Onaylı Yorumlar

Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
11 Mayıs 2026
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Doğmamış Kristof
Bana bunlarla gelin. Evet savaştan çıkmış gibiyim, 760 sayfalık bir kuralsızlık şölenini bitirdim, çokça zorlandım ama şu an duyduğum tatminin tarifi yok. Baştan söyleyeyim: hayır, bu kitabı tavsiye etmiyorum. Yahut şöyle: bu kitabı hakkını vererek okumak lazım, epeyce mesai istiyor ve açıkçası pek kolay değil – haliyle önermek güç. Post‑modern romanın da, anti‑romanın da ötesinde, yıkan ve yeniden inşa eden, pek çok Fuentes eserindeki gibi bildiğiniz çok şeyi unutarak okumanız gereken türden bir metin. Ben ba‑yıl‑dım, birinin bunları bırakın yazabilmeyi, zihninden geçirebilmiş olmasını bile aklım almıyor. Kristof’un ana rahminde geçirdiği 9 ayı dinlediğimiz; uzun, upuzun bir rüya (ya da kabus?) sekansı gibi bir kitap. Bazen asap bozucu, sıklıkla çok komik, çok sınırsız, çok özgür, çok acayip. İçine girebilmek için bazı ön okumalar gerekebilir, Meksika tarihine ve sömürge dönemine aşina olmak için Galeano’nun “Latin Amerika’nın Kesik Damarları”nı okumak bence çok faydalı olur; ayrıca bu ilk Fuentes’iniz olmasın sakın, bir de Juan Rulfo, Cortazar, Borges, Marquez gibi Latin Amerikalı yazarlarla ve Conrad, Kafka, Kundera gibi Avrupa’nın büyük isimleriyle hemhâl olmuş olmak faydalı olur. Ben bu kitaba “varmak” için epey bekledim, iyi ki öyle yapmışım‑ yıllarca okumayı arzuladığım bu kitaptan bana arzuya dair de çok şey kaldı; şu cümleyi bu kitapta bulmam tesadüf olmasa gerek: “arzu sadece başka bir arzunun taklidiyse bunun nedeni bir şeyi istediğimizde istenmeyi de istememizdir.” Son bir alıntı bırakıp bu faslı kesiyorum ve bininci kere tekrarlıyorum ki Carlos Fuentes 20. yüzyılın en büyük yazarlarından biridir ve ben kendisine basbayağı katışıksız bir aşk duyuyorum, evet. “Herkes bilsin, annemin kara gözleri sırf kendine daha çok benzemek için değişen bir kumsal. Herkes bilsin, babamın miyop, sarı‑yeşil gözleri gelişimden ve varlıktan yoksun bir deniz: Babam sürekli değişiyor, ama hep aynı. (…) Herkes bilsin, kendimi senin üzerinden seviyorum ve ancak sana dokunmakla dünyanın bütün kadınlarına dokunabilirsem seni sevebilirim: Bana bunu vaat edebilir misin? Aşkının beni gitmek istediğim yere, yani cehenneme göndereceğine yemin edebilir misin?”
Yanıtla
0
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
11 Mayıs 2026
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Peki, Ya Eserler Yazar Değiştirseydi?
Bana böyle şeylerle gelebilirsiniz, bayılırım: Pierre Bayard'ın "Peki, Eserler Yazar Değiştirseydi"si tam benim kalemim; edebiyatla muzip oyunlar oynayan bir küçük kitap. Bayard, kimi kült eserleri başka yazarlar yazmış gibi davranarak analiz ediyor; Tolstoy'un "Rüzgar Gibi Geçti"sinin ne açılardan tipik bir Tolstoy eseri olduğunu, "Yabancı"nın yazarının elbette ve şu şu nedenlerle Kafka olduğunu filan büyük bir ciddiyetle anlatıyor. O kadar ciddi anlatıyor ki insan hakikaten ikna oluyor.

Edebiyatla yetinmeyip Potemkin Zırhlısı'nı bir Hitchcock filmi olarak inceliyor, Çığlık tablosunu besteci Schubert'in yaptığını ve yaparken ne düşündüğünü açıklıyor - harika!

Tabii tüm bunları zevzekliğinden yapmıyor kendisi, biz okurlar eserin yazarının başkası olduğunu düşünsek eserle ilişkimiz nasıl değişirdi, ya da bu kitabı bir başkası yazmış olsa nasıl yazardı diye düşünerek eseri daha derinlemesine analiz edip başka bir yerinden tutabilir, yenilenmiş bir okuma yapabilir miyiz; bu tür sorulara yanıt arıyor.

Bu arada kendisi harika kelimeler de icat ediyor bu işi yaparken; mesela "önceden intihal": daha sonra yaşayacak bir yazarın eserlerinden gizlice esinlenme durumu. (Aklıma Borges'in "okuduğum ve okumadığım tüm kitaplar edebiyatımı etkilemiştir" mealindeki cümlesi geldi, canım Borges.) Ya da "seyyar atıf": bir eserin tek bir müellifi olmadığını onun değiştirilebileceğini kabul eden ilke, gibi gibi.

"Perspektife yerleştirme" adını verdiği bir iş yapıp bildiğimiz büyük eserlere ve yazarlara başka bir gözlükle bakmamızı sağlıyor Bayard. Hem çok eğlenceli, hem de müthiş ufuk açıcı bir deneme bence bu. Çok sevdim.
Yanıtla
0
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
11 Mayıs 2026
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Balthazar / İskenderiye Dörtlüsü 2
Balthazar da bitti. İnsan bazı kitapları olayları merak ederek soluk soluğa okur, bazılarında sözcükler öyle güzel, öyle lezzetlidir ki ağır ağır, durup düşünerek ilerlemek ister hani. Bir de hayatta her ikisini de becerebilen az sayıda kitap vardır, görünen o ki İskenderiye Dörtlüsü de o kategoriden. Bir yandan gözüm meraktan ve heyecandan yan sayfaya kayıyor, bir yandan içinde olduğum sayfanın sihrinden kopmak istemiyorum. Ne diyeyim ki sana Durrell, olacak iş değil bu yaptığın. Balthazar, Justine’e göre temposu daha yüksek bir kitap ancak lezzeti yine çok yerinde. Bu ikinci kitapta, ilk kitapta okuduğumuz olayları okuyoruz, başkasının gözünden, onun bildikleriyle ve bambaşka bir gerçekliğe varıyoruz. “Yalnızca düşünmek istediğimiz sayıda gerçeklik vardır” diyor karakterlerden biri; öyle. Doğru nedir / gerçeklik hangisidir / gerçek dediğimiz şey ne kadar özneldir? Bu soruları size teslim edip gidiyor Durrell. “Belki üzeri silinip yeniden yazılan ortaçağ parşömeni gibi, birbiri üzerine yığılmış, biri ötekini bozan ya da tamamlayan değişik doğrular…” Bellek, aşk, şehir… Bu kitabın muazzam örüntüleri. Kendi belleğimde bana bir sürü yolculuk yaptırdı Balthazar ve vardığım yere baktığımda Durrell’in “insanoğlunun belleği mutsuzlukla aynı yaştadır” derken ne kadar haklı olduğunu gördüm. Şimdi üçüncü kitap Mountolive ile yola devam.
Yanıtla
1
0
Destekliyorum  1
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
11 Mayıs 2026
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Babama Mektup
Baba‑oğul / anne‑kız ilişkilerinin bitmek bilmeyen çatışması, gergin dinamikleri üzerine söylenmedik şey kaldı mı bilmiyorum, üzerine onca konuşup bir o kadar da çözemediğimiz mevzular. Kafka’nın babasına yazdığı, sahibine hiç ulaştırmadığı uzun, sert ve çok gerçek mektup da ebeveynlere söylemek isteyip söyleyemediğimiz bir çok şeyin toplamı gibi. (Kimi yayınevlerinin bu kitabı "babama" değil "babaya mektup" olarak çevirmesi ilginç değil aslında ‑ herhangi bir evlat, herhangi bir babaya yazmış olabilir pekala.) Acımasız denebilir mi bu metne? Emin değilim. Bir yandan çok sıradan, bir yandan çok biricik bir öfke Kafka’nınki. Bana yakından tanıdığım bazı erkeklerin güçlü, kudretli babalarıyla kurduğu / kuramadığı ilişkileri hatırlattı, öyle tanıdık geldi ki pek çok yeri. 100 yıl önce, 100 yıl sonra. Bazı dinamikler işte hiç değiş(e)miyor.
Yanıtla
0
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
11 Mayıs 2026
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Şu Şiir İşçiliği
Ayy, canım Borges ya. Canım. O kadar ama o kadar çok sevdim ki bu kitabı, sanırım bir seferlik bir istisna yapıp kitabı anlatmak yerine bir sürü alıntı paylaşacağım. Zira her yerin altını çizdim ve içinden seçmem çok zor olacak, o nedenle buyrun, bu alıntılar zaten metnin ne kadar güçlü olduğunu anlatacaktır size. Her okurun ve yazmaya niyeti olan herkesin okuması gereken bir kitap bence bu.

Minik bir ön bilgi: Kitap, Jorge Luis Borges’in 1967’de Harvard Üniversitesi’nde edebiyata dair verdiği 6 konferansın yazıya dökülmüş hali ve hepsi birbirinden müthiş metinler. Kitabın editörü Călin Andrei Mihăilescu’nun şu cümlesine çok katıldığımı söyleyip leziz alıntılara geçeyim: “Borges’in büyüklüğü, kısmen yalnızca eserlerini değil, ayrıca yaşamını da karakterize eden nükte ve nezaketten kaynaklanır.”

Altını çizdiğim yerlerden bir minik seçki:

“Örnegin İngilizcede (ya da daha çok İskoç İngilizcesinde) ‘eerie’ [ürkütücü] ve ‘uncanny’ [tekinsiz) gibi sözcükler var. Bu sözcükler başka dillerde bulunamaz. (Pekâla, elbette Almanca unheimlich var.)

Bunun nedeni ne? Çünkü başka dilleri konuşan insanlar bu sözcüklere gereksinim duymuyorlardı - bir
ulsun, gereksinim duydugu sözcükleri geliştirdiğini varsayıyorum. Chesterton tarafından (sanırım Watts üzerine kitabında) yapılan bu gözlem, sözlük tarafından öyle düşünmeye yönlendirilmemizin aksine, dilin akademisyenlerin ya da filologların icadı olmadığını söylemekle ayni şeydir. Aksine dil, zaman içinde, çok uzun bir zaman içinde köylüler, balıkçılar, avcılar, süvariler tarafından geliştirilmektedir. Dil kütüphanelerden gelmedi; o tarlalardan, denizden, nehirlerden, geceden, şafaktan geldi.”

“Sonra çok sıradan bir hataya düştüm: modern olmak için elimden geleni yaptım - olacak şey değil. Çünkü biz moderniz, modern olmaya çalışmak zorunda değiliz. Bir konu ya da üslup meselesi değil bu.”

“İnsanlar bir şekilde epiğe aç ve susuz. Epiğin insanların gereksinim duyduğu şeylerden biri olduğunu hissediyorum. Şu anda dünyaya epiği temin eden tek yer Hollywood.”

“Şimdi ifadeye artık yeterince inanmadığım sonucuna ulaştım: Yalnızca anıştırmaya inanıyorum. Çünkü sözcükler, paylaşılan hatıraların simgeleridir.”

Ah.
Yanıtla
0
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
11 Mayıs 2026
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Kayıtsız Adam
Ayy - Kayıp Öykünün İzinde adeta!

Proust hakkında bildiğimiz pek çok şeyi borçlu olduğumuz, kendisinin binlerce sayfalık mektuplarını taramış, düzenlemiş, bir kısmını yayımlamış şahane bir insan olan Philip Kolb'un keşfettiği kayıp bir Proust metni olan Kayıtsız Adam, sonunda dilimize çevrildi. Yerli Philip Kolb'umuz diyebileceğimiz Mehmet Rifat, "Kayıtsız Adam Proust sisteminin bir minyatürüdür" demiş bu kitap için - sahiden öyle.

Proust'un henüz 22 yaşındayken yazdığı, kısa ömürlü bir dergide yayımlandıktan sonra unutulup giden, varlığını yazarın mektuplarından öğrendiğimiz bir öykü bu. Proust'un elinde bir kopyası olmadığı için, Kayıp Zamanın İzinde'yi yazmaya giriştiğinde metne ihtiyaç duyuyor ve derginin ilgili sayısını aramaya başlıyor; bunları mektuplarından öğreniyoruz. Öyküye neden ihtiyaç duyduğunu okuyunca anlıyoruz: çünkü bu minik öyküdeki pek çok fikir büyüyüp, serpilip, derinleşip o dev eserde karşımıza çıkacak.

Aslına bakarsanız çok özel veya akılda kalıcı bir öykü değil bu, ama Proust yazdığı en vasat metinde bile Proust işte. Şu cümleleri mesela, insan nasıl 22 yaşında yazabilir? "Onun yüzü, gülümsemesi, duruşu diğerlerinden daha hoş olduğu için sevmiyordu onu; tam da onu sevdiği için hiçbir yüzü, hiçbir gülümsemeyi, hiçbir duruşu onunki kadar hoş bulmadığı için seviyordu."

Bu minicik metin, şimdi 130 sene sonradan bakınca, gelmekte olanı nasıl da haber veriyormuş, görüyor insan. Swann'ın Odette'e, M.'nin Albertine'e duyacağı hisleri, aşkın ve kıskançlığın o ürkütücü oyunlarını okuyacağımız yüzlerce sayfanın nüvesi, bu genç adamın biraz toy, biraz ham, biraz iddialı, biraz ürkek cümlelerinde gizliymiş işte.

Yıllar sonra Proust'un daha evvel hiç okumadığım kelimelerini okudum. Çok mesudum.
Yanıtla
0
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
11 Mayıs 2026
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Bir Çatışma
Ay, ne kadar güzel bir minik kitap bu ya. Patrick Süskind’in Koku’sunu yaklaşık 20 sene önce okuyup vurulmuştum herkes gibi, nedense o günden sonra hiç Süskind okumadım, bir şekilde aklıma gelmemiş olsa gerek. Kendisinin bir kısa öyküsünün Jean-Jacques Sempé’nin çizimleriyle yayımlandığını görünce müthiş heyecanlandım. Çünkü Sempé çocukluğumuz ya... Koca bir kuşak Sempé’nin resimlediği Pıtırcık’la büyüdü, kendisinin çizgilerini görünce bile gözlerim doluveriyor. Neyse.

Bir Çatışma, şahane bir öykü. Paris’te, meşhur Lüksemburg Bahçeleri’ndeyiz. Parkta oynanan tüm maçları kazanan usta yaşlı bir satranç oyuncusunun karşısına kimsenin tanımadığı amatör genç bir oyuncu oturuyor. Genç oyuncu karizmatik, kendinden emin gibi gözüküyor. Oyunu izleyen seyirciler, sonunda büyük şampiyonu birinin yeneceği inancıyla heyecanlanıyorlar.

Bu minik öykünün içine muazzam sayıda katman eklemiş Süskind. “Mış gibi yapma”nın etkisi, kitlelerin bir fikre inanınca nasıl bir kolektif delüzyona sürüklenebilecekleri, insanların o toplu deliliğin içindeyken apaçık gözüken saçmalıkların bile büyük anlamlar muhteva edebileceğine dair kendilerini nasıl kandırabildikleri, büyük kitlelerin soğukkanlılıklarını topluca yitirebilmesinin hiç de sandığımız kadar zor olmayabileceği... Kitapta genç, gizemli ve ne yaptığı pek de anlaşılamayan satranç oyuncusu sık sık Napolyon’a benzetiliyor ama bence kitlenin kendisiyle kurduğu ilişki itibariyle pekala bir Hitler alegorisi de olabilir o oyuncu.

Oyunu kimin kazandığını söylemeyeyim ama şahane bitiyor bu minik öykü, o kadar diyeyim. Minnacık bir metinde insan ruhunun karmaşık dinamiklerine dair bu kadar çok şey diyebilmek ne maharet ama!

Ve tabii çizimler. Metni okumaya ayırdığım kadar zamanı da uzun uzun çizimlere bakmaya ayırdım vallahi - zira nefisler. Çok sevdim, kısacası. 1 saatte okunacak ama uzun zaman hatırlanacak bir metincik. İyisi mi ben biraz daha Süskind okuyayım ya, özlemişim.
Yanıtla
1
0
Destekliyorum  1
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
11 Mayıs 2026
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Kocanın Güzelliği
Ay, büyülendim resmen. Nasıl anlatmalı bu kitabı hiç bilmiyorum, okuduğum hiçbir şeye benzemiyor çünkü, türünü tanımlamak bile güç.

Öncelikle şu dizeler şurada bir dursun: "İnsan kalmak bir sınırı aşmaktır / Beğen beğenebilirsen / Beğen cüret edebilirsen."

Kanadalı şair Anne Carson ile tanışma kitabım oldu Kocanın Güzelliği ve kendisiyle ilişkimizin burada kalmayacağını çok net söyleyebilirim. Ben ki çeviri şiirle sıkıntısı büyük bir insanım, içine girmekte hep çok zorlanırım, bu kez bırakın içine girebilmeyi, Carson'ın kelimelerinden müteşekkil bir nehirde yüzdüm, sürüklendim, yıkandım, yundum resmen.

Kitap, "29 Tangoda Kurgusal Bir Deneme" alt başlığını taşıyor. Ne şiir, ne düz yazı aslında bu metinler, dolayısıyla "kurgusal deneme" sanırım en doğru ifade sahiden. Arka kapakta "manzum roman" ve "anlatısal şiir" diye tanımlanmış kitap, bunlar da olur, zira öyküyü şiire benzeyen bir formda, poetik bir üslupla takip ediyoruz.

Öykü insanın kalbini çok kırıyor: aşık olmayı bırakamadığı, ancak kendisini sürekli aldatan kocasını yazıyor anlatıcımız. Güzelliği için aşık olduğu kocası. Adını bilmediğimiz, sadece "koca" olarak anılan bir adam. Bir evliliğin bitişini izliyoruz, kelimelerine sinmiş hüzünle bana Duras'nın "Bir Yaz Akşamı On Buçukta"sını hatırlattı, benzer bir yürek ağrısı.

İngiliz yazar John Keats'in "güzellik hakikattir" cümlesinden yola çıkıyor Carson ve 29 bölümde (yahut tangoda) anlatıyor öyküsünü. Her bölüm yine Keats'ten bir alıntıyla başlıyor; ancak Homeros, Kenzabure Oe, Kafka ve Proust'a da uzanıyor, onların sözcükleri kadının zihninde uçuşup yaralarını kanattıkça daha çok yazıyor, acısını yazarak kusuyor resmen, bir yandan güzelliyor, bir yandan ağıt yakıyor.

Çok, çok, çok sevdim. Aslı Biçen'in çevirisi bence müthiş ama bu kitabı bir gün orijinalinden de okuyacağım muhakkak zira oradaki lezzeti kim bilir nasıldır?

Çok cümlenin altını çizdim ama şunu da şuraya iliştirip susayım: "Tereddütü muhafaza etmeyi seviyorum derdi."
Yanıtla
2
0
Destekliyorum  1
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
11 Mayıs 2026
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Dantevari Denemeler
Ay, Borges'ten öykü okumayı çok özlemişim. Borges'in Dante'ye ve eserlerine dair denemelerini içeren Dantevari Denemeler ve 4 öyküden oluşan Shakespeare'in Belleği'nden mütevellit bu kitabı, Dante kısmıyla beni epeyce zorladıysa da, öyküleriyle çok güzel sarmaladı.

İlk bölüm sahiden zor. Hem Borges'in metafizik evrenine, hem bir şeyi delice kurcalamasına, hem zorlu diline alışık olmak, hem de Dante'ye epey hakim olmak lazım bence tadına varabilmek için - ben ikinci maddede sınıfta kaldım. Dante'nin eserlerine daha hakim olup bu metni okumak isterdim, muhtemelen o zaman başka türlü bir haz alırdım.

Ve fakat o sondaki dört öykü nasıl güzel! Hele ki kitaba ismini de veren öykü - Shakespeare'in belleğinin kendisininkine transfer edilmesini kabul eden bir adamın hikâyesini anlatan o son öykü çok ama çok leziz.

"Simply the thing I am shall make me live."

Böyle bitsin.
Yanıtla
0
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
11 Mayıs 2026
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Ailem ve Öteki Hayvanlar
Ay, bayıldım! Durrell ailesi beni farklı biçimlerde büyülemeyi sürdürüyor resmen.

Lawrence Durrell’ın küçük kardeşi Gerald Durrell’ın, ailece Korfu Adası’nda yaşadıkları dönemi anlattığı Korfu Üçlemesi yaz başında yayınlandığında müthiş heyecanlanmıştım. Sonra hayat bu yaz beni adadan adaya sürükledi, Midilli, Sicilya, Gökçeada, Rodos... Adalara adadığım 2024 bitmeden okuyacağım bu üçlemeyi demiştim, başladım. İyi ki başlamışım!

İnanılmaz bir aile Durrell’lar, “İngiltere’nin havası bize iyi gelmiyor yaa” diyip tası tarağı toplayıp 4 çocuk bir de dul anne kalkıp daha önce hiç görmedikleri Korfu’ya taşınıyorlar. Çocukların eğitimi ne olacak filan, kimsenin enine boyuna düşündüğü yok. Elbette maddi açıdan epey rahat olmaları sayesinde bunu yapabiliyorlar ama her zenginin böyle delilikler yapacak cesareti olmadığını da unutmayalım ve haklarını teslim edelim derim.

Annem ve babam, ben tam da Gerry’nin yaşındayken benzer bir delilikle beni alıp Ayvalık’a taşımıştı. Üstelik zengin filan da değildik, nitekim üç senenin sonunda parasız kalıp geri döndük ama neyse, kendimi apansız Ege kıyısında bulmuştum ben de tıpkı Gerry gibi - dolayısıyla bu kitapla bambaşka bir bağ kurdum. Burada anlattığı şeylerin bazıları o kadar tanıdık ki, gözlerim doldu okurken. Dünyam birden turunculara, mavilere, yeşillere bürünmüş, uçsuz bucaksız genişlemişti, aklım çıkacak sanmıştım.

Ve tabii ki hayvanlar! Yeryüzünde bu kadar çok çeşit hayvan olduğunu bilmiyordum oraya gidene dek. Ben Gerry kadar cesur değildim; uzun bir süreyi böceklerden kaçarak geçirmiştim. Fakat o öyle yapmıyor (ki nitekim sonradan doğabilimci oluyor) ve kitap boyunca tanıştığı her tür canlıyla ilişki kuruyor. Martılar, kaplumbağalar, peygamberdeveleri... Evdeki dört çocuğun hepsinin ayrı bir karakter olması gibi, bu hayvanlar da ayrı bireyler olarak ev ahalisine katılıyor.

“Misafir ağırlarız” diyerek daha büyük bir eve taşınan, sonra “ay misafir gelmesin, yerimiz yok deriz” diye minik bir eve geçen, beş yılda adada üç ev değiştiren inanılmaz, deli gibi bir aile bu. Sıklıkla kahkahalar atarak, atmadığımda da kontrolsüzce gülümseyerek okudum, o kadar iyi geldi ki.

Çok mutluyum.
Yanıtla
1
0
Destekliyorum  1
Bildir