Onaylı Yorumlar

Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
05 Ocak 2022
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Gizemli Bir Kazı Hikayesi: Sutton Hoo
Eğer siz de “arkeoloji” denince akan suların durduğu meraklılardansanız, bu kitabı mutlaka okumalısınız.

İngiltere’nin doğu bölgesinde yer alan Suffolk toprakları, arkeolojik olarak önemli bir tarihe ev sahipliği yapıyor. Kitaba konu olan kazı da bu bölgede yer alıyor. Gerçek bir hikayeden, Sutton Hoo kazısından yola çıkıp yazılan bu roman kurgusal ögelerle tamamlanarak okuruna ulaşıyor.

Olaylar kronolojik bir sıralamada anlatıldığından takip etmesi kolay, okuması keyifli. Başlangıçta temposu biraz yavaş olsa da; kitap ilerledikçe anlatıcı değişimi romanın temposunu etkiliyor, gidişatına renk katıyor. Kitabı okurken, kazı sürecine farklı kişilerin gözünden şahitlik ediyorsunuz. Anlatım; arazinin sahibinin gözünden, kazıda yer alan arkeologların bakış açısına kadar uzanıyor. Sürükleyiciliğini kendi zamanında, ilerledikçe kazanan özgün bir roman. Ben sevdim.

Ayrıca Netflix yapımı filmi de olduğunu öğrenmiş oldum, ilk fırsatta izleyeceğim. Kitabı okurken genel olarak fikrim şu oldu: Sutton Hoo kazısı araştırılmaya ve öğrenilmeye değer.

Başından sonuna kadar, gerçekle harmanlanmış bir kazı sürecine dahil olmak isterseniz “Kazı” romanı sizleri bekliyor.
Yanıtla
2
1
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
04 Ocak 2022
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Yeşil Peri - Kara Melek
Türk tipi ya da alışıldık deyimle alaturka femme fatale öyküsü geliştirmenin yolu, her zaman hayatı baş kadın karaktere zehir eden öteki insanlara yüklenen anlamların toplamına bel bağlar. Yeşil Peri Gecesi'ndeki Şebnem gibi (Kapak Kızı'ndaki kimliksiz karakterimiz serinin bu devam romanında bu kez isimsizleştirilse de biz onun Şebnem olduğunu biliriz.) "pişmiş tavuktan beter" misali bir hayata mecbur olan kadınlar, alaturka femme fatale öykülerinde "öteki" karakterlerin anlamsız bir yıkım ekibiymiş gibi davrandıkları bir hayatın gecekondusudur.

Ayfer Tunç, üç farklı karakteri bir trende varlığıyla daha doğrusu pornografik fotoğraflarının getirdiği avatarıyla birbirine bağlayan Şebnem'in otopsisine girişiyor Yeşil Peri Gecesi'nde. Şebnem'i Şebnem yapan, onu sevgiye naçar derecede aç bir kız çocuğu kimliğinden alıp yıkıcı bir seks bombası haline getirirken tıpkı babasının çolak kalması gibi Şebnem'i de duygularından hem azade bırakıp sakatlıyor hem de tamamen doyurulmamış duygulardan ibaret hale getiriyor. Şebnem karakteri ne kadar havada kalmışsa, ne kadar inandırıcılıktan uzak ve özdeşleşmeye uzaksa diğer karakterler de bunun aksine net çizgilere sahip. Mutlak kötüler, asla değişmeyen erkekler, masalın mecburiyeti haline gelen beyaz atlı prens, kötü cadılar vs... Ayfer Tunç belki de Türk feminizminin zayıf noktası olan, sebepleri ortaya koymak yerine bahane üretme yolunu seçiyor. Asla kendi başına bir birey olma yolunda ilerlemeyen Şebnem'in kaçınılmaz sonu da bu ulusal aymazlığımıza yenik düşüyor. Bürokratların, yeteneksiz müzisyenlerin, ufku küçük kendi küçük iş adamlarının hüviyetlerine doğuştan yazılı zaafları konusundaki netlik, Şebnem söz konusu olduğunda afakileşiyor.

Meramını kurguda ileri atlama ve geri dönüşlerle anlatmaya çaba gösteren Ayfer Tunç, Şebnem'in çocukluk ve ilk gençlik günlerini birinci ağızdan kesintisiz paragraflarla anlatırken günümüze geldiği bölümlerde yine ilk ağızdan ama daha sisli ve kesintili anlatmayı tercih ediyor. Şık bir anlatım yolu bu. Şıklığı Şebnem'in ergenlikten çıkamamış dimağının o yıllara ait olduğu kısımda detaylara hakim olacak kadar başarılı olduğunu göstererek ve bugüne gelindiğinde Şebnem'in bir çocuk kapasitesiyle dolu olan düşünce ve duygularındaki belirsizliklere vurgu yaparak sistemlemesinde gizli. Bedeninden başka bir silahı olmayan Şebnem ve Şebnem'de vücut bulmuş binlerce kadına erkekler ve yaşlı kadınlar dünyasının bir savaş alanı olduğunu, yegane silahlarına ve cephanelerine iyi bakmaları gerektiğini öğütleyen kaotik bir dünyada roman silaha yani çekici bir bedene sahip olmayan kadınlara da belki de tek sahte olmayan karakteri olan Selda üzerinden yol gösteriyor. Silahlı kuvvet Şebnemlerin kıyametinde bedeninden başka silah da geliştirebilen, kaosa daha donanımlı adım atabilen kurtarıcı Selda oluyor. Ayfer Tunç bütün roman boyunca beyaz atlı prens gibi siste bekleyen Ali'ye kahramanlık fırsatı tanımayıp kurtarıcı rolüne "güçlü kadın" Selda'yı atayarak alkışları toplayabiliyor. Zor durumda kalan ve ölüm kalım meselesinde hayatta kalmasını bir başka kadına borçlu olan kadın kimliği üzerinden bütün roman boyunca her şeyin sebebi, her zulmün bahanesini yanlış yerlerde arayıp duran yazar nihayet son virajda direksiyon hakimiyetini geri alıp olması gerekende karar kılıyor.

Yeşil Peri Gecesi'ni kadın düzleminin dışında ele almak neredeyse imkansız ve bunu romanın bizzat kendisi istiyor. Dünya savaşları arasındaki bunalım yıllarında batıda doğan femme fatale kültürünü Türkiye'nin batılılaşma çağının sonundaki batıya açılma döneminin orta yerine koyan roman, içerdiği Şebnem karakterini "Öldüren Kadın" prototipinden daha zengin ama daha bilindik, klişe öğelerle harmanlıyor. Romanın belki de en iyi yanı, özdeşleşmeye izin vermeyip Yeşilçam'ın hatasına düşmemesi. Her kim ki bu romanı okurken Şebnem'e çok üzüldüğünü ya da ondan nefret ettiğini belirtiyorsa romanın meramından uzak kalmış demektir. Karakterle özdeşleşilemeyen her öykü, okuruna olaylar ve olgularla özdeşleşme imkanı sunar. Okur bu imkandan faydalanabilmeli zira bu tip romanlar nadiren yazılıyor.
Yanıtla
29
8
Destekliyorum  15
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
03 Ocak 2022
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
İslamî açıdan hassas konularda yazılmış özel bir kitap çevirisi
Kitap, ilk olarak “How To Read The Qur'an?” adıyla basılmış (2007) ve Türkçe çevirisi de ilk baskıdan yıllar sonra “Kur’an’ı Nasıl Okumalıyız?” başlığıyla kitapseverlere sunulmuş (Temmuz 2021). Daha sonra, aslından farklı olarak “Oryantalist Bakış Açısıyla Kur’an’ı Nasıl Okumalıyız?” şeklinde bir ekleme yapılması tercih edilmiştir.

Edinburgh Üniversitesi'nde İslam ve Dinler Arası Çalışmalar Profesörü olan MONA SIDDIQUI, Pakistan-Karaçi asıllı, Müslüman bir akademisyen. Yazar, vatandaşı olduğu İngiltere’de çocukluğundan itibaren Müslümanların yaşadığı sıkıntıları bizzat tecrübe etmiş. Sadece bulunduğu ülkede değil, tüm Batı ülkelerinde yaşanan entegrasyon sorunlarını da gözlemleme fırsatı bulmuştur. İslam’ın gerektirdiği şekilde yaşamanın, Batı ülkelerinde ortaya çıkardığı sorunlar da SIDDIQUI için sorgulamaları arttıran bir neden olmuş görünmektedir. Anlaşıldığı kadarıyla 11 Eylül’ün, “Şeytan Ayetleri” kitabının ve daha başka örneklerin beslediği tartışma ortamında, hata ya da sorun olarak değerlendirilen ve eleştiri kaynağı olan hususlarda, pürüzlerin İslam’dan mı yoksa Müslümanlardan mı çıktığını tahlil etmek için kalemini eline alıp bu eseri yazmaya başlamış. Kitabın ilk baskısının 2007 yılında yapılmış olduğu düşünülürse 2005’te Danimarka’da patlak veren karikatür krizinin de bu kitabın hazırlanmasında temel bir etki oluşturduğu varsayılabilir.

Yazar, kitabın, “okuyucunun Kur’an’a girmesini sağlamak, Kur’an’ın Müslüman toplumlar üzerindeki gücünü ve etkisini kavramak ve müminlerin nasıl ibadet ettiklerini ve belirli emirleri yerine getirmek için genelde ne şekilde mücadele ettiklerini göstermek” amacını taşıdığını, “bir akademisyen olarak sorguladığı inanca dair tefekkürünü” ifade ettiğini vurgulamaktadır. Çevirmen Süleyman Aydın, eserin hedef kitlesinin ilahiyatçı akademisyenler ve din adamları olmadığını, işlenen konuların felsefi bir yaklaşımla ele alındığını, dolayısıyla eserin, entelektüel merakı tatmin etmeyi hedeflediğini açıkça belirtmektedir. Kitap, bu yönleriyle alışılmış ilahiyatçı yazarların eserlerinden ayrı tutulmalıdır.

Eser, Ritüel Olarak İnanç, Namus ve Modernlik, Yasa ve Otorite ve Eleştirel Âlimliği Benimseme gibi başlıklarla ayrılmış 10 temel bölümden oluşmaktadır. Hacminin bilinçli olarak küçük tutulması, seçilen konuları detaylandırmayı ve başlıkları çoğaltmayı engellemiş görünmektedir.

“Müslümanlar Kur’an’ı bir merhamet ve adalet kitabı olarak yorumladıkları halde neden bu yorumlamanın sonuçları ortaçağvari, demode ve çağdaş demokratik değerlere aykırı görünmektedir?” türünden sorulara yer verilir. Modern dünyada Müslümanın, Kur’an’ı okumakla ve ezberlemekle yetinmeyip 7. asırdan bugüne ulaşmış bir kutsal kitapla bağlantı kurup onu anlamaya çalışmasının bir görev olduğu ifade edilir.

Medine Anayasası’na eserde çokça atıf yapılmaktadır. Bu vesileyle Hz. Muhammed’in, Müslümanlar, Yahudiler ve putperestler için din özgürlüğünü garanti altına almasına değinilir (622). SIDDIQUI, bu noktada şu görüşe yer verir: “Yedinci yüzyılın ve günümüzün Medine’si arasındaki siyasi ve toplumsal farklılıklara rağmen, Medine Anayasası’nın ruhu yeniden canlandırılmalıdır.” (s.70)

Yazar, İslam üzerine yapılan tartışmaların vazgeçilmez bir konusuna, İslami anlayışta kadın ve erkeğin konumlarına da yer vermiş: “Kur’an, temelde eşitlikçiliği teşvik eder, çünkü erken dönem İslam, ister camilerde ister eğitimde olsun, kadınların katılımını desteklemiştir, ancak bu olumlu tutumlar, kadınların özel ve kamusal yaşamda boyun eğdirilmesiyle zamanla ortadan kalkmıştır… İslamiyet yayıldıkça, dinî külliyat ve imparatorluk, kadının kendi kaderini tayin etmesini teşvik etmemiştir.” (s.73)

Kitabın satır aralarında verilen bazı dini bilgilerin, bir Müslüman için çok temel düzeyde kaldığı rahatlıkla görülür. Buradan hareketle yazarın, İslam dinine mensup olmayan okur kitlesini de hesaba katarak bunlara yer verdiği düşünülmektedir.

İçeriğine bakarak bu eser için tercih edilen “Kur’an’ı Nasıl Okumalıyız?” başlığının, meramı karşılamadığı savunulabilir. Günümüzde çizilen sorunlu İslam ya da Müslüman imajı karşısında bir temel kaynak olarak “Kur’an'ı Nasıl Yorumlamalıyız?” şeklinde bir ifade, bu eser için daha uygun olabilirdi.

Kitapla ilgili aşağıdaki video adreslerini de not düşelim.
Yazar ile yapılmış bir söyleşi için bkz.: bit.ly/3EHFY4S
Çevirmen ile yapılan bir söyleşi için bkz.: bit.ly/3eUvtAN

İyi Okumalar!
Yanıtla
8
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
28 Aralık 2021
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Finans da Tekerrürden İbarettir
Bir Borsa Spekülatörünün Anıları, basıldığı ilk günden bu yana finans okuryazarlığını geliştirmek gayesiyle oluşturulan okuma listelerinin hep ilk sıralarında yer almış. Bu listelerdeki çoğu kitap zaman geçtikçe güncelliğini koruyamadığı için miadını doldursa da Livermore' un anıları hep güncelliğini korumuş. Genelde bir başlangıç kitabı olarak önerilir fakat okuyucunun kitaba yeteri kadar nüfuz edebilmesi için borsa tarihindeki bazı kavramlara hakim olması gerektiğini görüyoruz. Fakat günümüz şartlarında internette yapılacak kısa araştırmalarla bile kitaptan yeteri kadar verim alınabileceğini düşünüyorum.

Yatırım alanında, özellikle de bunun borsa ayağı için işin ehillerinin söylediği bir cümle vardır: "iktisat bilgisi, temel ve teknik analizler ne kadar önemliyse de bu işte sabırlı olmak ve soğukkanlı davranmak bütün bunlardan daha önemlidir." İnsan olarak biz, özellikle para ve yatırım söz konusu olduğunda çokça ders çıkarsak da yaptığımız hataları yineleme eğilimindeyiz. Üstelik bu hataları yinelemenin de çok yaygın bir durum olduğunu bildiğimiz halde. Fakat şunu da biliyoruz ki: büyük başarılara ancak yolunda çokça hatalar yaparak ulaşılabiliyor. Özellikle bu hatalarla başarıya ulaşma olgusu için en müşahhas örnekler yatırım alanında gözlemleniyor. Çünkü bu alanda başarının en kesin göstergesi zenginlik veya sürdürülebilir bir gelir, nakit akışı sağlamak. Dolayısıyla finans alanında öğretilerinin olmasından öte genel olarak hayata dair de güzel mesajları var Livermore'un borsa macerasının.

Borsa söz konusu olduğunda, ilk başta konuya çok yabancı bir okur olarak bu tür anlatıların hayatın dar bir alandaki modellemesi olabileceğini pek düşünmezdim. Fakat kazanma hırsı, kaybetme korkusu, insanın açgözlülüğü, kıskançlık gibi duyguların aslında hayatın en temel duyguları olduğunu ve finans hayatının çarklarının da bu duygular üzerinden döndüğünü görmüş oldum.

Livermore'un anlatısının bir klasiğe dönüşmesi de işte bu yüzden. İnsanın en temel ve değişmez gerçeklerinden bahsediyor oluşu muhtemelen bu kitabı yüzlerce yıl sonrasına da taşıyacaktır.

Bu tür yaşam öykülerinin bizzat yaşayan kişi değil de Lefevre gibi bir gazeteci-yazar tarafından kaleme alınması anlatıyı cazip kılıyor. Ekonomiye çok hafif düzeyde ilgi duyan birinin dahi sıkılmayacağı, akıcı bir anlatım tutturulmuş. Çeviriyi de genel olarak beğendim. Sadece borsa dünyasına dair bazı kavramların Türkçesinin olmayışı beni biraz üzdü. Belki Amerika'daki gibi bir borsa yapılanmasının bizde hiç olmayışı ve bu kavramların bize hiç uğramamış oluşu buna sebep olmuş olabilir.
Yanıtla
28
5
Destekliyorum  10
Bildir
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
27 Aralık 2021
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
İNCİ
Steinbeck, bu kitabında fakir bir inci avcısı olan Kino ve ailesini anlatır. Umudunu kaybettiği anda Dünya’nın Biricik İncisini bulan Kino, oğlunu tedavi ettirip hayallerini gerçekleştirmek ister. Ancak kıskançlığın ve hırsın bütün kötülükleri nasıl harekete geçirdiğini görmeye başlar. İşsizlik ve parasızlıkla mücadele eden, saz kulübelerde yaşayan Kino’nun haberi tüm kasabaya yayılır.

“Herkes Kino’nun incisi ile bir bağ kurmuştu birdenbire, Kino’nun incisi de herkesin düşlerine, yatırımlarına, düzenlerine, tasalarına, geleceğine, dileklerine, gereksinimlerine, tutkularına, açlığına katılıverdi, aradaki tek engel Kino’ydu.” (s.33)

Zenginliğinizin derecesine göre hizmet alabileceğiniz doktordan, incinin peşine düşen rahiplere kadar farklı sınıflardaki insanların para karşısında nasıl değiştiğini görüyoruz. Kino ve ailesinin yaşadıklarıyla adaletsizliği, haksızlığı dahası günümüzde de hala aynı örneklerini gördüğümüz insanoğlunun zalimliğinin farkına varıyoruz.

Steinbeck, bu eserinde insanın toplumla ve doğayla olan bağını bir kez daha bizlere gösteriyor. Bu sebeple “İnci”, ilgiyle okuduğum sürükleyici kitaplar arasında yerini aldı. Siz de incinin özü insanların özüyle karışınca ortaya neler çıktığını merak ediyorsanız bu kitabı okuma listenize ekleyebilirsiniz.

Herkese iyi okumalar.
Yanıtla
16
7
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
24 Aralık 2021
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Kapak Kızı
Amerika'da çıkan, Türk psycedelic müzik örneklerinden seçmeler içeren Love, Peace & Poetry adında bir plak var. Bu plağın 4 sayfalık kapak dizaynına Cheryl Shrode adlı eski bir go-go dansçısının fotoğrafları yerleştirilmiş. Bir plak koleksiyoneri olarak albümü dinlerken bu, dönemine göre hayli cesur ama bugün için fazla kapalı pozlara hep anlam veremediğim bir ilgi duyarım. Mesele sadece Shrode'nin güzelliği değil. Enteresan bir biçimde Shrode'nin yaşantısını da merak ettiren bir hava hakim bu fotoğraflarda. Bundan 30 yıl öncesinin kapak kızı Shrode bir plak kapağından fırlayıp kendi hayatını didiklememizi istiyor gibi.

Ayfer Tunç'un "Kapak Kızı" da erkek dergilerine poz veren Şebnem karakteri üzerinden bu pozların bir de arka metninin olduğuna dikkat çekiyor. Karşımızda yalnızca etini, kemiğini, yağını, bedenini değil bir hayatı da sunan yaban bir kızı. Yine ilginçtir, düşünmemizi istediği arka planın sahibi olan Şebnem'i bize anlatmayı başka bahara bırakıyor. '90'lı yıllarda ve 2004'te romanı ilk kez okuyan okurlar için bütün o arka plandaki fluluğun ortadan kalkması için Yeşil Peri Gecesi'nin de yazılması gerekiyor. Kapak Kızı'nda ise Şebnem'in etinin gerisindeki hayatta şöyle bir dokunup geçtiği ama dokunurken de ne kadar sağlam bir temasa neden olduğunun farkında olmadığı üç insan üzerinden "sıradan insanlar" ve "öteki insanlar" ele alınıyor. Romanda da bir yerde yüzeyselce değinilen sıradan insanların yaşamlarının sıradanlığının kanıtı oluyor Şebnem.

Roman, üç ana karakteri olmasına rağmen asıl karakterini Şebnem'de buluyor. Okurun özdeşleşmesini mümkün kılmayan Selda, Ersin ve Bünyamin'in zayıflığı ve bilerek zayıf çizilmesi kapak kızı, Ayın Kızı Şebnem'in bir karakter olarak çekicileşmesi için özel bir kurgu hesaplaması gibi. Aslında romanı biraz da sekteye uğratan bir yeknesaklığa sebep oluyor bu durum. Ana karakterler, belki Ersin hariç, o kadar yüzeysel ki Şebnem'in pozlarının onlara neden bu kadar dokunduğu bile anlaşılır hale gelemiyor. Sadece Ersin'in, Şebnem'e karşı kaçak bir aşk beslediği için doğrudan bir bağı olmasının haklı avantajı var. Bu da Ersin'in öyküsünü diğerlerinden daha sahici ve çekici kılıyor.

"Kapak Kızı" yekpare düşünüldüğünde bir ilk romanın bütün esküzlerini barındırıyor. Öte yandan üçlemenin bir parçası olarak değerlendirildiğinde çok iyi bir uzun romanın giriş bölümü olarak da görülebilir.
Yanıtla
18
8
Destekliyorum  2
Bildir
Hezarfen
Hezarfen
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
23 Aralık 2021
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Türk Masal ve Efsanelerinde Olağanüstü Güçler ve Varlıklar
Bazen insan duygularının mitolojiye yansıması korkunun ürünleri şeklinde tezahür eder. İnsan, korkusunu afişe etmek adına efsaneleri ve masalları diline pelesenk eder. Her efsane ve masal nesilden nesile dilden dile aktarılarak günümüze kadar gelir. İlk aşamada mitolojilerin içindeki ezoterik mesajlar merak edilir. Mesajlardan çıkarılacak dersler geçmişin deşifre edilmesini kolaylaştırırken, geleceğin nasıl bina edileceğine dair doneleri okuyana verir. Ama çoğu zaman masal ve efsane sathi değerlendirilerek, sıradan olarak yorumlanır. Fakat bazı eserler vardır ki mitolojik ürünlerin sadece basit bir çocuk eğlencesi olmadığını kanıtlar. İrfan Polat’ın Türk masal ve efsaneleri üzerinde detaylı çalışarak bina ettiği eseri; esatire hakkını verecek tarzda kaliteli bir çalışmadır.

Eserde ilk olarak masalları ve efsaneleri üreten beyinlerin ruhi potansiyeline yoğunlaşılır. Tabii eserin araştırma sahası düşünüldüğünde bunun eserin girişi için biraz farklı bir tarz olduğu düşünülebilir. Fakat kökeni aşikâr etmek için insan duygularının yapılanış şeklinin genel kaidelerle çizilmesi gerekmektedir. Bu yüzden Polat, korku ve insan ilişkisi üzerinden tespitlerini sunar. Bu yüzden eserin ilk kısmı korku, kaygı, anksiyete, korkuyla başa çıkma yolları, günlük hayatta korku gibi alt başlıkları içerir. Zira insan ruhunun dışa yansımasını ifade edebilmek için içe dönük bir yaklaşımla insan ele alınmalıdır.

Korkunun içten dışa doğru çıkan argümanları ise olağanüstü güç ve varlıklarla şekillenen söylencelerde ortaya çıkar. İnsan diş bileyemediği ve çekindiği her gücü dilinde efsaneleştirir. Artık merkezi korku olan insanın yüreğini titreten binlerce anlatı sözlü edebiyatımızdaki yerini almaya başlar. Yazar İrfan Polat burada devreye girer. Türk masal ve efsanelerindeki olağanüstü güç ve varlıkları isim isim tarayarak eserini oluşturur.

Türk edebiyatında böyle bir eserin boşluğunu yazar da hissetmiş olmalı ki kimsenin gözünün kesmeyeceği bu fazlasıyla güç çalışmayı kemale erdirmeyi amaç edinir. Zira yazılı metinlerin kontrolü bir yana binlerce sözlü anlatının taranması, söz varlıklarının kataloglanması ve takibi ziyadesiyle güç bir iştir. Özellikle kültür varlıklarının sözlü açıdan genişliği düşünülürse; yapılan işin ciddiyeti daha iyi anlaşılır. Yazarın da eserin birkaç yerinde belirttiği gibi yaklaşık incelenen ve taranan sözlü yazılı materyal sayısı on bini bulmaktadır. Bahsi geçen binlerce motifi tasnif etmek çoğu zaman ekip aracığıyla tamamlanan külfetli bir iş gibi durur.

Her ne kadar Türkiye sahasındaki demonolojik (insan ve Tanrı arasında iyisi kötüsü olabilen) ve diabolojik (şeytani) varlıklar hedeflenmişse de yazarın akademik dilinden anlaşıldığı kadarıyla daha geniş bir taramanın izleri belirgindir. Zira Anadolu sahasındaki olağanüstü bir varlık anlatılırken Türk mitolojisi ve dünya mitolojisindeki benzerlerinin izlerinden ortaya çıkan bulgularda yazar tarafından dile getirilir. Komşu kültürlerin etkileri ve Türkiye sahasının farklı noktalarında görülen benzerlikler bu açıdan fazlasıyla önemlidir. Zira eserde varlıklar ve söylenceleri arasındaki benzerlik ve farklılıklar da layıkıyla kritik edilir.

Yazar çoğu zaman ele aldığı varlığı özgün yönleriyle tanıtmaya gayret eder. Her varlık ve güç için ortaya koyulan özellikler, davranış şekilleri, korku argümanları, varlığın görüldüğü bölgeler, varlıkla insani mücadele öğeleri belirtilir. Bu sayede Türk halk kültürünün unsurları ortaya çıktığı gibi, evrensel manada insanoğlunun korku faktörüne karşı geliştirdiği yaklaşımlar da aşikâr olur. Ayrıca her varlığın isminin etimolojik çözümlemesinin yapılması, varlığın mitolojik kökenini daha da netleştirir.

Eser dört bölümden oluşur. İlk bölüm yukarıda izah edildiği gibi korkuya ayrılmıştır. İkinci bölümde ise varlıklar ve güçler ayrı başlıklar altında anlatılmıştır. Üçüncü ve dördüncü bölümler ise kataloglanmaya ayrılmıştır. Yani ilk aşamada varlıkla ilgili genel geçer bilgiler verilmiş, sonrasında katalogda ilgili başlık altında efsane ve masalda varlığın isminin geçtiği motif direkt özelliği üzerinden alıntılanmıştır. Kataloglanma sonucu elde edilen sayısal veriler, tabloyla sunulduğu gibi bazen eser içerisinde varlığın Türk efsane ve masallarında kaç kez geçtiği belirtilmiştir. Misal 10000’in üzerinde masal ve efsanede 4346 korku motifi tespit edilmiştir.

Eserin detaylı ve yoğun bir çalışmanın ürünü olması onun akademik açından kalibresini arttırmaktadır. Özellikle bundan sonra yapılacak olan çalışmalarda bunun etkisinin görülmesi, pek de sürpriz olmaz. Zira izah edilen varlıklarla ilgili eser referans kaynağı olarak kullanılabilir. Zaten yazarın doktora tezi olan eserinin, ön görülebilir bir şekilde alan dışı sahalarda da kaynak olarak kullanılabileceği uzak bir düşünce değildir. Yine eserin ilgili alanda yeni bir sahanın açılmasına vesile olacağı da savunulabilir. Çünkü diabolojik ve demonolojik varlıkların korku motiflerinin bu şekilde kataloglanması efsane ve masallarda geçen diğer öğelerin mercek altına alınması için tetikleyici bir unsurdur.

Ayrıca eserde sonuç kısmında ulaşılan neticeler fazlasıyla ilgi çekicidir. Zira korkuya dair efsane ve masallardan yola çıkan yazarın genel kaidelerle ulaştığı görülür. Buna göre masal ve efsanelerin insan ruhunun deşifre edilebilmesi için kullanılabileceği gerçeği su yüzüne çıkar. Çünkü zaman ve mekân ne kadar değişirse değişsin insan faktörü hep aynı şekilde kalır. Yazar bu açıdan hedefi ve amacı insan üzerine odaklayarak pragmatik davranır.

Sonuçta edebiyatın insan ürünü olması, ilk edebi örnekler diyebileceğimiz efsane ve masallara insan ruhunun katıksız olarak karışmasının da önünü açar. Bu yüzden masallara sadece masal diyemeyiz. Yazılı materyalle kültürü aktaramayan insanoğlu tarih öncesi dönemde nesilden nesile aktarımları için dili etkin bir şekilde kullanmıştır. İnsanoğlunun ilk varlığından bugüne kadar ürettiği kültür materyaline baktığımız zaman, sözlü kültürün hatırı sayılır bir kısmının tarih öncesi dönemde kaldığı görülür. Bu uzun tarih öncesi sürecin kültür birikimi insan duygularına karışmış bir şekilde günümüze kadar gelir. İyi tahlil edildiği takdirde zamanı ve mekânı aşan insanlığın geçmişine dair derin tespitler yapılabilir. Özele indirgersek bir milletin kültürel yapısı çözümlenir. Polat’ın çalışması bu açıdan düşünüldüğünde önemli bir kültür hizmetidir.

Yanıtla
10
3
Destekliyorum  1
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
21 Aralık 2021
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Sağlık Olmadan Huzur, Huzur Olmadan Sağlık Olmaz. Bu Ne Yaman Çelişki Dünya.
Klasikleşmiş yazarlarımızı ve eserlerini okumaya bayılıyorum. Hele günümüzde yazılan kitapları ve cidden yazmayın diye yüzlerine yüzlerine bağırmak istediğim yazarımsıları gördükçe eski edebi eserlerimize daha bir bağlanmaktayım. Nitekim Ahmet Hamdi Tanpınar da bu değeri sonuna kadar hak ediyor. Kendisi Cumhuriyet tarihinin ilk öğretmenlerinden ve şiir, hikaye, roman, deneme, makale, edebiyat tarihi gibi birçok türde eser vermiş nadide edebiyatçılarımızdandır.

Tanpınar'ın Huzur'u bir aşk romanı gibi görünse de, aslında bir dönem tüm dünyanın huzurunu bozan 2. Dünya Savaşı'nın yarattığı buhran dönemi Türkiyesi'nin tam bir yansımasıydı diyebilirim. Bu minvalde doğu-batı çatışması ve bireysel özgürlüklerimizi kullanamayışımızın, içsel çatışmalarımızın hayatımızı nasıl zindan edebileceğini okuduğumuz eser; aslında bizi huzursuz etmeliydi. Ancak, Tanpınar'ın çarpıcı bir dille bize aksettirdiği cümlelerin içinde insan kendini hiç bitmesini istemediği bir müzik bestesini dinler gibi hissediyor. Ki eserde musiki özellikler ağır basıyor ve Mahur Beste'ye yapılan vurgular insanı derinden etkiliyor.

Genelde kitap okurken beni etkileyen ve dikkatimi çeken noktalardan biri de yalnızca yazıldığı dönemi değil, çağının çok ilerisini aydınlatabilmesidir. Sayfa 254'teki alıntı ile bunu size açıklayabilirim:

"Birtakım mekteplerimiz var; birçok şeyler öğretiyoruz. Fakat hep eksik olan bir memur kadrosunu doldurmak için çalışıyoruz. Bu kadro dolduğu gün ne yapacağız? Çocuklarımızı muayyen yaşlara kadar okutmayı adet edindik. Bu çok güzel bir şey! Fakat günün birinde bu mektepler sadece işsiz adam çıkaracak, bir yığın yarı münevver hayatı kaplayacak... O zaman ne olacak? Kriz..."

Yanıtla
65
2
Destekliyorum  2
Bildir
Yanıtları Göster
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
20 Aralık 2021
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
“Kendi alevlerinizde yanmaya hazır olmalısınız: Önce kül olmadan kendinizi nasıl yenebilirsiniz?”
Naçizane yorumlarımı siz kıymetli okuyuculara sunmadan önce iki hatırlatma, yazarın hayatı üzerine birkaç satır (eminim birçoğumuz biliyordur) ve bir de tavsiyede bulunma cesaretini göstereceğimi ifade etmeliyim. Tavsiyeyi hemen buraya iliştireyim ki; doğrudan kitabın içeriğinden bahsettiğim kısımları okumak isteyenler için (fazla vakit almamak adına) üçüncü ve dördüncü paragraflara geçebileceklerini hatırlatmış olayım. Keyifli okumalar!

Öncelikle; çok çok sıkı bir edebiyat okuru olmadığımı ve psikoloji disiplinine (birkaç sözlük maddesi, birkaç kitap bölümü ve sinema/dizi dışında) son derece uzak olduğumu söylemem gerekir. Böylece yapacağım yanlış yorumlar yahut çıkarımlar için affınızı rica edebilirim. (Ne dâhiyane fikir ama!) Yazarımıza gelecek olursak, kendisi 1931 yılında Birleşik Devletler’de doğmuş ve hâlâ orada yaşayan, psikoloji disiplininde (psikoterapi ve psikanaliz alanlarında da) çalışmalar yürütmüş; bilimsel çalışmalarının yanı sıra edebiyat alanında da başarılar kazanmış son derece önemli bir bilim insanıdır.

Kitabı henüz (17.12.2021, 15:00) bitirmiş bulunuyorum ancak üzerine düşünmek için epey zamana ihtiyacım olduğuna neredeyse eminim. Son zamanlarda okuduğum en ‘etkileyici’ roman olduğunu da itiraf etmeliyim. Kitabı okumayı birkaç yıldır erteliyor ve kendime: “Popülizme kurban gitmiş bir roman” olduğu yönünde telkinlerde bulunuyordum. (Ne büyük yanılgı!) Artık kitaba gösterilen ilginin az bile olduğu kanaatinde olduğumu açıkça ifade edebilirim. Herhangi bir mecrada okunan hiçbir yorum (şu an satırlarını okuma nezaketi gösterdiğiniz ben de dahil olmak üzere) kitabı ve muhtevasını (içeriğinde neler barındırdığını) anlatamayacaktır. Okumaya ilk başladığımdan bitirmeme kadar geçen süre zarfında kitabı elimden hiç bırakmak istemedim, bazen öyle anlar oldu ki pratik hayatta yapmam gereken bazı işleri dahi ertelemek durumunda kaldım.

Romanımıza geçecek olursak (nihayet dediğinizi duyar gibiyim), kabaca; başta Josef Breuer ve Friedrich Nietzsche olmak üzere; Sigmund Freud, Lou Salomé, Anna O. (Bertha) ve Paul Rée arasında geçen bir olay örgüsüne sahip olduğunu söyleyebilirim. Kitap her ne kadar bir roman olsa da Irvin D. Yalom bu eserinde; yukarıda adı geçen isimlerin gerçek yaşamlarından ve bu isimlerin bazı çalışmalarından çokça beslenmiş kurguyu da bu minvalde inşa etmiştir. (Kitabın sonunda bu süreci anlatan bir bölüm okuyucuların dikkatine sunulmuştur.) 19. yüzyıl sonlarının Avrupası’ndan da harika kesitler sunan yazar; Yahudi düşmanlığı ve yaşanan gerilimlerden de bahsetmeyi ihmal etmemiştir. Kitabın -bana kalırsa- en etkileyici bölümleri; J. Breuer ile F. Nietzsche arasında geçen diyaloglardır. Bu diyaloglar sırasında kendinizi; kaskatı bir şekilde önünüzde durup, bıyıklarını tarayan Nietzsche’nin karşısında bulacak, sorduğu sorular ve düşün deneyleri ile rahatsız hissedeceksiniz. Hele bir de herhangi bir şeye karşı ‘ümit’ besliyorsanız, Nietzsche’nin: “Ümit kötülüklerin en kötüsüdür, işkenceyi uzatır,” fikri tarafından sarsılacaksanız. Kitabın özellikle ikinci kısmında sürekli artan bir gerilim deneyimlediğimi ve bu gerilimin, empati ile harmanlandığı bir anda, korkunç bir seviyeye ulaştığını ancak Irvin D. Yalom tarafından ustaca bir hamle ile yavaşça hafifletildiğine şahit olacak ve kısmen rahatlayacaksınız. Empati duygusu ve okuyucu ile kurulan ilişkinin bu denli yoğun hissedildiği bir başka roman daha okuduğumu zannetmiyorum (elbette bu eksiklik benden kaynaklı da olabilir). Bunun muhtemel sebebi, hemen hepimizin yaşadığı temel bir gerilim ile alakalı olmalıdır. Birileri (yahut aile, toplum) bize sürekli “şunu yap, bunu yap, buraya git, bu ol, onu yapma vb” gibi, çoğu zamanda kendilerinin yap(a)mamış olduğu, isteklerle bir şeyleri dayatıyor ve belki de bizde tüm bunlara kaçınılmaz olarak itaat ediyor, zamanla itaat ettiğimizin bile farkına varamaz hâle gelip 'kendi hayatımızı yaşayamaz' duruma geliyoruz. İşte bu kitap bize ‘özgür olabilmenin dehşetini’ ve belki de anahtarını sunuyor!

Sözlerimi sonlandırırken kitabın çevirmenine (Aysun Babacan’a), editörlere, Ayrıntı Yayınları’na ve kitapyurdu’na çok teşekkür ediyorum. Kitabı büyük bir zevkle okudum. Kitabın dili son derece akıcı ki bu noktada çevirmene bir kez daha teşekkür etmemiz gerekir. Orijinal dili ile karşılaştırma yapmadım; ancak kullanılan Türkçe o kadar lezzetli ki kitabın bir çeviri olduğunu unutmak dahi mümkündür.

Herkese sağlıklı, bol kitaplı günler!
Yanıtla
55
9
Destekliyorum  2
Bildir
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
16 Aralık 2021
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Vegan yaşamak için temel sorulara yanıt veriyor. Çoğu beslenme üzerine bu bilgilerin.
Yazarın Vejetaryenlik kitabını da okudum. Verdiği bilgiler ve tutarlılık açısından onu daha faydalı buldum. Burada savunulan düşünceye (objektif yaklaşımı öncelediğinden) yeteri kadar gerekçe sunulmuyor ve altı boş bir iddia gibi duruyor. Bir vegan olarak araştırmalar yaptığım için pek çoğunun aslında altının dolu olduğunu biliyorum. Vegan beslenmeye başladığımda bir beslenme uzmanına gittim ve ihtiyacım olan bilgileri aldım. Bir beslenme programı uyguladık ve gördük ki her vücudun besinlere tepkisi farklı. Vücudumun sistemini çok iyi bildiğim için bunu anlamam zor olmadı. Metabolizmam çok daha yavaş işliyor ve çalışma şeklimden dolayı daha az enerji harcıyorum. Dolayısıyla farklı dinamikler hesaba katılınca bu kitapta olduğu gibi güvenli bir mesafeden olaya yaklaşılmasını doğal buldum. Çünkü burada herkesi kesin sonuçlara ulaştıracak net bilgiler vermek imkansız.

Yazarın dili objektif. Sizi veganlığa ikna etmeye çalışmıyor. Sadece bilgileri aktarmaya çalışıyor ki bu da aslında olması gereken bana göre. Saldırgan yaklaşanların ve kavga eder gibi konuşanların işin mantığına aykırı davrandığını düşünüyorum. Eleştirilen davranışı sergilemek veganlığı itici hale getirebilir. Kitap hakkında "veganlığa ikna etmedi" şeklinde yorumlar okudum. Bu kitap ve diğer hiçbir şey sizi bir şeye ikna edemez. Siz doğru zamanda doğru olduğuna inandığınız şeyi yaparsınız. Sadece bilgileri zihninize depolayıp uygun zamanda kullanmanızı öneririm. Çünkü bu kitap size temel bilgileri zaten sağlıyor. Hangi besinden ne elde edebileceğinizi, vegan olduğunuzda üstesinden gelebileceğiniz veya önleyebileceğiniz hastalıkları, belli başlı riskleri ve alabileceğiniz önlemleri anlatıyor. Fazla kilo, hipertansiyon, şeker hastalığı, diş sağlığı gibi her bir detaya başlık açılmış. Bir kısmı yüzeysel olarak ele alınmış olsa da size bir çıkış noktası sunuyor. İleri okuma yapmak için kitabın sonunda bolca referans da mevcut.

Ayrıca kitap daha önce üzerinde düşünmediğim bazı konular için bana pencere açtı. Mesela salt bitkisel beslenmenin yaygınlaşmasıyla bu anlamda bir kıtlık yaşanabileceğini ve yeterli tarım alanının olmadığını ileri süren araştırmalar için de bir cevap var burada. Vejetaryenlik kitabında olduğu gibi burada da veganların da tam barışçıl sayılmayabileceği, nihayet bitkileri öldürdükleri kabul ediliyor. Burada esas olarak odaklanılması gereken doğaya ve diğer canlılara saygı duymak ve tüketimi en az zararı vererek gerçekleştirmek olmalı sanırım. Elbette kitap da buna bir yanıt veriyor. Diğer yandan frutaryenler sadece doğanın tüketim için sunduğu şeylerle beslendiği için aslında hiçbir canlıya zarar vermeden de yaşanabileceğini gösteriyor. Hayatının bir kısmını et tüketerek geçirmiş ve sonra vejetaryen beslenmeye geçen birinin bir süre sonra vegan beslenmeye geçmesi elbette pozitif bir adımdır. İyi bir adım atan birine karşı savunma "sen de bitkileri öldürüyorsun" olmamalı. Yaşam tarzında değişiklik yapacak kadar bir şeyi önemseyen birini görenler bunu kendilerine saldırı gibi algılamamalı. Yapıcı olmak, güzel diyaloglarla ilerlemek en güzeli. Unutmayalım ki o gün gelene kadar bizler de hayvansal gıda tüketiyor, farkında olarak veya olmayarak yaşamımızın birden fazla yerinde onlardan faydalanıyorduk. Nihayetinde bir gün bile beslenme şeklinde bu tarz bir değişikliğe giden kişiler zaten çok şey değiştirmiş oluyor. Kısmen vegan beslenen kişiler de en az tutarlı veganlar kadar saygıdeğer benim gözümde. Bu tarz bir yaşam seçmiş kişiler de karışık beslenenler de bunu bir kavgaya dönüştürmemeli.

Vejetaryen ile veganın ayırt edilemediği günlerden artık çok daha farklı bir döneme geçiyoruz ve bu kaynakların her biri çok değerli. Kimilerini ön yargılardan kurtaracak ve meseleye daha derinden bakabilecek fırsat tanıyacak bu kaynaklar. Burada sadece iki kavramı birbirinden ayırmakla kalmayıp kendi içinde de kategorize edildiklerini öğrenecekler. Yaşamın görünen ve görünmeyen yerlerinde bir şekilde kullanılan hayvansal ürünleri fark edebilecekler. Bu yüzden herkesin kitaplığında olması gereken bir kaynak olduğunu düşünüyorum.
Yanıtla
3
0
Destekliyorum 
Bildir