Onaylı Yorumlar

Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
11 Mayıs 2026
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Kara Defter
"Yazmak zorundaysan, unutkanlığa yer yoktur, belleğe de. Süreklilik yalnızca şiirdeki zamana özgüdür."

Çok sevdiğim Lawrence Durrell'in 24 yaşındayken yayınlatmayı hiç düşünmeden yazdığı, tek kopyasını Henry Miller'a "okuyup düşünceni belirttikten sonra Seine Nehri'ne at" yazan bir notla gönderdiği ve Miller'ın önayak olmasıyla yayınlanan tuhaf kitabı Kara Defter'e dair karmaşık hisler içerisindeyim. (Bu arada kitabın adı "Black Book", 1995'te dilimizde ilk kez yayınlanırken Orhan Pamuk'un "Kara Kitap"ı ile karışmasın diye mi acaba "Kara Defter" diye çevrilmiş? Bunu da merak ettim.)

Neyse, Henry Miller'ın bu kitabın yayınlanmasında ısrarcı olmasına şaşmamalı, tam onluk bir kitap zira: olağanüstü cüretkar. Cinsellik her tür mahrem detayıyla her sayfada boy gösteriyor. Ben seksi, sevişmeyi, birleşmeyi iyi anlatan açık saçık metinler okumaya bayılırım (tabii gerçekten iyi yazılmışlarsa - bu noktada Carlos Fuentes'e bir selam verelim), Durrell'in Kara Defter'inde de yine çok iyi yazılmış bölümler olmakla beraber genel olarak fazlaca dağınık bir kitap olduğunu belirtmem lazım.

Bu kadar yetenekli insanların ilk kitaplarında bu olabiliyor: kendilerinde keşfettikleri yeteneğin heyecanıyla ne yapacaklarını bilemeyip zihinlerindeki her şeyi akıtmak ve kelimelerle çılgınca oynamak ihtiyacı duyabiliyorlar, sonra da sanki bir tür sarhoşluğa kapılıp dağılıyorlar. Bu çok iyi başlayan kitabına başına da belirli bir yerden sonra bu gelmiş sanki. Durrell'in fantezisi öyle göz kamaştırıcı ki, gerçeklik yok olmuş, hikâyeden, karakterlerden, anlattığı şeyden kopmuş yazar, haliyle okur da takip edemez hale geliyor. Nitekim Durrell de bu kitap için "ün peşinde değildim, kendi sesimi duymak bana yetmişti" demiş yıllar sonra. Tam da bu olmuş gerçekten.

Yazarın ileride ustası olacağı atmosferik mekân tasvirleri ve insanın en derinine inme becerisinin nüvelerini görmek güzeldi ama nasıl diyeyim, kötü değil de "ham" ve yer yer "banal" bir kitap bu bence. Durrell'in kendi sesini duymasını sağladığı ve bir anlamda bu büyük yazarı doğurduğu için ona şefkatle yaklaşalım. Ama sevmek zorunda da olmayalım.
Yanıtla
0
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
11 Mayıs 2026
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Yaz
"Yazın başlangıcını ebabillerin gelişleri, bitişini de gidişleri belirler. Bir ebabilin içini açarsanız, mecazi anlamda elbette, içlerinde taşıdıkları rulo yapılmış mektup düzleştirilince YAZ sözcüğü okunacakmış gibi geliyor bana."

Yaz. Ah, Yaz ve canım Mevsimler Dörtlemesi. Nefis başlamıştı, başladığından çok daha görkemli şekilde bitti. Bir önceki kitap olan İlkbahar'la ilgili şunu yazmıştım: "Brexit gibi hâlâ vuku bulmakta olan bir tarihsel hadiseyi alıp üstüne bu ihtişamda bir kurgu bindirmek kesinlikle büyük bir cesaret işi - yazarlar tarihe zaman tanımayı tercih eder çünkü." Nitekim Ali Smith de günümüzde geçen dörtlemesini bitiremeden pandemi vuku bulduğu için bu son cildi değiştirmek zorunda kalmış, Brexit'e bir de pandemi öyküsü eklemiş - ki aslında Birleşik Krallık'ın korkunç pandemi sınavını Brexit'ten bağımsız düşünmek mümkün olamayacağı için bu ek akışı bozmak yerine sağlamlaştırmış bence.

Yaz'da, dörtleme boyunca tanıştığımız herkesin öyküleri birleşip tek bir hikâye oluyor, onlarla öyle vedalaşıyoruz. İlk kitapta bolca haşır neşir olduğumuz Daniel Gluck'ün hikâyesi derinleşiyor ve II. Dünya Savaşı'nda İngiltere'de bir toplama kampında tutulduğunu öğreniyoruz. (Savaş sırasında İngiltere'de de toplama kampları olduğunu biliyor muydunuz? Ben bu kitapla öğrendim ve çok şaşırdım.) Savaşlar, pandemiler, göçmen krizi ve terör ekseninde Avrupa'nın son yüz yılının kusursuz bir fotoğrafını çekiyor yine Ali Smith.

Dörtlemenin her kitabında olduğu gibi burada da görece az tanınan bir kadın sanatçının öyküsü, o Avrupa meselesinin içine yedirilmiş. Bu kitap sayesinde tanıdım Lorenza Mazzetti'yi, ne güzel oldu.

Ezcümle, okuyunuz isterim. Bence müthiş bir dörtleme bu. Tek tek çok iyiler, bir araya gelince ise kusursuzlar diye düşünüyorum. Eksiksiz, çarpıcı, ihtişamlı bir Avrupa romanı. Günümüzün edebiyatında çok da rastlamadığımız türde büyük bir çalışma. Bende çok izi kalacak.

"Hiçbir zaman sona ermek istemediği için tanrılarla tartışan yaz gününün masalı gibi. 'Sonsuza dek süreceğim!' demiş yaz günü. 'Gece hiç gelmeyecek, kış hiç gelmeyecek!' Tanrılar, hayatlarının en güzel fıkrasını, o ana dek duydukları en komik şeyi duymuşçasına gülmüşler."
Yanıtla
0
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
11 Mayıs 2026
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
İşte Böyle Oldu
"Yazı masasının çekmecesinden tabancayı aldım ve ateş ettim. Alnının ortasına ateş ettim."

Spoiler değil, Natalia Ginzburg'un "İşte Böyle Oldu" romanı bu cümlelerle başlıyor ve sonrasında anlatıcımız olan kadını, adamı öldürmeye götüren süreci okuyoruz. Natalia Hanım ile tanışma kitabım oldu bu kitap, çok da güzel oldu.

Kadın yazınının önemli kalemlerinden biri Natalia Ginzburg, Italo Calvino onun için boşuna "Natalia Ginzburg yeryüzünde kalan son kadındır. Öbür insanların tümü erkektir" demiyor. Bu tekinsiz kitap da mutsuz bir ilişkinin içindeki mutsuz bir kadının öyküsünü epey derinlikli biçimde anlatıyor. Kadınların toplum tarafından beyinlerine kazınan ezberlerin, tanımların, sosyal zorunlulukların ne kadar yıkıcı olabileceğine dair bir anlatı bu.

Her ne kadar bir kadın hikâyesi olsa da, ben asıl erkek karakterden bahsetmek istiyorum, Alberto'dan. Çünkü Alberto çok tanıdık biri. Kıymeti kendinden menkul, sevmeyi bilmeyen, kendini gerçekleştiremediği için hayatlarına girdikleri tüm kadınları mutsuz eden erkekler sürüsünün maalesef ki çok tanıdık bir örneği o. Büyümemiş, büyümeyi reddetmiş, inisiyatif almaktan aciz, acı çekmekten ve aslında çektirmekten haz alan erkekler onlar. Maalesef onları tanıyoruz ve zaman zaman kendimizi onlardan korumayı başaramıyoruz. Ginzburg'un ta 1947'de yazdığı bu kitaptaki bir adamın bunca tanıdık olması ne hüzünlü diye düşündüm okurken.

Yazarın kısa, kesik cümlelerle kurduğu anlatı, kitabın her yerine bir huzursuzluğun ve noksanlığın sinmesini sağlamış ki kitabın anlattığı öyküyü düşününce müthiş tamamlayıcı oluyor bu dil.

Ben epey sevdim ve Ginzburg ile sonunda tanışmış olmaktan ötürü çok memnunum. İşte böyle (oldu).
Yanıtla
0
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
11 Mayıs 2026
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Okuma Günlüğü
“Yazarın yazdığını değil, okumak istediğimizi okuruz.”

Alberto Manguel külliyatını tamamlama yolculuğum sürüyor, Okuma Günlüğü, sanırım bugüne dek okuduğum Mangueller içinde en sıradan bulduğum oldu. Aslında tatlı bir fikir ancak uygulama biraz dağınık. Yazar, daha önce okuduğu 12 kitabı her ay 1 tane olacak şekilde baştan okuyor ve okuma süreci boyunca günlük tutuyor. Kitaba dair düşünceleri, günlük hayatında olup bitenler ve dünyada olanlara dair notlarından oluşan bir harman bu. 2002-2003 arasında yazdığı için, dünyada da epeyce şey olup bitmekte tabii; Amerika’nın Irak’ı işgalini filan da takip ediyoruz arka planda. Bu arada okuduğu kitapların listesi şöyle:

Haziran: Adolfo Bioy Casares - Morel’in Buluşu
Temmuz: H. G. Wells - Dr. Moreau’nun Adası
Ağustos: Rudyard Kipling - Kim
Eylül: François Rene Chateaubriand - Mezar Ötesinden Hatıralar
Ekim: Arthur Conan Doyle - Dörtlerin Simgesi
Kasım: Goethe - Gönül Yakınlıkları
Aralık: Kenneth Grahame - Söğütlükte Rüzgâr
Ocak: Cervantes - Don Quijote
Şubat: Dino Buzzati - Tatar Çölü
Mart: Sei Şonagon - Yastıkname
Nisan: Margaret Atwood - Yüzeye Çıkış
Mayıs: Machado de Assis - Bras Cubas’ın Ölüm Sonrası Hatıraları

Okuma Günlüğü’nü okumak için bu kitapları okumuş olmak şart mı, bence değil. Aralarında okuduklarım da vardı, okumadıklarım da; okuduğum kitaplara dair bölümlerden ayrıca bir haz aldığımı söyleyemem, dolayısıyla şart olmadığı kanaatindeyim. Manguel’in okumakla ilişkisini izlemek her zaman keyif verici ama zaman zaman kendini çok fazla tekrar ettiğini de söylemek lazım. Manguel’in mizahi üslubunu ve okurken kendisinden sürekli bir şeyler öğrenmeyi seviyorum ama bu kitap biraz fazlaca dağınık geldi, yazar oradan oraya fazlaca atlıyor ve bu da takibi güçleştiriyor.

Neyse. Kitaptan öğrendiğim nefis bir bilgiyle bitireyim: “Ispanyolca’da ‘bekleme’ sözcüğü espera, ‘umut’ anlamına gelen esperanza ile aynı kökten geliyor. Gide, Günlük’ünde şunu söylüyor: ‘Sala de espera. Ne güzel bir dil bu, beklemeyi umutla karıştırıyor!’”
Yanıtla
0
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
11 Mayıs 2026
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Kurmaca ve Eleştiri
“Yazar, bir bakıma edebiyatın ne olduğunu anlamak için yazar.”

20. yüzyıl Arjantin edebiyatının büyük kalemlerinden Ricardo Piglia’nın Kurmaca ve Eleştiri’si, yazarla yapılmış söyleşilerden ve yazılarından oluşuyor. Bu kitabı Foça’daki Bilimler Köyü’nde verdiğimiz “Kurmaca-Kurmamaca” atölyesinden önce okudum, biraz beynimi açsın, ufkumu genişletsin atölye öncesinde diye, öyle de oldu sahiden.

Edebiyattan sinemaya uzanan bir eksende geziniyor Piglia ve kurmacanın türlü dinamiklerine dair düşünmeye davet ediyor okuru. Bence kurduğu en ilginç eksenlerden biri kurmacayı iktidar ve edebiyatın ortak noktalarından biri olarak ele alıyor olması. Şu uzun pasaj burada da dursun isterim: “Kurmacada kendine özgü olan gerçekle kurduğu ilişkidir. Gerçekle kurmacanın kesiştiği bulanık alanda çalışmak ilgimi çekiyor. Çünkü her şeyden önce kurmacanın, örneğin bilim gibi sınırları belirlenmiş kendine özgü bir alanı yok. Her şey kurmacaya dönüştürülebilir. Kurmaca inanç üzerine çalışır ve bu anlamda ideolojiyi, gerçekliğin bilinen tüm modellerini ve elbette bir metni gerçek ya da kurmaca haline getiren temel unsurları içinde barındırır. Gerçeklik her zaman kurmacayla örülü haldedir. Kurmacanın suçla ilintili bir biçiminin iktidarların söyleminde nereye denk düştüğünü açıkça ortalığa seren yerlerden biri diktatötürlük Arjantin’idir. Askerî söylem, baskının üzerini örtmek için gerçekte olup biteni kurmacalaştırarak onu farklı bir gerçek gibi gösterme, bir hayal dünyası yaratma peşindedir.”

Kitap boyunca buna benzer çok sayıda ufuk açıcı şey söylüyor Piglia, bir sürü cevap verirken bir sürü de yeni soru doğuruyor insanın kafasında ki bunu yapan kitaplara bayılıyorum. Söylediklerini daha iyi anlayabilmek için birazcık Arjantin edebiyatına hakim olmak gerektiğini belirteyim; bolca Borges, Domingo Faustino Sarmiento, Roberto Arlt ve Cortazar referansı var, kendilerini biraz okumuş olmak çok daha kolaylaştıracaktır metni anlamayı. (Ben Arjantin edebiyatı atölyesi nedeniyle bu konulara çok taze çalıştığım için baya tanıdık bir denizde yüzer gibi hissettim, iyi geldi.)

Ezcümle: nefis metin. Piglia’nın Yok Şehir’ini artık okuyabilirim bence.
Yanıtla
0
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
11 Mayıs 2026
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Kızın Hikayesi
“Yaşanan şeylerin, yaşandıkları andaki sersemletici gerçekliği ile yaşanmış olanın yıllar sonra büründüğü tuhaf gerçekdışılık arasındaki uçurumu keşfetmek.”

Annie Ernaux’nun Kızın Hikâyesi kitabının son cümlesi, aslında Kızın Hikâyesi’nin hikâyesi. Özkurmacanın büyük üstadı bu şahane kadın, hayatı boyunca kaçtığı bir zamana götürüyor bizi; 1958 yazına. Daha önce defalarca bunu yazmayı denemiş, yapamamış. Evinden ilk kez ayrılıp bir yaz kampına eğitmenlik yapmaya gittiği dönemi olanca çıplaklığı ve dürüstlüğüyle anlatıyor ve bence kendine karşı en acımasız olduğu kitabı bu. Taşradan ilk çıkış, o zincirlerinden kurtulma hâli, bir başkaldırı duygusuyla o güne dek olduğu her şeyi topyekün reddederek bir diğer uca savrulması, kendiyle ilgili en derin kaygılarını dışarı çıkaracak, adeta kusacak biçimde yaşayışı... Neredeyse yıkıcı biçimde davrandığı, kendine zarar vermek istercesine taşları yerinden oynattığı, haliyle dönüp bakmakta çok zorlandığı bir altı haftayı okuyoruz. Henüz 18 yaşındaki bu genç kadına bugünden, koskoca Annie Ernaux olarak bakıyor. İlk cinsel deneyimini, kendi tabiriyle bedenine son kez sahip olduğu günleri anlatıyor.

“Başından beri “58’deki kız” adını koyduğum o kız hakkında bir şey yazamadan ölebileceğim düşüncesi zihnimi kemiriyor. Bir gün, onu hatırlayacak hiç kimse kalmayacak.” - Ernaux’nun bu kitabı neden yazdığına dair sözleri bunlar. Yazarın okuduğum diğer kitaplarından farklı bir yerde durduğunu söylemeliyim Kızın Hikâyesi’nin. Dili çok daha sivri, cümleleri çok daha yakıcı sanki. Üçüncü tekil ve birinci tekil arasında gidip geliyor - anlattığı kızı kendine nasıl yabancıladığını söylüyor sanki bu tercih.

65 sene önceki bir hikâyenin baş kahramanı olan genç kadını bunca anlıyor olmak ise epey can acıtıcı bence. Kadınların başkalarının iradeleri ve arzularına teslim olmayı bir çıkış gibi görmeleri, attıkları her adımda üzerlerinde toplumun nefes kesici baskısını hissetmeleri... Bazı şeyler ne kadar aynı, bu aynılık ne kadar üzücü.

Ernuax’nun bu kitabı yazarken ne kadar zorlandığını her cümlesinden anlamak mümkün. Ama her zamanki gibi - iyi ki yapmış. Özellikle genç kadınların okumasını ve “58’deki kız”la tanışmalarını çok arzu ederim.
Yanıtla
0
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
11 Mayıs 2026
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Tünel
"Yaşamak, gelecekte anılar inşa etmekten başka bir şey değil."

Aslen bir nükleer fizikçi olan ancak Tünel, Kahramanlar & Mezarlar ve Karanlıkların Efendisi üçlemesiyle Arjantin edebiyatının meşhur kalemleri arasına girmeyi başaran Ernesto Sabato'nun; Fransızca'ya Albert Camus'nün çabasıyla çevrilen, günümüzün modern klasikleri arasında gösterilen 1948 tarihli romanı Tünel kafamı ziyadesiyle karıştırdı. Döneminin tipik varoluşçu roman unsurlarını taşıyan kitabın arka kapağında "iflah olmaz aşkları, ruh tutulmalarını bilenler için" diye yazıyor.

Sahi, aşk mı bu? Anlatıcımız ressam Juan Pablo Castel, sevdiği kadın Maria Iribarne'yi öldürüyor ve biz bunu kitabın ilk cümlesinden öğreniyoruz: Castel kendini bu biçimde tanıttıktan sonra kendisini cinayeti işlemeye götüren süreci anlatmaya başlıyor. Hayatı boyunca hiç anlaşılmadığını düşünerek yaşarken Maria ile tanışması ve kadının onun resminde başkasının görmediği bir detayı görmesi ile beraber anlaşıldığı duygusuna varmasını ve ona aşık olmasını, hemen ardından gelişen ve gerçeklikle ilişkisinin kopmasına sebebiyet veren marazi ruh halini, zihnini kuşatan saplantıları, kuşkuları ve en sonunda da cinayeti.

Sabato; anlatıcısının yaptığı şeyi meşrulaştırmaya çalışan bir yerden yazıyor diyemem, ancak yeterli mesafeyi koyuyor mu onunla arasına, anti-kahramanı yeterince anti-kahraman mı, açıkçası emin değilim. 75 sene önce yazılmış bu metne bugünden baktığımda elimde olmadan bir rahatsızlık hissediyorum. Topluma entegre olamamış ve buradan devşirdikleri öfkeyi kadınlara yöneltmiş erkeklerin bugün bir adı bile var (incel), bunlar tekil vakalar değiller ve aşk olduğu iddia edilen hastalıklı saplantılar yüzünden öldürülen kadınların sayısı maalesef ziyadesiyle çok. Edebiyatta politik doğruculuk aramayı doğru bulmasam da, bugün artık neredeyse klişeleşecek ölçüde çok tekrarlanan bir hikâyeyi, anlatıcının kendini izah etme çabasıyla okumak epey ürkütücü oldu. Ben bu kitapta bir aşk değil, bir "tarafsız" mizojini hikâyesi okudum diye hissediyorum.

Sabato'nun anlatımı, dili, üslubu nefis, onu eklemeliyim. Nitekim üçlemeyi okumaya devam da edeceğim. Ancak bu temel soru beni çok zorladı. Böyle.
Yanıtla
0
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
11 Mayıs 2026
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Tünel
"Yaşamak, gelecekte anılar inşa etmekten başka bir şey değil."

Aslen bir nükleer fizikçi olan ancak Tünel, Kahramanlar & Mezarlar ve Karanlıkların Efendisi üçlemesiyle Arjantin edebiyatının meşhur kalemleri arasına girmeyi başaran Ernesto Sabato'nun; Fransızca'ya Albert Camus'nün çabasıyla çevrilen, günümüzün modern klasikleri arasında gösterilen 1948 tarihli romanı Tünel kafamı ziyadesiyle karıştırdı. Döneminin tipik varoluşçu roman unsurlarını taşıyan kitabın arka kapağında "iflah olmaz aşkları, ruh tutulmalarını bilenler için" diye yazıyor.

Sahi, aşk mı bu? Anlatıcımız ressam Juan Pablo Castel, sevdiği kadın Maria Iribarne'yi öldürüyor ve biz bunu kitabın ilk cümlesinden öğreniyoruz: Castel kendini bu biçimde tanıttıktan sonra kendisini cinayeti işlemeye götüren süreci anlatmaya başlıyor. Hayatı boyunca hiç anlaşılmadığını düşünerek yaşarken Maria ile tanışması ve kadının onun resminde başkasının görmediği bir detayı görmesi ile beraber anlaşıldığı duygusuna varmasını ve ona aşık olmasını, hemen ardından gelişen ve gerçeklikle ilişkisinin kopmasına sebebiyet veren marazi ruh halini, zihnini kuşatan saplantıları, kuşkuları ve en sonunda da cinayeti.

Sabato; anlatıcısının yaptığı şeyi meşrulaştırmaya çalışan bir yerden yazıyor diyemem, ancak yeterli mesafeyi koyuyor mu onunla arasına, anti-kahramanı yeterince anti-kahraman mı, açıkçası emin değilim. 75 sene önce yazılmış bu metne bugünden baktığımda elimde olmadan bir rahatsızlık hissediyorum. Topluma entegre olamamış ve buradan devşirdikleri öfkeyi kadınlara yöneltmiş erkeklerin bugün bir adı bile var (incel), bunlar tekil vakalar değiller ve aşk olduğu iddia edilen hastalıklı saplantılar yüzünden öldürülen kadınların sayısı maalesef ziyadesiyle çok. Edebiyatta politik doğruculuk aramayı doğru bulmasam da, bugün artık neredeyse klişeleşecek ölçüde çok tekrarlanan bir hikâyeyi, anlatıcının kendini izah etme çabasıyla okumak epey ürkütücü oldu. Ben bu kitapta bir aşk değil, bir "tarafsız" mizojini hikâyesi okudum diye hissediyorum.

Sabato'nun anlatımı, dili, üslubu nefis, onu eklemeliyim. Nitekim üçlemeyi okumaya devam da edeceğim. Ancak bu temel soru beni çok zorladı. Böyle.
Yanıtla
0
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
11 Mayıs 2026
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Tünel
"Yaşamak, gelecekte anılar inşa etmekten başka bir şey değil."

Aslen bir nükleer fizikçi olan ancak Tünel, Kahramanlar & Mezarlar ve Karanlıkların Efendisi üçlemesiyle Arjantin edebiyatının meşhur kalemleri arasına girmeyi başaran Ernesto Sabato'nun; Fransızca'ya Albert Camus'nün çabasıyla çevrilen, günümüzün modern klasikleri arasında gösterilen 1948 tarihli romanı Tünel kafamı ziyadesiyle karıştırdı. Döneminin tipik varoluşçu roman unsurlarını taşıyan kitabın arka kapağında "iflah olmaz aşkları, ruh tutulmalarını bilenler için" diye yazıyor.

Sahi, aşk mı bu? Anlatıcımız ressam Juan Pablo Castel, sevdiği kadın Maria Iribarne'yi öldürüyor ve biz bunu kitabın ilk cümlesinden öğreniyoruz: Castel kendini bu biçimde tanıttıktan sonra kendisini cinayeti işlemeye götüren süreci anlatmaya başlıyor. Hayatı boyunca hiç anlaşılmadığını düşünerek yaşarken Maria ile tanışması ve kadının onun resminde başkasının görmediği bir detayı görmesi ile beraber anlaşıldığı duygusuna varmasını ve ona aşık olmasını, hemen ardından gelişen ve gerçeklikle ilişkisinin kopmasına sebebiyet veren marazi ruh halini, zihnini kuşatan saplantıları, kuşkuları ve en sonunda da cinayeti.

Sabato; anlatıcısının yaptığı şeyi meşrulaştırmaya çalışan bir yerden yazıyor diyemem, ancak yeterli mesafeyi koyuyor mu onunla arasına, anti-kahramanı yeterince anti-kahraman mı, açıkçası emin değilim. 75 sene önce yazılmış bu metne bugünden baktığımda elimde olmadan bir rahatsızlık hissediyorum. Topluma entegre olamamış ve buradan devşirdikleri öfkeyi kadınlara yöneltmiş erkeklerin bugün bir adı bile var (incel), bunlar tekil vakalar değiller ve aşk olduğu iddia edilen hastalıklı saplantılar yüzünden öldürülen kadınların sayısı maalesef ziyadesiyle çok. Edebiyatta politik doğruculuk aramayı doğru bulmasam da, bugün artık neredeyse klişeleşecek ölçüde çok tekrarlanan bir hikâyeyi, anlatıcının kendini izah etme çabasıyla okumak epey ürkütücü oldu. Ben bu kitapta bir aşk değil, bir "tarafsız" mizojini hikâyesi okudum diye hissediyorum.

Sabato'nun anlatımı, dili, üslubu nefis, onu eklemeliyim. Nitekim üçlemeyi okumaya devam da edeceğim. Ancak bu temel soru beni çok zorladı. Böyle.
Yanıtla
1
0
Destekliyorum  1
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
11 Mayıs 2026
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Bir Ada İcat Etmek
"Yas, yaşayan, içindeki en güçlü tarafa seslenen bir şey ve herkesin yası kendine özgü."

Yasla ilgili tek cümle kur deseler, herhalde tam bunu kurardım, ki muhtemelen son 4 senede zaten buna çok benzer cümleler kurdum, hatta belki bunu bile kurmuşumdur. Yasın biricikliği, anlaşılmazlığı, ölümün insanın kendi içinden bir tuhaf karanlık doğurma potansiyelini tetiklemesi çok acayip bir şey sahiden.

Neyse, cümle Alain Gillot'nun "Bir Ada İcat Etmek" kitabından. Açıkçası bu kitaptan epeyce korkuyordum konusu itibariyle, çünkü hala yasa dair bir şeyler okurken zorlanıyorum. Çin'de, ailesinden uzakta çalışan Dani, küçük oğlu Tom'un boğularak öldüğü haberini alıp apar topar Fransa'ya dönüyor, kitap böyle başlıyor. Sonrasında da Dani ve eşi Nora'nın yas süreçlerine, kayıpla mücadele edebilmek için geliştirdikleri bambaşka mekânizmalara, birbirlerinden uzaklaşmalarına, düşmelerine, kalkmalarına şahit oluyoruz.

Çevirmenliği bırakıp daha az yalnız kalmak için öğretmenliğe dönen Nora, bir gün sinir krizi geçirip tedavi almaya başlarken, Dani ise oğlunun hayaletini görmeye ve ona tutunmaya başlıyor. (Nora'nın sinir krizine dair söylediği şu cümle çok çarpıcıydı, dursun burada: "Çok geçmeden en ufak şeye sinirlenmeye başladım... Bir öğrenciyle ağız dalaşına girdim, neredeyse vurmak üzere olduğumu hissedince durumun farkına vardım. Onlardan nefret ediyordum... Hepsinden... Benim oğlum ölmüşken, büyümeye devam eden bu çocuklardan.")

Kitapta bu tür iyi yazılmış cümleler olmakla beraber, genelinde bir sıkıntı olduğu kanaatindeyim. Böyle eleştiri mi olur demeyin, olur valla: bence bu romanın sorunu fazla akıcı olması. Bir oturuşta okunuyor, misler gibi akıp gidiyor ve hayır, bu iyi bir şey değil, çünkü yas bu değil. İnen, çıkan, artan, azalan, insanı soluksuz bırakan, güldüren, ağlatan, şüphelendiren, suçlu hissettiren, öfkelendiren bir şey yas. Yasa dair emin olduğum şeylerin başında doğrusal olmayışı geliyor - oysaki bu romanın temposu pek yerinde. Yası duygu sömürüsünden uzak durarak anlatma tercihine saygı duyuyorum yazarın ama sömürüsü olmadan duygusunu aktarmak da mümkündür ki zaten marifet tam da ondadır kanımca. Bu nedenle maalesef zayıf buldum kitabı. Üzgünüm.
Yanıtla
0
1
Destekliyorum 
Bildir