Onaylı Yorumlar

Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
28 Temmuz 2022
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Her Devrin Adamı Hacı Ağa
Modern İran romanının kurucusu, Doğu'nun Kafka'sı Sadık Hidayet'den ibret verici bir novella.

Aşina olduğumuz ve günümüzde, bizden hiç de uzak olmayan, çevremizde sıklıkla gördüğümüz bir karakterdir Hacı Ağa. Her daim çıkarlarını kollayan, dini ve gelenekleri kendi çıkarları için kullanan, herkes ile dost görünen, nüfuzlu, politikanın içinde siyaseti kendi çıkarlarına yontan, ticaret-siyaset-din üçgeninin ortasında faaliyet gösteren, yeri geldiğinde liberal, yeri geldiğinde şah yanlısı ama her daim paranın peşinde koşan ve tamamen kişisel menfaat teminine odaklanmış yaşı doksana varmış bir karakterin hikayesidir.

Öyle bir karakterdir ki Hacı Ağa; "bu dünyada birileri yönetecekse, diğerleri de itaat edecek. Niye ben Ağa oldum da Murat kul oldu? Çünkü Allah öyle istemiş, bana ne gerisinden!" (s. 43) diyecek kadar pervasız, "İnsanlar aç, muhtaç, cahil ve hurafe peşinde olursa, işte ancak o zaman bize itaatleri devam eder" (s.128) diyecek kadar toplum düşmanı bir tipolojidir Hacı Ağa.

İlk kez 1945 de yayınlanan bu eser, aslında toplum düzenine, siyaset sistemine, din adamlarına, geleneklere ve temelde sisteme yöneltilen sert bir eleştiri, toplumsal bir hicivdir. Aynı zamanda İran'ın toplumsal, siyasal ve kültürel dünyasına da bir anlamda tanıklıkdır.

Okurken kimi zaman kızacak, kimi zaman yine kızacak, kimi zaman da öfkelenecek ama sonuçta toplumun cehaletten kurtulamaması durumunda Hacı Ağaların modasının her daim devam edeceğini anlayacaksınız.
Yanıtla
3
0
Destekliyorum 
Bildir
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
28 Temmuz 2022
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Sadece siyasi yöneticilerin değil, şirket yönetimindekiler, öğretmenler başta olmak üzere herkesin uygulaması gereken öğretiler mevcut
Bu kitabı okumayı düşünenler için en önemli uyarı, muhtemelen kitabın diline alışmak için kendilerine süre tanımaları olur. Okuma sürecinde fazlaca tekrarlarla karşılaşacaksınız ve basit bir dille ifade edilen düşüncelerin tekrarları sizi rahatsız edecek. Ancak bunun etkili hitabet açısından sıkça uygulanan bir yöntem olduğunu belirtmek isterim. Seyircisini etki altına alan, ilgilerini daima üzerine çekmeyi başaran ve mesajını en iyi ileten konuşmacılar genel düşünceyi parçalar halinde yer yer tekrarlardan yararlanırlar, elbette diğer pek çok tekniğin yanı sıra. Buna bir ders kitabı gibi yaklaşıp her bölüm sonunda kitabı kenara bırakmanızı ve üzerine uzun uzun düşünmenizi tavsiye ederim. Bölümde işlenen düşünce üzerine farklı kaynaklardan okumalar yapmanızı ve aynı konuda başka ne tür fikirler olduğunu araştırmanızı öneririm. Böylelikle kendinize, aklınıza uygun olan bir düşünce yaratmış da olursunuz. Tabii bu, ilgili bölümde yer alan düşünceyi daha iyi anlamanıza da yardımcı olacaktır.

Buradaki düşüncelerin rasyonel düşünce ve mantık üzerine kurulmuş bir felsefe olan Mohizm'in kurucusuna ait olduğunu hatırlatmak gerekir. Özünde barışçıl bir felsefe olsa da bu kitapta savaş anında yöneticilerin takınması gereken tutumlara da yer veriliyor. Ancak buradaki öğretilerin bölümün sonuna doğru asıl şeklini aldığına dikkat etmelisiniz. Konuyu genel örnekler ve benzetmelerle veriyor ve daha sonra olması gerektiğine inandığı şekli alana kadar onunla beraber yürümenizi sağlıyor. Dolayısıyla kitabı okurken yazarla kavga etmemelisiniz. Diğer yandan Mohizm'e dair tek bir şey bile bilmiyor olsanız da kitaptan alacağınız verim düşmeyecektir. Çünkü olabilecek en basit haliyle veriyor. Öyle ki bu düzenin nasıl olup da kurulamadığına şaşırırken buluyorsunuz kendinizi. Verilen bazı örneklerin günümüze pek uymadığı ve bazı kesimleri gücendireceğini düşünebilirsiniz. Ancak bu örneklerin, o zamanın koşullarında verildiğini hesaba katarak temelinde ne demek istediğine odaklanmalısınız. Mesela bir yerde savaş ve kıtlık baş gösterdiğinde ata verilen yemin kesilmesi gerektiğinden bahsediyor. Ancak bunun kulağa vicdansızca geldiği açık. Bana kalırsa atların binek olarak "kullanılıyor" olması da son derece adaletsiz ve tatsız bir durum. Nitekim buradaki bakış açısı şu olmalı. Savaş ve kıtlık anında tasarrufa gidilmesi ve makamı, yeri, durumu ne olursa olsun herkesin eşit bir şekilde duruma uyum sağlaması gerektiğinin altı çiziliyor. Her zaman cümlenin altını okumanızı öneririm. Onun altındaki anlamı kanırtmak ve -eğer olacaksa- hayat felsefesi olarak benimsemek daha mantıklı geliyor bana. Spesifik örnekler her duruma uygun olmayabilir ve o örneklere verilen tavsiyeler genel bir soruna pekala merhem olabilir. Zaten birini, bir kitabı, bir takımı, yani hayattaki herhangi bir şeyi tamamıyla savunup reddedemeyiz. Her birimizi, evrendeki her şeyi binlerce parçadan oluşan bir yapboz gibi düşünüp yalnızca doğru olduğuna inandığımız parçanın peşinden koşmalıyız. O yapboz tamamlandığında ortaya çıkan resmi sevmek zorunda değiliz. Sadece doğru parçayı bulduğumuzdan emin olsak yeter.

Mo Zi -asıl adı Mo Di- Confucius'un ölümünden birkaç yıl sonra dünyaya gelmiş ama o da diğer düşünürler gibi politika ve sosyal düzenin dengesini bulmaya ve kaostan çıkış yollarına odaklanmış. Onun cevabı yönetici pozisyonunda olan kişinin bilgeliği ve erdemliliğine odaklanmak olmuş. Pek tabii makamın kendisine değil, oradaki kişinin kendine kattığı şeylere saygı durulması ve bunun takipçisi olunması gerektiğini söylüyor. Kitapta çok güzel bir örnek var bununla alakalı. "Hâlâ ülkeler liderleri tarafından yönetiliyor ama neden kaos devam ediyor?" sorusuna cevap olarak You Miao'nun beş ceza uygulamasını temel alarak bir şeyin, sistemin kötü idare ediliyor oluşunun o şeyin, sistemin kötü ve başarısız olduğu anlamına gelmeyebileceğine vurgu yapılıyor. Eski kralların kitabı denilen Shu Ling'ten şu alıntı yapılıyor: "Ağız iyiyi de yayabilir, savaşa da teşvik edebilir." Bu ağzın iyi olmadığı anlamına mı gelir? Dolayısıyla bir şeyin iyi veya kötü olmadığına, ondan ne derece fayda sağlayabileceğine veya o şeyin çevresine ne derece faydalı olduğuna karar vermeden evvel yeterince derin gördüğünüzden emin olmalısınız. Bu kitabın sevdiğim yanlarından biri de bu. Farklı pencerelerin de var olduğuna işaret edip duruyor. Sizin Mo Zi'nin pencerelerinden bakmadan evvel onun kim olduğunu unutmanız veya hiç bilmemeniz daha iyi olur. Çünkü burada -aslında her zaman- kimin söylediğinden çok ne söylediğine bakacaksınız.

Fanatizm bizi gülünç durumlara sokar. Dolayısıyla bu kitaptaki her bölümün iyi olduğunu söylemiyorum. Bazı yerlerde birbiriyle çelişen düşünceler veyahut örnekler var. Bu yüzden alıp bu kitabı, bu kişiyi kutsallaştırmayın. İçinden altını çizdiklerinizi alın ve uygulamaya başlayın. Göreceksiniz ki pek çoğu aslında sadece politika için değil aynı zamanda hayatın pek çok yerinde işe yarayabilecek öğretiler. İyi bir insan olmak için de herhangi bir meslek için de pekala uygulanabilir. Yönetici-altında çalışanlar, öğretmen-öğrenciler veya müdür-öğretmenler gibi pek çok alt üst ilişkisinde gayet geçerli tavsiyeler mevcut. Takip ettiğiniz kişinin makamına değil, olduğu kişiye odaklanmalısınız. Üst mevkidekiler de altındakilere sağladığı fayda, olduğu kişiye göre hak ettiği konuma getirmekten geri durmamalı. Hepsi bu.
Yanıtla
6
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
28 Temmuz 2022
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Bizans Ekonomisi
Eser, 2020 yılında Runik Kitap gölgesinde Bahattin Bayram çevirisi ile okurların beğenisine sunulmuştur. Kitabın kapağında yer alan muhtemel Bizans sikkelerinin görseli kitabın adını destekler niteliktedir. VI bölümden oluşan eser, ilk etapta Bizans ekonomisinin beslenmiş olduğu "doğal ve beşerî kaynaklar" başlığı ile esere iyi bir başlangıç yapıyor. Kitapta yer alan coğrafi alanın Akdeniz merkezli olduğu da özellikle belirtiliyor. Sonrasında Bizans'ın kurulu olduğu coğrafyanın genel özelliklerini ve iklim koşullarını da bölge bölge ele almaktadır. Ayrıca, Bizans İmparatorluğu'nun konumu dolayısıyla denizcilik faaliyetlerinde bulunmuş olmasının İmparatorluğa ticaret ve ulaşım alanlarında da nitelik kazandırmıştır.

"Ayrıca bu nitelik iaşenin iki temel unsurunu da sağlamıştır: balık ve tuz." (s. 26.)

Sanayi devriminden önceki ekonomi dünyasında insanın ve buna bağlı olarak nüfusun iş gücü açısından çok önemli bir yeri vardır. Dönemin Bizans İmparatorluğu'nun nüfus açısından çeşitli rakamlarla ifade edildiği görülmektedir. "Söz gelimi, altıncı yüzyıl için bu rakamlar E. Stein'in önerisi 30 milyon ile J. Russell'in daha çok kabul gören önerisi olan 21 milyon arasındadır." (s. 28.) Buna bağlı olarak, iktisat tarihçileri ekonomik büyüme hususunda siyasi ve sosyal kurumlar ile somur olmayan kaynakların önemine dikkat çektiği görülmektedir. Tüm bunları ele alırken, aile yapısı-okuryazarlık gibi sosyal yaşamın akıbetini belirleyen önemli unsurlara da dikkat çekilmiştir.

Bizans İmparatorluğu'nun 530'lu yıllarda genişleme ve önemli ölçüde büyüme kaydetmesini "aşırı büyük nüfustan (Stein ve Mango'ya göre 30 milyon) kaynaklanan güçlü bir talebi doğurdu ve iş gücü, doğal kaynaklar ve sermaye gibi zengin üretim faktörlerine erişimi de sağladı..." (s. 36.) Devlet, ticari işlemleri de vergiye bağlamıştı hatta 8. yüzyıl sonlarında kullanılmaya başlanan "kommerkion" olarak adlandırılan vergi, sonraki kaynaklara göre panayır ve pazarlardaki işlemlerden alınan %10'luk "ad valorem" adlı vergiydi. (s. 67.)

Bu dönemde devlet gelirinin büyük bir kısmı sivil ve askerî görevlilerle kilise mensuplarının maaşlarına, alt yapı yatırımlarına, askeri seferlere ve gerek gönüllü gerekse zorla yabancı hükümdarlara verilen hediyeler için harcanıyordu. Devlet, bu noktada adil davranmaya çalışıyor, vergi artışlarını dahi aşırı kaçırmıyordu. Sistem bu noktada iyi işler vaziyette görünüyorsa da zafiyete açıktı. Kötü muamele ve yolsuzluklar veya çeşitli keyfî vergi zamları sistemin kolaylıkla zarar görmesine neden oldu. Burada aktarılan sistemin aslında bir ideolojiye dayandığını, alışverişte Aristoteles'in varislerine ait olan adalet kavramının kısmen de olsa Roma kanunlarında yer verildiğinden bahsedilir. Hatta "14. yüzyılda Yunan Kilise Babalarının özellikle adaleti "hak olanı [herkese] dağıtmak" şeklinde tanımlayan Kaisareia'lı Aziz Basileios tarafından benimsendiği de aktarılır. (s. 76.).

Kitapta üretim konusu birincil üretim ve ikincil üretim olarak iki ayrı başlıkta ele alınmıştır. Birincil üretim olarak; doğal kaynaklar, tarım ve toprak sahipleri ele alınmıştır.  İkincil üretimde ise; kent ekonomisi, yani kurumlar, zanaatkârlar ve tüccarların yanı sıra metal, deri, tekstil sanayisi de ayrı ayrı incelenmiştir. Üretimin en önemli unsuru olan demografi ve nüfus hareketliliği de ayrıca ele alınmıştır. Son bölümde ise, Bizans ve Orta Çağ Batı ekonomilerinin kıyaslanması hakkında bir değerlendirme yer alır. Her iki ekonominin de Geç Roma sisteminden ortak olduğu yapısal unsurlar bulunmaktadır.

Esere giriş yapmadan, "editörün notu" başlığı altında imla ile ilgili bir takım özelliklerin verilmiş olması çalışmaya ayrıca şık bir görünüm sağlamıştır. Çeviri de gayet akıcı bir dille yapılmış iyi bir çalışmamın ürünü olmalı, zira okurken rahatsız eden bir ifade ile karşılaşılmamıştır. Ancak kaynakçanın seçilmiş olması;okurken bibliyografyasını incelemek isteyen okurlar için bir zorluk olarak görülebilir. Genel itibariyle iyi bir çalışmadır. Emeği geçenlere teşekkürlerle...
Yanıtla
4
0
Destekliyorum 
Bildir
Yanıtları Göster
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
28 Temmuz 2022
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Fabrika Ayarlarımızın Ne Kadar Uzağındayız? (2)
İnsanın Fabrika Ayarları (İFA), üç kitaptan oluşan bir bütün aslında. İlk kitap, “Beden”, özellikle hareket etme ve beslenme düzeni konularında kaleme alınmış. İkinci kitapta, ilişkilerimiz ve stres yönetimi, üçüncü kitapta sınırları aşmak üzerine bilgiler verilmiş.

Serinin ikinci kitabında öncelikle bir insan için olumlu ve zengin sosyal ilişkilerin önemi, detaylarıyla sunuluyor. Bu konuda çok sayıda alt başlık sıralanmış. Her şeyden önemlisi, insan sosyal bir varlık, diğer insanlar olmazsa veya daha doğru ifadeyle diğer insanlarla iyi bir iletişimimiz, olumlu ilişkilerimiz olmazsa yaşam kalitemiz düşüyor, ömrümüz kısalıyor.

“… sosyal bağlanma ve diğer insanlarla duygusal ilişkiler kurma konusunda, beynimizden salgılanan oksitosin hormonunun etkileri halk arasında meşhur olacak kadar bilinir hale geldi. Normalde süt salgılanması ve doğum gibi olaylarda ‘kasların istemsiz olarak kasılmasını’ yöneten bir hormonun, aynı zamanda birbiri ile olumlu ilişkiler kuran, duygusal olarak yakınlaşan insanların beyninde de salgılanıyor olması, ilginç bir bağlantılar dizisini de işaret ediyor… Bir başka insanla samimi sohbetler ettiğinizde, tokalaştığınızda, beraber bir şeyler başardığınızda, aynen doğum yahut orgazm anlarında olduğu gibi, beyindeki oksitosin salgısında önemli miktarda bir artış oluyor. Bu da “biyolojik olarak” bizi birbirimize bağlayan en önemli etkenlerden birisi haline geliyor.” (s. 22)

İyilik yapmanın insanlara özgü bir davranış olduğunu düşünüyorsanız, yanılıyorsunuz: “İyi olmak için insan olmaya gerek yoktur. İyilik, sosyal canlılar için vazgeçilmez temel ayarlardan birisidir. Evet, insan olabilmenin ön şartlarından birisidir iyi olmak. Fakat diğer canlılardan farklı olarak ‘doğasına aykırı davranışlar’ sergileyebilen insanlar, bu biyolojik ihtiyaç ve kurgularını sıklıkla ‘unuturlar’ ve bu nedenle ‘hatırlatmalara’ ihtiyaç duyabilirler. İşte bütün geleneksel öğretiler, masallar, söylenceler, efsaneler, inançlar ve dinler insana bu özelliklerini hatırlatma işlevini değişik şekillerde yürütürler.” (s. 93) Bu noktada insanı diğer canlılardan ayıran noktalar olduğu da vurgulanıyor: “İnsanın yardımseverliği başka boyutlara da genişleyebiliyor. Hayvanları, ağaçları yahut sanat eserlerini korumak için canlarını tehlikeye atan insanlar duyduğumuzda fazla şaşırmıyoruz. Çünkü insanın zihinsel kapsayıcılığı, uygun şartlar sağlanmışsa evreni içine alabilecek kadar genişleyebilme potansiyeli taşıyor. Öte yandan bunların tamamen zıddına, yıkıcılığı ve gaddarlığı sınır tanımayan bir türe dönüşebilme potansiyeli de taşıyoruz.” (s. 96)

Kitabın ilk yarısında, ilişkilerimizin bir parçası olarak, mizahın gelişmiş beyinlerin işi olması, kadın ve erkek arasında komiklik farkları, olumsuz deneyimlerin gelişime etkisi, sosyal medyanın etkileri gibi birçok başlıkta aydınlatıcı bilgiler sıralanıyor.

Kalan kısım ise düşük stresli bir yaşamın faziletlerine ayrılmış (s. 117 vd.). Stres, modern çağın ve modern insanın en önemli sorunları arasında en başlarda yer alan bir kavram. Canan hoca, konuyla bağlantılı olarak “anda” kalmanın değerini anlatıyor sayfalarca: “şu anda” olarak olasılıkları daha duru bir zihinle, kendi zanlarımız ve endişelerimiz dışında değerlendirebiliriz. Daha anlaşılır -ve kültürümüze uygun- bir tâbirle söylersek, işin içine “nefsimizi” ve “endişelerimizi” katmadan karar alma noktasına çok daha fazla yaklaşabiliriz. Her bir ânın farkında olarak yaşamaya devam ettikçe “kaderimizin direksiyonu” da bizim elimizde olur. Sürüş kabiliyetimiz ve mevcut “yol durumu” çerçevesinde, direksiyonu istediğimiz yöne çevirebiliriz. Bu anlayışı içselleştirebildiğimizde, “kaderimiz” için endişelenmek yerine elimizden gelen işe başlayabilme cesaretine de zamanla daha fazla temas edebiliriz. (s. 145)

Kitapta, stresi yönetme becerisi kazanma adına bazı basit egzersizler de ihmal edilmemiş. (s. 182 vd.) Bu egzersizler neden önemli sorusuna da hocanın cevabı şu şekilde: “Bu tip çalışmaların faydası, sadece bazı ilginç duyumlarımızın oluşmasıyla sınırlı değildir. Farkındalık egzersizleri sürekli ve düzenli olarak tekrarlandıklarında beynimizin, özellikle de ön beynimizin yoğunlaşma, dikkat ve dikkati sürdürme devrelerinde kalıcı değişikliklerin ve etkinlik artışının olmasını sağlar. Bu da gün içinde yaptığımız işlere dikkatimizi doğru şekilde verme, dikkatimizi bir iş üzerinde yeterince sürdürme konusundaki yetkinliğimizi artırır. Ayrıca bu egzersizler, kapasitesi oldukça dar olan bilinçli zihnimizin kapasitesini de artırarak günlük olaylara daha serinkanlı ve daha geniş açılı bakmamıza yardımcı olurlar.” (s. 188)

Meraklıları için:
Yazarın şahsi web adresi (sinancanan.net) ve ayrıca (acikbeyin.com) adresi önemli.
Konu hakkında yazarla yapılmış bir söyleşi için bkz.: bit.ly/3B0L4e8

İyi Okumalar!
Yanıtla
6
0
Destekliyorum 
Bildir
Yanıtları Göster
Hezarfen
Hezarfen
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
27 Temmuz 2022
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Önemli Bir Başvuru Kaynağı...
Tarih boyunca dünyayı tümden ele geçirmeye çok yaklaşmış büyük imparatorların yaşamı merak edilegelmiştir. Cihangir sıfatının altını kazandıkları zaferlerle dolduran, dünyayı bir baştan diğer başa ele geçiren büyük şahsiyetlerin hayat hikayesinde hep bir farklılık aranmıştır. Eski Türklerin Kut dediği Tanrı vergisi büyük yeteneğin karizmatik köklerinin deşifre edilmesi liderlik sırlarını ayyuka çıkaracağı zannını uyandırmış olmalı ki, günümüzde de artan bir ilgiyle büyük cihangirlerin yaşamı en ince ayrıntısıyla merak edilir.

Albert Brian Bosworth da Antik Çağ ve Helenizm Profesörü sıfatıyla, insanlık tarihi için önemli bir figür olan İskender’in hayat hikayesi paralelinde dönemin bir panoramasını sunmaya gayret eder. Bosworth için biyografinin dar kalıpları pek kullanılabilir değildir. Bu yüzden eserini tam manasıyla bir biyografi olarak nitelendirmez. Zira yazar İskender’in geniş yayılımlı fetihlerinin dünyayı derinden etkilediği bilgisine istinaden, dönemin bütüncül tarihi üzerinden son araştırmaları kapsamlı bir şekilde sunmaya gayret eder.

Tabii her tarih anlatısında olduğu gibi tarihçi Bosworth da neden-sonuç ilişkisi bağlamını netleştirmek için eserine İskender’in babası Filip dönemini anlatarak söze başlar. Aslında İskender döneminin anlaşılması için önemli bir aşama böylelikle vurgulanmış olur. İskender’in aldığı miras ve üzerine kattıklarının anlaşılmasından ziyade, yazarın hedefi dönemin askeri ve siyasi ilişkileri kapsamında Yunan dünyasının Helenizm öncesi durumunu ortaya koymaktır. Anlatıda Filip’in askeri aktivasyonu ile İskender’in savaşları arasındaki paralelliğin birbirini tamamlar tarzda olması yazarın bütüncül anlayışının kanıtı gibidir. Her ne kadar yoğun siyasi anlatının imparatorları edilgen bir konuma oturttuğu düşünülse de, askeri ve stratejik dehanın tarih üzerindeki etkisi olayların dökümünden somut bir şekilde ortaya çıkmaktadır.

Bosworth öncelikle siyasi havayı tüm yönleriyle ortaya koyar, sonrasında barut fıçılarının ortasına düşen ateş kıvılcımını yansıtırcasına çatışma ortamını aktarmaya başlar. İskender’in savaşları onun için sadece basit bir harp değil dünya siyasetine yön vermek için atılmış koca bir adım gibi sunulur. Bazen savaş meydanının en ince ayrıntılarına kadar girilir. Ordunun konumu sağ ve sol kanatların stratejik hareketleri anlatılır. Misal bazen olaylar öylesine ince nüanslarla anlatılır ki, okur adeta bir savaş sahnesinin karşısına geçer. Bu şekilde derinlere inilmesi Bosworth’un Antik Dönem tarihsel anlatısıyla fazlasıyla uğraşmasına bağlanabilir. Zira bazen Antik Çağ yazarları, edebi gücün maharetiyle anlatılarını detaylarla sarmalarlar. Bazen de günümüzdeki manada tarihi ihya etmekle fazla uğraşmadan, himayesine sığındıkların imparatoru memnun etmek kastıyla yazarlar. Buradan hareketle Bosworth’un okurunu memnun etmek kastıyla bazen Antik Çağ yazarları gibi olayları doğrudan aktardığı söylenebilir.

Bosworth kaynaklarını sunarken sadece Antik Çağın taraflı yazarları gibi nakilci değildir. Eldeki kaynaklar istisnasız karşılaştırılır ve her kaynağa eleştirel yaklaşılır. Objektif bir metotla anlatıdaki abartılar, yanlış ifadeler çıkarılır. Eldeki materyalin çapraz karşılaştırılmasıyla da yetinilmez; tarihçi ilhamıyla olayların olası zuhur ediş şekli vurgulanır.

Özellikle yazarın kaynak hakimiyetinin üzerinde durmak gerekir. Dönemin birincil kaynaklarının tamamı yazarın eserinde kendisine yer bulur. Sonraki dönemde yazılmış- Roma döneminde yazılan- kaynaklarda es geçilmez. Kallisthenes, Anaksimenes, Nearkhos, Ptolemaios, Aristobulos, Kleitarkhos vb. Antik Çağ İskender tarihçileri Bosworth’un anlatısının başköşesine otururlar. Yazarın günümüzdeki güncel kaynakların aksine çoğunlukla antik dönem yazılı materyalini kullanması; onun yorumun güçlü ve eldeki materyalle sıkı sıkıya bağlı olmasını sağladığı gibi eserini de önemli bir başvuru kaynağı haline dönüştürmektedir.

Kabaca kitap iki bölüm halindedir. İlk bölümün merkezini MÖ 336-323 yılları arasını içeren İskender döneminin genel tarih anlatısı oluşturmaktadır. İskender dönemin öncesi ve sonrası kısa geçilirken imparatorluğunun İskender savaşları etkisindeki gelişimi kronolojik bir sırayla anlatılır. Anlatıda yoğun bir biçimde yer isimleri kullanıldığından haritalara yer verilmesi okurun işini kolaylaştırmaktadır. Bu kısımda İskender’in büyük savaşları üzerinde daha detaylı durulduğu görülür. Gaugamela ve Issos savaşı gibi dünya tarihi üzerinde bariz etkileri olan savaşlar düşünüldüğünde, yazarın yaklaşımına hak vermek mümkündür.

Kitabın ikinci bölümü ise tematik incelemelere ayrılmıştır. Yazar uzun süre İskender ve imparatorluğu üzerine dirsek çürüttüğünden İskender dönemiyle ilgili özelleşmiş çalışmalar yapmıştır. Misal bu kısımda yer alan İskender’in ordusu üzerine yapılan çalışmanın askeri tarih meraklıları için önemli bir referans oluşturacağını tahmin etmek güç değildir. Yine çok tartışılan bir konu olan İskender’in tanrısallığı meselesi ayrı bir tematik incelemeyle masaya yatırılmıştır.

Eserin iyi bir çevirisinin olduğunu belirtmek gerekir. Yazardan mı çevirmenden mi kaynaklandığı bilinmemekle beraber, eserde akademik tarih yazımına pek benzemeyen farklı bir üslubun ortaya çıktığı görülür. Belki de yazarın bazen hikayeci bir Antik Çağ yazarını andıran ifadelerle okur karşısında arz-ı endam etmesi üslubundaki farklılığın sebebidir. Üslup bir yana bırakılırsa bir savaş meydanının tüm serencamını farklı bakış açısına sahip dönem tarihçilerinin gözünden anlatmak ve onlar gibi davranmadan tarafsız bir gözle sonuca gitmek yazarın ifade gücünü zorlayabilir. Bu noktada yüksek yorum gücüyle okuru satırlarla çekmeyi başaran yazar görevini layıkıyla yapmıştır denilebilir.

Yine yazar okuruna fazlasıyla yardımcıdır. Haritalara ek olarak eserin sonunda sunulan ekler, okurun eseri daha iyi anlamlandırmasının önünü açar. Örneğin; eser sonunda yazar tarafından kullanılan kaynakların tanıtımı ve kısa tahlili sunulur. Ayrıca İskender’le ilgili ortaya çıkan biyografik sorunlara çözüm üretilir.

Tarihin kahramanlar üzerinden anlamlandırılması, esatirle karışmış sözlü dönem edebiyatının önemli bir etmenidir. Yazılı dönemde ise yer yer bunun etkileri devam eder. Dünyayı ele geçiren büyük imparatorlar bu nedenle edebiyatta tanrı yakıştırmasına mazhar olurlar. İnsan doğasının dışına çıkan faaliyetlerle yaftalanan tarihi karakterler ise gerçek yüzlerini profesyonel akademik yaklaşımlar sayesinde gösterirler. Tarih, gerçek anlatısını oluştururken büyük cihangirler gökyüzünden yeryüzüne inerler. Artık anlatıda sadece gerçek vardır. Bosworth efsaneyi süzerek gerçeği okuruna sunar.
Yanıtla
7
0
Destekliyorum  1
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
25 Temmuz 2022
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Haydi! Sıkıntıdan Parlayalım...
Teknolojinin insan yaşamını sarıp sarmaladığı günlerde kendimize nasıl vakit ayırabiliriz? Gündelik hayatımızda bir parça olsun sıkılmak için etrafımızdaki tüm dikkat dağıtıcıları nasıl savuşturabiliriz ve bunu neden yapmalıyız gibi sorulara yanıt arıyorsanız Sıkıntıdan Parladım kitabını okumalısınız.

Kitabın yazarı Manoush Zomorodi, yoğun tempolu yaşamını ve ebeveynliği sorguladığı bir dönemde karşısına çıkan podcast işiyle (Note to Self) biraz olsun özgürleşerek dinleyicileriyle birlikte interaktif bir projeye adım atıyor. “Sıkıntıdan Parladım” bu projenin adı aslında.

Kitabın içeriğinde, bu projenin uygulanmasından geri dönüşlerine kadar bilgi ediniyorsunuz. Ayrıca kitap, teknolojik bağımlılıkları irdeleyerek neden onlardan uzaklaşmamız ve biraz olsun sıkılmamız gerektiği konusunda bizi ikna ediyor. Yalnızca bunlar değil, kitabın içinde meraklısı için epey hap bilgi var aslında. İlgilenenler için biraz daha detaylı bahsedelim.

Sosyal medya araçlarının, telefon ve diğer dijital cihazların hayatımızdaki yeri ve etkilerine dair araştırmalar bakımından epey kapsamlı bilgiler içermekte. Değindiği bilimsel araştırmalar tatmin edici ve anlaşılması kolay.

Mesajlaşma ya da fotoğraf çekme isteğinin altında yatan sebepleri ele alıyor. Oyunlara ve uygulamalara değiniyor. Hükümetlerin üretkenlik ve rahatsız edilmeme konularındaki çalışma ve uygulamalarını aktarıyor. Dijital devlerin patronlarının bu konuda neler yaptıklarından bahsediyor. Hangi meditasyon biçiminin yaratıcılığı daha çok desteklediğini yine yapılan araştırmalara dayanarak aktarıyor.

Sıkıntıdan Parladım, insanın sıkılabilmesi için ihtiyacı olan şeyleri listeliyor aslında. Dijital detoks arayışı olanlara farkındalık vadeden görevler ve çözümler sunmakta.

Özetle, fark etmenin her şeyin özü ve öz disiplinin de her şeyin çözümü olduğunu aktaran, bilgilendirici ve eğlenceli denebilecek bir kitap.
Yanıtla
2
0
Destekliyorum 
Bildir
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
21 Temmuz 2022
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
İnsan: kendi kendini kontrol edemeyen bir makine!
Yaşlı bir adamla genç bir adamın sohbeti şeklinde tasarlanmış olan kitapta yaşlı adam; insanın aklını oluşturan bir makine tarafından yönetilen ve bu makineyi kontrol edemeyen bir canlı olduğu tezini savunurken, genç adam da bu tezi çürütmeye çalışıyor. Yaşlı adam insan aklını yöneten makinenin de tamamen dış etkenler ile yönlendirildiğini ve kendi başına yeni bir fikir oluşturma yeteneği olmadığını düşünüyor.

Kitabın alt konusu olarak yaşlı adam insanın hayatta tek amacının kendi ruhunu tatmin etme dürtüsü olduğunu savunuyor. Yani insanın aldığı her kararda tek etkenin insanı mutlu edip huzura kavuşturacak seçenek olduğunu söylüyor, bu kararlar insana zarar veriyor gibi görünse bile.

Yazar bu tezini "İnsan tek bir görev yerine getirir, o da ruhunu tatmin ederek kendi kendini kabul edebileceği duruma gelme görevidir." (s.27) diyerek savunuyor.

Kitap, vicdanımızın ruhunu tatmin etme görevindeki önemini şu cümle ile açıklıyor: "Vicdanımız, bizim de acı çekmeye başladığımız noktaya varıncaya kadar diğerlerinin maruz kaldığı sıkıntıları umursamaz." (Sayfa 36)

Yazarın kitabın bir bölümünde insanlarla hayvanları kıyaslarken verdiği karınca kolonisi örneği üzerinde düşünülmesi gereken bir bölüm olmuş. (s.105)

Kitap, insanın varoluş nedeni ve ilk insandan itibaren insan kavramının oluşmasını sağlayan dış etkenleri, tez-antitez tarzında okuyucuya aktarmaya çalışıyor.

"Bir insan, beşiğinden mezarına kadar asla, ilk ve en önemli amacı, kendi iç huzuru ve ruhsal rahatlığı olmayan tek bir şey bile yapmaz." (s.22)



Yanıtla
14
1
Destekliyorum  1
Bildir
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
19 Temmuz 2022
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
YÜZYILLIK YALNIZLIK
Buendia ailesinin yüzyıllık serüvenine tanıklık ettiğimiz bu kitapta, Macondo’nun küçük bir yerleşim yeriyken ilçe haline gelinceye kadarki gelişimini görüyoruz. Başlarda sadece çingenelerin yılın belli zamanlarında uğrayıp gösteriler yaptıkları bir yerdir. Zamanla büyük değişiklikler olur. İlk olarak bölgeye Sulh Yargıcı gelmesiyle siyasi olaylar başlar. Romanın uzun bir bölümünde liberallerle muhafazakarların savaşı ele alınır. Peşinden isyanlar çıkar. Yirmi yıl süren iç savaşa son verilmeye çalışılır. Bölge daha da büyür ve muz şirketi açılır. Kasaba tamamen değişir. Bu seferde anlaşmazlıklar sonucu işçi kıyımları başlar (Kolombiya tarihinde dayanağı var.) ve kasaba bambaşka bir hale gelir. Tüm bu olayların yaşandığı Macondo öyle bir yerdir ki gökten çiçek yağar yerlerde halı olur, yıllarca yağmur yağar her yer sel olur, bazen ölümün dahi keşfedilmediği bir bölge olur.

Buendia ailesine gelecek olursak, Macondo kasabasını kuran Jose ve Ursula’nın evlenmesi ile büyük aile serüveni başlar. Çingene Melquiades’in yazdığı kehaneti yaşarlar. Ancak kimse yazdıklarını çözemediği için yüzyıl boyunca kehanet gerçekleşmeye devam eder. En çok korkulan şey, aile içi birliktelikten dünyaya gelecek olan domuz kuyruklu çocuklardır. (Burada aile içi birliktelikler özellikle de çocukların dahil edildiği bölümleri okurken zorlayabilir.) Başlangıçta normal görünen bu ailenin iniş çıkışlarını, savaşlarını, aşklarını, ölümlerini okuyoruz. Bu sebeple her bir karakterin üzerine tek tek konuşabileceğimiz yoğun bir eser olduğunu düşünüyorum. Sadece isimlerin değil yaşananların da tekrarlandığı bir aile. Eğlence, gösteriş, kibir, kıskançlık, yalan bunlardan bazıları.

Yüzyıllık Yalnızlık, her ne kadar olağanüstü şeylerle dolu olsa da şaşırmadan okuyabiliyoruz. Buendia ailesiyle hızlı bir yüzyıl geçirip aslında aileyi ve toplumu incelemiş oluyoruz. Bölge halkını da coğrafyayı da sanki oradaymışız gibi hissedebiliyoruz. Özellikle aile arasında yaşanan şeylerde soğukluğu ve sevgisizliği hissettiğimi söyleyebilirim.

Büyülü gerçekçilik akımının eseri olan bu kitap için yazar, büyükannemin yöntemini kullandım der. En acımasız şeyleri bile olağan şeylermiş gibi anlatır. Hem aynı isimlerin tekrarı hem de olaylardaki hızlı değişiklikler okumayı biraz zorlaştırsa da, kitabın başında Buendia ailesinin soyağacı verildiği için buraya dönüp bakarak karışıklığı engelleyebiliriz. Yine de ara verilmeden okunması gereken bir kitap olduğunu söyleyebilirim.

Son olarak masal tadı veren Yüzyıllık Yalnızlık, zor bir kitap gibi görünse de şans verilip kitabın sonu görülmeli.

Herkese iyi okumalar.
Yanıtla
25
4
Destekliyorum  2
Bildir
Yanıtları Göster
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
19 Temmuz 2022
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Fabrika Ayarlarımızın Ne Kadar Uzağındayız?
Yazar Prof. Dr. Sinan Canan, kendi deyimiyle “kaotik ve fraktal olan her şeye tutkun, bilgiye ve hikmete dair her öğrendiğini herkese anlatma takıntısından mustarip” bir bilim insanı. Biyoloji, fizyoloji ve sinirbilim üzerinde çalışıyor. Son yıllarda, anlattıklarıyla fazlasıyla ilgi çekmeyi başarmış durumda. Yüksek satış rakamlarına ulaşan kitapları ve sosyal mecralarda çokça izlenen videoları bunu teyîd ediyor.

İnsanın Fabrika Ayarları (İFA), üç kitaptan oluşan bir bütün aslında. İlk kitap, “Beden” üst başlığı altında, özellikle hareket etme ve beslenme düzeni konularında kaleme alınmış. İkinci kitapta, ilişkilerimiz ve stres yönetimi, üçüncü kitapta ise sınırları aşmak üzerine bilgiler verilmiş.

Canan, bu serinin yazılış amacını, “kendim gibi modern zamanlarda büyümüş çocuklara, kendi çocuklarına da anlatsınlar diye sıklıkla unuttuğumuz ayarlarımızı hatırlatmaktır” diyerek ifade ediyor (s. 52).

Beden hakkında verdiği bilgilerde, atalarımız arasında hareketli olanların avantaj sağladığını, hareketsiz olanların ise elendiğini anlatıyor; hareket etmek için tasarlanmış bu vücudu, hareketsiz bıraktığımızda başımıza gelebilecek sıkıntılarla dolu bir tablo çiziyor bize. “Çok hücreli bir canlıda yer değiştirme şeklinde bir hareket varsa, bir beyin; bir beyin varsa da bir şekilde hareket olmak zorundadır… Fiziksel olarak hareket etmek, bu canlıların hayatta kalma olasılığını ve hastalıklara karşı savaşma kabiliyetini artırıyor.” (s. 64-65)

Atalarımızdan daha iyi imkanlara sahip olduğumuz muhakkak. Bu kitabı okuduğunuzda bunun iyi mi yoksa kötü mü olduğu hakkında biraz düşünceye dalmanız olası. Beslenme imkanlarındaki gelişmeler, besinlere daha kolay erişim, teknolojik gelişmeler… tüm bunların insan bedenine etkileri kitapta etraflıca tartışılmış ve yaşanması muhtemel sıkıntıları önleme adına reçeteler sunulmuş.

Bugüne kadar doğru bildikleriniz konusunda sizi şaşırtacak bilgilere rastlayacağınız bir kitap olduğunu da belirtelim. Mesela “kaos” çoğu insan için kaçınılası bir kavram, hiç de iyi çağrışımlar yapmıyor. Sinan hoca, ise “kaos güzeldir” diyor: “tabiatın ana işleme mantığına biz bilimde kaos diyoruz… kaos, zihnimizin alışık olduğu ve içinde programlandığı ana sistemdir.” Buradan hareketle de ayarlardan “sıfırıncı” ayara ulaşıyor: “Günlük faaliyetlerimizde ve zihinsel süreçlerimizde rutinden kaçınmamız, arada bir sistemi şaşırtacak beklenmeyen değişikliklere izin vermemiz gerekir.” (s. 58) “ne yaparsak yapalım, rutinden kaçınalım; kaosu hayatımıza davet edip, onu kullanmanın yollarını öğrenelim… Fazla programlı ve yeknesak bir yaşam, beden sistemimizle uzun vadede bozuşmamıza neden olabilir.” (s. 59)

Meraklıları için not düşelim:
Yazarın şahsi web adresi (sinancanan.net) ve ayrıca (acikbeyin.com) adresi önemli.
Yazarın dilinden "İFA-1, Beden" kitabının tanıtımı için bkz.: bit.ly/3O8R4oc

İyi Okumalar!
Yanıtla
8
0
Destekliyorum 
Bildir
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
07 Temmuz 2022
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Gerçek tıp mı, tıp gerçeği mi?
Öncelikle 431 sayfalık bu eserde; sağlıklı yaşam ve koruyucu hekimlik alanında faydalı bilgi ve öneriler olduğunu belirteyim. Evrenin bir parçası, varoluşun ana aktörü olan insana yakışan, elbette ki doğayla barışık ve uyumlu bir yaşamdır. Mantık ve ekolojik gerçekler de bunu öngörür.

Tarihsel süreç içerisinde ihtiyaç ve bilgiye dayalı keşfedilen bilimsel gerçekler; hayatımızı kolaylaştırmakla birlikte, ek yükler ve sorumluluklar da getirmiştir.

2014 yılında, 71 yaşında vefat eden yazar; tıp fakültesinde eğitim almış, aktif hekimlik yapmış, ek olarak biyoloji bölümünde okumuş bir kişidir. Yazar olarak bir kitaptaki anlatımlarınızı temellendirirken, gerekçelendirirken, mantıksal bir kurgu oluştururken; bilimsel bir yol, teori ve yöntemi kabulleniyorsanız, öneri ve öngörülerinizi, bilimsel veri ve akademik tezler, deneysel sonuçlarla ilişkilendirmek zorundasınız. Tıp ve biyoloji dalını; bir bilimsel kategori olarak kabul etmişseniz, bilimsel literatür ve terminolojiyi yok sayamazsınız.

Kitabın giriş bölümü hariç, ilerleyen konularda; insan sağlığı, beslenme ve tedavi yöntemleri anlatılırken, bilimsel değil, teolojik inanç tabanlı anlatımlar ön plana çıkmıştır. Önce bilimsel verilerle açıklanan bir konunun, ek olarak inanç eksenli bir öneriyle pekiştirilmesinde elbette sorun yoktur. Fakat hiç değişmeyen, değişim ve gelişime kapalı inanç kalıpları, bilimi ikinci plana atabiliyorsa, insan sağlığını da riske atma ihtimalimiz vardır.

Kitabın adının “Gerçek Tıp” olması; başlı başına bir çelişki, bilim açısından da sorunludur. Gerçek tıp buysa; tıp fakülteleri ve fen fakültelerinde okutulan bilimler, laboratuvar çalışmaları sahte mi, gereksiz mi, aldatıcı mı öyleyse? Böyle çok iddialı bir başlıkla sunulmamalıydı kitap. “Gerçek tıp” ve “alternatif tıp” tanımlamalarını çok iddialı ve bilime aykırı buluyorum. Hukukun da tıbbın da alternatifi olamaz. Kitabın adı, “Tıp Gerçeği” olsa daha makul ve makbul olmaz mıydı? Tıp, tüm alt dallarıyla birlikte bir bilim alanı ise eğer; inanç merkezli bir tıp öğretisini “gerçek” veya “alternatif” olarak sunmak yanıltıcı olmaz mı? “Takviye edici, destekleyici tedavi yöntemleri” denebilirdi.

“Doğal sağlık, koruyucu hekimlik, sade yaşam öğretisi, faydalı bilgiler, tıp gerçeği” vb. tanımlamalar bizi bilimle buluşturur ve barıştırır. Asıl olan doğal yaşamdır, bu doğru. Fakat doğallık bozulunca, bazen doğal olmayan önlem, koruyucu ve tedavi edici yöntemler de gerekiyor. Ameliyat ve ilaçla tedavi gibi. Bilimsel, tarihsel ve teknolojik süreç ve gelişmeler bunu gerektiriyor. Sayın yazar ise kısmen tam tersini öneriyor ve öngörüyor.

Doğal ve inanç merkezli öneri ve öğretileri, birinci plana alıp; “gerçek tıp budur” iddiası ve tanımıyla sunarsak, bilimsel gelişmeleri devre dışı bırakıp, ilerlemesinin de önünü kapatmış oluruz. “Söylediklerim, bıraktıklarım, öğreti ve önerilerim; bilimsel gerçeklerle çeliştiğinde, beni değil, bilimin ulaştığını dikkate alın” diyebiliyorsak, çağlar boyu tüm insanlığa hizmet etmiş oluruz. Bilim, inanç, felsefe; birbirlerinin alanına müdahale etmeyip, köstek olmuyorsa, yaşam daha anlamlı, kalıcı, sağlıklı ve mutluluk sunan kıvama gelir.

Kitaptan gerçek anlamda istifade etmek istiyorsanız, bu yazımı dikkate almanızı öneririm.

Sağlık, mutluluk, başarı ve esenlik dileğiyle, verimli okumalar dilerim.
Yanıtla
72
45
Destekliyorum  6
Bildir
Yanıtları Göster