyla deyim yerindeyse ipleri okurun eline verir. Zira Osmanlı’yla anlaşan Fransa ve İtalyan şehir devletlerinin bu tutumu tarihsel olarak doğru veya yanlış olabilir. Dinin her yönüyle ön planda olduğu bir dünyada Hıristiyan- Müslüman dostluğu ve papanın Osmanlı beklentisi ihanetin çerçevesi içine girebilir. Ama ihanet ya da sadakatten ziyade olayların devletleri ve insanları getirdiği yer önemlidir. Herhangi bir etiket kullanmadan yapılan sunum bu nedenle önemlidir. Zira, Ricci’nin hainin ve sadığın peşine düşmeden tarihçinin hakikate ulaşma ödevini yerine getirme kaygısıyla hareket ettiği savunulabilir. Yani kısaca okur doğruyu ve yanlışı nesnel bir biçimde değerlendirme edimine okudukça sahip olur.

Eser kabaca böyle bir tablo sunmuş olsa da özele inildiğinde daha spesifik konuların olduğu görülür. Yirmi iki başlıkta incelenen konular fazlasıyla ilgi çekicidir. Her bir başlık ayrı bir makalenin içeriğini oluşturacak derecede teferruatlıdır. Konu içerisindeki ayrı ayrı numaralandırmanın yapılması ele alınan başlığın ne derecede farklı kapsamlarda değerlendirilebileceğinin kanıtıdır. Her bir başlığın zengin bir kaynakçadan beslendiği aşikardır.

Ricci İtalyan şehir devletlerinin yazılı materyallerini gayet iyi takip eder. Böylesine güçlü bir arşive rağmen tarih tasarımında çoğu zaman direkt alıntı yapmaktan kaçınır. Tarihsel kurgu manasında dozajı fazla kaçırmadan yorumunu ziyadesiyle iyi verir. Bazen siyasi tarih ve İtalyan şehir devletleri arasındaki ayrıntılı ilişkilerin anlatılması esnasında kantarın topuzu biraz kaçsa da kendi cephesi içerisinde düşünüldüğünde, yazarın bu tavrı kabul edilebilir. Esasında bu tarihsel söylemin siyasi birlikten uzak İtalya’nın yapısıyla ilgili olduğu bile düşünülebilir.

İtalya’nın siyasi yapısı kadar önemli olan bir olgu da İtalyan diplomasisidir. Papalıktan feyz alan İtalyan şehir devletleri üst düzey bir diplomasi yürütür. Güçlü devletler arasında filler arasında ezilen çim durumuna gelmek istemeyen devletlerin güçlüye dair siyasi tavırları diplomasiye ders olacak kadar başarılıdır. Aslında bu politik hareketlerin 4. Haçlı Seferi öncesi Lukas Notaras’ın söylediği “Konstantinopolis'te Latin serpuşu görmektense Türk sarığı görmeyi yeğlerim" sözüne gönderme olacak şekilde bir tavır olduğu görülmektedir. Benzer şekillerde Fransa’nın yanında Osmanlı tarafına geçen, ticari ilişkilerini önceleyen, hasım şehir devletine karşı güç elde etmek isteyen küçük feodaller Osmanlı tarafına geçmek ister. Ricci, bu manada bilinmeyenleri ortaya çıkarır. Hatta öyle ki Notaras’ın söylediği sözü gölgede bırakacak sözler okura ulaşır. Misal, 1508 yılında asılan bir isyancı “Rahiplerin yönetiminden ziyade Türklerin yönetimi iyidir” der. Yine Agnostino Vespucci (Floransalı Katip) 1501’de Machiavelli’ye yazdığı bir mektupta “Türklerin gerekli olduğunu” söyler. Eser bu açıdan Türk korkusundan ziyade Kilise korkusunun daha baskın olduğunu kanıtlar.

Her şeyden öte Türk tarihine olan bilinen bakış açısının tersini görmek açısından eserin önemli bir işlevi vardır. Aslında Türk tarih anlatısında karşı tarafa ilişkin tespitler çok azdır. Araştırmacılarımız düşman cephesinin içinde gezmeden, Türk’e Türk’ü anlatır. Ama Ricci, tüm yönleriyle karşı taraftan sözü alır. Bu nedenle tarihimizin iki kutuplu anlatısı birbirini tamamlamış olur. Misal Cem- 2. Bayezid çekişmesinin akisleri eserde bulunabilir. Bir anlaşılıp bir savaşılan Venedik’in siyasi oyunları fark edilir. Kanuni devrinde Fransa- Osmanlı birlikteliğini ortaya çıkaran etmenlerin geri planı anlaşılır. Bütün bunlar hakkında İtalyan şehir devletleri eşine az rastlanır tüyoları verir.

Eser en kıymetli tezini son bölümünde verir. Aslında bu tip bir eserde bu şekilde bir tezin ortaya çıkması şaşırtıcıdır. Ricci, Huntington’ın meşhur medeniyetler çatışması tezinin tarihi açıdan sağlam olmadığını öne sürer. Zira eserinde ortaya çıkan gerçekler, dini ve kültürel açıdan cepheleşen Doğu ve Batı’nın tam tersine hareket ettiği lehinedir. Ricci’nin incelediği 15 ve 16. yüzyıllarda din; tam manasıyla çatışma için bayrağı altına girilecek bir olgu değildir. Ayrıca bölgesel etkinlik açısından Akdeniz, çatışma teorisine güçlü bir karşıt alternatif oluşturmaktadır. İlerleyen satırlarda Akdeniz’in kaynaştırıcı yönünü vurgulayan yazarın görüşü ciddi manada çarpıcıdır. Akdeniz’i hep bölen hem birleştiren bir deniz olarak vurgulayan Ricci’nin sözleri eserinin özeti verirken, Huntington’ın yanılgısını gösterir mahiyettedir: “ Medeniyetler çatışmasını çoğunlukla savaşa odaklı olmasından değil de keskin sınırları çizdiği için eleştirdik. Topladığımız hikayelerin kendileri de bir çatışma hikayesidir ancak Hıristiyanlar ve Müslümanlar arasındaki kesin ayrıma saygı duymaktan ziyade bu hikayeler daha karmaşık ittifakları ve karışıklıkları çıkarır.”
Yanıtla
5
0
Destekliyorum  2
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
19 Ocak 2024
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Baş ucunuzdan ayıramayacağınız bir set...
Masal dinleyerek büyüsek de bugün onların bir bölümünün pedagojik olarak çocuklara uygun olduğunu söylemek imkânsız. Doğu ve Batı masallarının en bilinenlerinin yer aldığı "Resimli Baş Ucu Masallarım" serisi, dinleyerek büyüdüğümüz masallardan oluşuyor. Ancak masalların bizim çocukluğumuzdaki yazınına göre gözden geçirilmiş “çocuğa görelik” kriterine göre seçilmiş olduğunu söylemekte fayda var.

Alaaddin’in Sihirli Lambası’ndan Rapunzel’e Çirkin Ördek Yavrusu’ndan Kırmızı Başlıklı Kız’a kadar en bilinen anlatıların yanı sıra Zencefilli Kurabiye Adam, Rumpelstiltskin ya da Kralın Yeni Giysisi gibi mizah yönü olan eğlenceli anlatıları da bir sette bulabiliyorsunuz. Peşine herkesi takıp sonunda bir tilkiye yakalanan Zencefilli Kurabiye Adam’ı yıllar sonra tekrar okumak beni gülümsetti.

Küçük yaş grubuna yönelik kitaplarda metinlerin az görsellerin yoğun olması gerektiğini düşünecek olursak masalların bol resim kullanılması çocuklar için kitapları daha cazip hâle getirdiği kanaatindeyim. Haylaz Keloğlan’ın diğerlerinin arasında olmayışına üzülsem de seri hitap ettiği yaş grubuna uygun eğlenceli bir seçki olmuş.

Anne sesinin eşlik ettiği bir masalın yerini ne doldurabilir ki? İnsanı uykuya yolcu eden o son cümlelerin ne olduğuysa oldukça önemlidir tabii.
Yanıtla
23
4
Destekliyorum  6
Bildir