Onaylı Yorumlar

Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
11 Mayıs 2026
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Olga
“Susmak öğrenilebilir - bekleyerek, ki o da susmaya dahildir.”

Pek sevilen Alman yazar Bernhard Schlink’in (ki çoğunuz onu filme de uyarlanan “Okuyucu” romanıyla tanırsınız) Olga’sı, yazarla tanışma kitabım oldu. Bu kitaptan beklentim çok daha yüksekti, açıkçası biraz üzgünüm. İzah etmeye çalışacağım ama özetin özeti: çok yavan buldum.

Hikâye çok güzel aslında, annesi ve babasını kaybeden Olga’nın çocukluğundan itibaren hayat öyküsünü okuyoruz. Sevdiği adamı Kuzey Kutbu’na bir keşif gezisine uğurluyor, bekliyor, iki dünya savaşını da yaşıyor, toplum dönüşürken bir kadın olarak tek başına varolma mücadelesi veriyor. Başını eğmeden, inandıklarını söylemekten vazgeçmeden yaşayan bir kadın Olga, epey etkileyici bir karakter... sanki. Yani daha iyi yazılsa etkileyici olabilirmiş, demek istiyorum.

Olga’dan etkilenmemiz gerekiyor, yazarın bunu istediği çok açık. Fakat ben Olga’dan etkilenebilecek kadar kendisini tanıyabildiğimi sanmıyorum. Yazar bize olduğu gibi Olga’yı anlatmıyor, etkilenmemiz gereken kusursuz Olga’yı anlatıyor, her cümleyi kafasında bu fikirle yazmış gibi, hâl böyle olunca Olga’nın özüne, nüvesine erişemiyoruz bence. Şu güzelim hikâyeyi mesela Romain Gary veya Magda Szabo yazsaymış, Olga gibi bir kadını onlar anlatsaymış ne muhteşem bir şey çıkardı ortaya diye düşünüp durdum okurken.

Bir de kitabın ritmi pek tuhaf. Zaman zaman çok hızlı akıyor, koca koca olayları birkaç cümleyle geçiyor, sonra durup (hatta adeta tökezleyip) hiç de ilginç olmayan bir kısmı uzun uzun aktarıyor yazar. Kitabın son bölümünde Olga’nın kendi sesini nihayet duyuyor ve mektuplarını okuyoruz ancak yine de ikna edici olamıyor bence yazar. Olga’nın insana nüfuz etmesini engelleyen bir şeyler var, yazarın Olga’ya bakışında bir duyarlılık eksikliği var mı demeli ona, bilmiyorum; sonuçta yarım, eksik, başta dediğim gibi yavan kalıyor bence metin.

Sevdiğim birkaç cümlecik oldu, onlardan birini daha iliştirip susuyorum: “Özlem nedir? Bazen bir eşyaya benziyor, ne görmezden gelebiliyorum, ne yerinden oynatabiliyorum, çoğunlukla yolumu tıkıyor ama odanın bir parçası o ve ben ona alıştım. Ama sonra birden yumruk gibi çarpıyor bana ve içimden haykırmak gerekiyor.”
Yanıtla
0
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
11 Mayıs 2026
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Antonius ve Kleopatra
“Sonsuzluk dudaklarımızda, gözlerimizde / Mutluluk kaşımız, kirpiğimizdeydi o zaman / Varlığımızın tek kılında bile / Tanrısal bir şeyler vardı.”

2024’te başladığım Shakespeare külliyatını tamamen okuma yolculuğum yavaş adımlarla da olsa sürüyor, 2025’te bunu biraz hızlandıralım Eylülcüm, kendime not.

Shakespeare’in en iyi eserleri arasında gösterilmiyor Antonius ve Kleopatra malum. Ama işte yine iyi, elbette çok iyi. Ne tuhaf, hikâyenin başını sonunu bilmeme ve normalde tiyatro metni okumayı hiç sevmememe rağmen, müthiş bir merak ve hazla okudum bu kitabı - o da işte Shakespeare’i Shakespeare yapan şeylerden ötürü tabii, en çok da şiirli dilinden.

Belki en iyi metinlerinden biri değil ama şiirsel olarak en güçlülerinden biri bence, üstelik de içinde yazdığı en muhteşem kadın karakterlerden biri var; Kleopatra elbette. Coşkusu, öfkesi, tutkusu, saplantıları, güzelliği, çocuksuluğu - her şeyiyle muazzam yazılmış bir karakter sahiden. Hayatta “Shakespeare’in Kleopatra’sı” diye ayrı bir ifade olması şaşırtıcı değil. (“Yaş yıpratamaz o kadını / Alışkanlık tüketemez sonsuz değişmelerini / Başka her kadın uyandırdığı isteği doyurup giderir / O en çok doyurduğu zaman acıktırır insanı.”) Gerek o, gerek Markus Antonius enfes karakterler. Beni metindeki aşk hikâyesi kadar, Caesar ile Antonius’un ilişkisi de etkiledi, zira dostluğa içkin bir sürü şeyi katman katman yedirmiş bu öyküye Shakespeare. Öfke, rekabet, hırs, kıskançlık - ama tüm bunlara rağmen orada bir biçimde durabilen sevgi.

Ezcümle, seneyi ihtişamlı şekilde kapatıyorum Shakespeare ile. Bu yolculuk ne zaman biter bilmem ama kendisinin kelimelerinin peşinde hazdan hazza daha çok zaman savrulacağımı bilmek çok güzel.

“Sen ne kadar kalsan da geliyorsun benimle / Ben ne kadar gitsem de kalıyorum seninle...”

Yanıtla
0
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
11 Mayıs 2026
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Lotte Weimar'da
"Sonraki duygu, önceki duygu, duygular aslolan. Bırak, bakışımız açılsın ve gözlerimiz faltaşı olsun, dünyanın birliğini görmek için - büyük, şen ve bilgece."

Thomas Mann'ın görece kolay metinleriyle bir müddet vakit geçirdikten sonra yolum bu zor ve acayip kitaba vardı. Nasıl demeli - sanatçının süreçleri ve hayatla ilişkisine dair anlattıkları itibariyle biraz Venedik'te Ölüm; “zaman”ın kitabın başrolünde olması ve insan doğasına dair akıl yürütmeleriyle biraz Büyülü Dağ gibi bir kitap. Bu ikisini okuduysanız zaten nasıl bir metinden bahsettiğim kafanızda somutlaşmıştır.

Zor ve fakat çok ilginç, zira acayip bir iş yapıyor Mann. Kendisinin Goethe'ye çok meraklı olduğunu biliyoruz, bu kitabında da Goethe'nin ünlü eseri Genç Werther'in Acıları'na bir tür devam kitabı yazıyor ama tam da öyle değil; şöyle: Goethe'nin romanı aslında kısmen otobiyografik, arkadaşının nişanlısına (ki kadının adı Charlotte) aşık olan kendisi, bazı kurgu unsurlar da ekleyerek Werther'i ve aşık olduğu Lotte'yi yaratmış. Burası gerçeklik. Mann da bu gerçekliği alıyor, zamanı 40 yıl ileri sarıyor ve Goethe'nin aşık olduğu kadın Charlotte'un (yani kitaptaki meşhur Lotte), Goethe ile tekrar karşılaşmak üzere Weimar'a gelişinin öyküsünü anlatıyor. Gerçeklikten devşirilen kurgunun üstüne kurgudan devşirdiği bir gerçeklik katıyor bir nevi - çok acayip bir iş bu açıdan yaptığı.

Öykü ilginç, anlatı zor. İlk altı bölüm aynı otel odasında, toplam birkaç saatte geçiyor. Goethe'nin ünlü Lotte'sine ilham veren Charlotte'un şehre döndüğü haberi büyük yankı uyandırıyor ve insanlar kendisiyle tanışmak üzere otele doluşuyorlar. İlk bölümler bu diyaloglardan oluşuyor; epey derinlikli konuşmalar bunlar. Yedinci bölümde Goethe'nin zihnine giriyoruz bir nevi ve Goethe'ye aşırı hakim değilseniz (ki ben değilim mesela) bu bölümdeki göndermeleri anlamak epey güç olabilir, ben zorlandım.

Sonrasında da Goethe ve Charlotte sonunda buluşuyorlar. Burayı anlatmayayım artık. Werther okunmadan bu kitap okunmaz, bence o da yetmez, Mann külliyatını ve Goethe'yi de epey biliyor olmak lazım.

Çok değişik bir deneyimdi. Benim gibi Mann'ı didiklemek derdindeyseniz buyrun, yoksa pas geçin derim ben.
Yanıtla
0
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
11 Mayıs 2026
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Sınırın Yasaları
“Sınırın Yasaları” ile ilgili söylemek istediğim ilk şey, müthiş iyi kurgulanmış bir kitap olduğu olacak sanırım. 1978 yazında başlayan ve 25 yıla yayılan bir suç öyküsünü kurgusal bir yazarın kurgusal karakterlerle yaptığı görüşmelerden okuyoruz (bu yöntem de son derece özgündü ve çok başarılı uygulanmıştı bence), yazar hikâyenin sonunu en baştan ilan etmesine rağmen detayları öyle iyi örmüş, karakterleri öyle güzel derinleştirmiş ki insan büyük bir merakla okuyor hikâyeyi. Ters köşeler çok kararında, sırf okuru şaşırtıp ilgisini diri tutmak için yazılmış hissi veren bir şey yok metinde ki polisiye okurken sık sık hissederim bunu.

Zaten bence bu kitapta tempoyu yüksek tutan şey olaylar değil; bakış açısı. Her ne kadar bir suç çetesini ve bir suçluyu anlatsa da, ben aslında bu kitabı bir polisiye roman değil, bir psikolojik roman olarak nitelemek isterim zaten. Zira suçun doğasını, suçlunun psikolojisini, suçlunun suça bağımlılığını irdeliyor ve bunu cevaplar vererek değil sorular sorarak yapıyor. Bir yandan elbette meselenin toplumsal boyutuna da dalıyor, bir gençten suçlu yaratan toplumsal koşulları didikliyor ancak bu kısmının daha baskın olmasını arzu ederdim açıkçası. Evet yazar bu konuda çok şey söylüyor ama hikâyesinin arkasına Franco dönemi sonrasını koyduğunu göz önüne alınca bence çok daha fazla şey söylenebilirdi, hele ki olay Katalonya’da geçerken. Faşizm sonrası dönüşen toplumun demokrasiye dönüş sancıları bence bu öykünün daha çok parçası olmalıydılar, bu kitaba bir eleştirim bu olabilir.

Ama bu bir tercihtir, sadece öyle olsa daha da çok ilgimi çekerdi diyeyim. Sonuçta herkese tavsiye edeceğim, merak ve zevkle okunacağını tahmin ettiğim bir kitap bu diye ekleyerek de bitireyim. Cercas beni en son “Kiracı” ile çok üzmüştü, biraz barıştık diyebiliriz. Yine de mevzu yaşayan İspanyol yazarlar olunca Javier Cercas'a adaşı Javier Marias'tan daha çok tezahürat yapılmasını asla ve kat'a kabul etmediğimi yineliyorum. Arz ederim.
Yanıtla
0
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
11 Mayıs 2026
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Ne Para Ne Saat Ne Kasket
“Sık sık, bir çiftin arada bir yeniden tanışıp tanışamayacağını düşünüyordum.”

Ne Para Ne Saat Ne Kasket, çok sevdiğim Alman yazar Wilhelm Genazino’nun ölümünden önce yayımlanan son romanı. Bazı açılardan tipik bir Genazino romanı bu, bazı açılardansa değil. Anlatıcımız evet, ziyadesiyle tipik bir Genazino karakteri. Yaşlanmış, yalnız ve yılmamak için yılmaz bir mücadele yürüten adamları bu kadar iyi anlatan bir başka yazar yok herhalde. Yine ziyadesiyle ortalama bir adamı okuyoruz, bu her tarafı dolduran vasat adamları müthiş yazıyor Genazino. Anlatıcımız bir sokak festivali sırasında eski karısıyla karşılaşıyor ve yeniden görüşmeye başlıyorlar, zira ne yeni hayatını, ne eskisini oldurabilmiş bir adam; güvenli sulara dönmek işine geliyor.

Bir yandan bu ilişkinin bugününü okuyoruz, bir yandan anlatıcımız bizi geçmişe götürüyor. Hem ilişkinin eski zamanlarını, hem daha evvelki ilişkilerini, çocukluğunu, anne-babasını anlatıyor bize uzun uzun.

Benim Genazino’da en sevdiğim şeylerin başında mizah ve melankoli arasında kurduğu denge gelir, bu kitapta o denge biraz şaşmış gibi hissettim, bu beni üzdü. Mizah kısmı az olan; melankolisi, hüznü daha ağır basan bir anlatı bu. Kendi yaşlılığında yazdığı için böyle olması anlaşılır belki ama zaman zaman boğucu bir hal alabiliyor metin. Keza olay-düşünce dengesinde de benzer bir sapma var. Genazino öykülerini anlatırken araya karakterinin düşüncelerini çok ustalıkla sokar normalde, buradaysa çok fazla düşünce, çok az olay okuyoruz. Neredeyse bilinç akışı gibi yazılmış bir anlatı. Sonlara doğru hikâyenin biraz ritm kazanmasıyla kitap daha akıcı hale gelse de metnin genelinde böyle bir sorun var; anlatıcının varoluşsal sıkıntıları metnin bir katmanı değil, ana öznesi olmuş. Bu bilinçli bir tercih olabilir şüphesiz ama benim Genazino’da sevdiğim o dengenin yitmesine sebep olmuş.

Sevmedim diyemem - çok güzel pasajlar var içinde, okurken yine gülümsedim, yine durup düşündüm. Korkularımıza, kendimizi kandırma potansiyelimize, kendi bedenimiz ve başkalarının bedenleriyle kurduğumuz ilişkiye dair çok iyi akıl yürütmeler var ama en sevdiğim Genazinolardan biri olmayacağı muhakkak. Böyle.
Yanıtla
0
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
08 Mayıs 2026
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Kaygı Veren Dostluklar
“Siz hayatı yaşıyorsunuz, bense onu açgözlülükle arzuluyorum. Bu önemli bir fark.”

Okuyacak Fuenteslerim tükenirse mutsuzluktan mahvolurum endişesiyle epeydir kendisine ara vermiştim ama buraya kadarmış, pes ettim, Kaygı Veren Dostluklar’ı okudum. Böylece okuyacak sadece dört adet Fuentesim kalmış oluyor, bu durum canımı fena halde sıksa da yapacak bir şey yok, neyse. Kitaba geleyim ben.

Kendisinin romanlarına bayılıyorum zaten, okuduğum üçüncü öykü kitabı itibarıyla artık öykülerini de çok sevdiğimi söyleyebilirim. Meksikalı yazarın geç dönem öykülerini içeren Kaygı Veren Dostluklar tahmin edebileceğiniz üzere ziyadesiyle tuhaf, sihirli, tekinsiz ve katmanlı.

Öyküler birbirinden bağımsız olsa da hepsinde bir ana izlek var: ölüm. Ölüler sahiden ölü müdür yahut ölü olmanın dereceleri mi vardır gibi bir soruyla yazmaya başlamış gibi Fuentes bu kitabı, zira her öyküde ölümün farklı seviyelerinde bulunan (bunun tuhaf bir tanımlama olduğunun farkındayım ama kitabı okursanız başka türlü tarif etmenin pek de mümkün olmadığını göreceksiniz) karakterler var. Yaşarken ölenler, ölüp geri dönenler, ölmeyi reddedenler, öldüğünün farkında olmayanlar... Meselesi ölüm olan bir kitabın kasvetli olacağını düşünmek anlaşılır olur tabii ama mevzubahis yazar Fuentes olunca öyle olmuyor işte, kasvet dışında her şey var bu kitapta.

Hep diyorum, sevişmeyi en güzel yazan yazar benim için Fuentes diye, bu kitapta da şahane sevişmeler var, bir o kadar da rahatsız edici sevişmeler de var ama, belirteyim. Konu ölüm olunca tabii ki şiddetten de azade değil metin, bolca şiddet, öfke, hasar mevcut kitapta.

Yazarın bu kitabında çok sevdiğim diğer eserlerindeki kadar oyuncaklı bir dil tercih etmediğini, dolayısıyla metnin dili itibarıyla epey kolay okunduğunu söyleyeyim. İçerik için aynısını söyleyemiyorum, dediğim gibi kimilerini zorlayabilir. Her zamanki gibi insanın epey karanlık dehlizlerine dalıyor ve bence muazzam gözlemliyor hepimizi, bana kendimi yine çırılçıplak hissettiren metinler çıkmış ortaya. Özellikle ikili ilişkilerdeki iktidar mekânizmasını didiklediği Calixta Brand öyküsüne bayıldım, müthiş iç görüler barındırıyor.

İşte böyle. Ne çok özlemişim be seni Fuentes, ne çok.
Yanıtla
0
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
08 Mayıs 2026
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Bağımsızlık & Terra Alta Romanları 2
“Siyasette işleyen bir şey yaratmak çok zordur ama onu ortadan kaldırmak çok kolaydır. (...) Bu demokrasiyle ilgili bir sorun: Bir şeye kesin gözüyle bakıyorsanız, onu tehlikeye atıyorsunuz demektir.”

Javier Cercas’ın Terra Alta üçlemesinin ilk kitabını nefes nefese bitirmemin ardından kendimi ikinci kitabı okurken buldum. Buldum diyorum zira pek düşünerek hareket etmedim açıkçası, çocukluğumda uyumam gerekirken annemden gizli macera kitapları okuduğum günlere beni geri götürdü resmen, meselenin kontrolü asla bende değildi bir noktadan sonra, farkındayım.

Serinin ikinci kitabı olan Bağımsızlık’ta ilk kitaptan tanıdığımız Melchor karakteriyle beraberiz yine. Barselona Belediye Başkanı, cinsel içerikli bir video ile tehdit ediliyor, Melchor da geçici süreliğine bu vakayı çözmek üzere taşradan kente geliyor. Bu kent vaktiyle annesini öldürenlerin de yaşadığı kent, bir yandan bu meseleyi çözmeye çalışırken bir yandan da annesinin çözülememiş cinayetinin anısının yeniden canlanmasıyla boğuşuyor karakterimiz.

İkinci kitapla beraber iyice emin oldum ki, bu seri aslında tam anlamıyla bir polisiye değil. Yazarın bize çözümsüz vakalar sunup şaşırtmak, yanlış ipuçları verip heyecanlandırmak, aklımızla oynamak gibi bir derdi yok; bu kitapta da meselenin ne olduğunu büyük ölçüde çözüyoruz başlarda. Bu serinin temel derdi güç meselesine bakmak bence. Gücün, iktidarın ve paranın doğurduğu dehşet dengesini anlatmak, yozlaşmanın nasıl toplumun kılcal damarlarına kadar sindiğini göstermek, polisiyenin dinamiklerini bu anlamda araçsallaştırıyor Cercas.

Ve ne iyi ediyor - ilk kitapta İspanyol İç Savaşı’ydı odağı, buradaysa Katalunya’nın bağımsızlık referandumu ve sonrasının (tıpkı bizdeki gibi adı “süreç”) ardındakine bakmaya çağırıyor bizi. Yani aslında ziyadesiyle politik metinler bunlar.

Bir de bu kitapta öğreniyoruz ki Javier Cercas isimli bir yazar(!), ilk kitaptaki olayları anlatan bir roman yazmış, bir sürü şeyi de uydurmuşmuş. İlk kitap, ikinci kitap boyunca bu şekilde karşımıza çıkıyor. Cercas’ın takıntılı olduğu hakikat-kurmaca ikiliğini bu biçimde hikâyeye sokmasına bayıldım, kendinden bir karakter devşirmiş, nefis. Canım Cercas.
Yanıtla
1
0
Destekliyorum  1
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
08 Mayıs 2026
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Yol Hikayeleri
"Seyahatte okunacak kitap - bayağılık çağrışımlarıyla dolu bir temel kavram. Yaygın anlam uyarınca, seyahatlerde okunanların en hafif ve en yüzeysel şeyler olması gerek, "zaman geçirten" aptalca şeyler. Bunu hiçbir zaman anlamadım. Çünkü eğlenceli kitaplar denen şeylerin kuşkusuz yeryüzünün en sıkıcı kitapları olması bir yana, bir seyahatin sunduğu böylesi törensel-ciddi bir fırsatta insanın neden zihinsel alışkanlıklarına kapıldığını ve aptallıklara başvurduğunu aklım almıyor. Acaba seyahatin getirdiği rahat ve heyecanlı yaşam biçimi sayesinde, aptallığın her zamankinden daha az tiksindirdiği bir ruhsal ve sinirsel durum mu yaratılıyor?"

Thomas Mann hislerime her zamanki nefis üslubuyla şahane tercüman olmuş - o kadar güldüm ki bu pasaja. Seyahate çıkarken yanıma kendisinin Yol Hikâyeleri kitabını almış olduğum için mutluyum, herhalde gökten bakıp bana da "bu ne aptallık" demesinin önüne geçebilmişimdir böylece.

Yol Hikâyeleri; Mann'ın mektupları, seyahat ederken tuttuğu günlükler, romanlarındaki yolculuğa dair bölümler ve yine yolculuk konulu öykülerini içeren bir derleme. Kimi keyfî, kimi zaruri yolculuklar bunlar: Keşfetmek için İstanbul'u ziyaret edişinin izlenimleri de var, Naziler iktidara geldikten sonra Almanya'dan uzaklaşmak için yaptığı yolculuklar da var içinde. Ya da mesela Hans Castorp'un Büyülü Dağ'ın başındaki o unutulmaz tren yolculuğu da.

Ben çok severek okudum, muhtemelen yolculukta okumuş olmamın da payı olmuştur bu kadar içine girmemde. Mann'ın özellikle seyahatnamelerinde ve mektuplarındaki, romanlarına nazaran daha az ciddi, tatlı, neşeli yüzünü görmek de çok güzeldi.
Yanıtla
0
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
08 Mayıs 2026
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Monsieur ya da Karanlıklar Prensi / Avignon Beşlisi 1
"Sevmek; o büyük, ağır fiili çekmek..."

Ah Durrel, ah. Ah. Bu kitaba dair sadece "ah" yazıp bırakasım var aslında ama... Yine de deneyeceğim anlatmayı.

Ahmet Telli'nin "yeni bir yolculuğa çıkıyorum kar yağıyor" dizeleri zihnimde dolanıp durdu Avignon Beşlisi'nin bu ilk kitabını okurken. Çünkü muazzam bir yolculuğa çıkmakta olduğumun farkındaydım ilk sayfadan beri. İstikamet Avignon, Fransa; karlar altında bir orta çağ kenti. Durrell'in eşsiz, benzersiz atmosfer yaratma kabiliyeti sayesinde gözlerimi kapıyorum ve işte, oradayım.

Piers’in ölümüyle açılıyor kitap. Piers’in intihar mı cinayet mi olduğu tam anlaşılamayan ölümünü çözmeye çalışırken kız kardeşi Sylvie ve eşi Bruce ile tanışıyoruz. Sonra resme Rob, eşi Pia ve Pia’nın sevgilisi Trash giriyor. Öyle müthiş karakterler ki bunlar, öyle müthiş... Durrell, bu iki üçlünün arasındaki tuhaf, tekinsiz, şefkatli ve bir o kadar da zehirli ilişkiler ağını çözümledikçe yumak karmaşıklaşıyor - Penelope'nin örüp örüp bozdukları gibi tıpkı. Çok ama çok katmanlı, içine girdikçe olağanüstü psikolojik dönüşler sunan ilişkiler bunlar. Sorular, soruları yanıtlayan sorular, yepyeni sorular... "Aşkın bir şifre gibi çözülmesi gerekir mi? Gerekir. Yanıtın hep belirsiz, anlaşılmaz olacağı bir şifre gibi, bir bilmece gibi çözülmesi gerekir."

Karanlık, mistik, gotik hatta denilebilir ki epeyce ezoterik bir öykü bu - isminin "Monsieur ya da Karanlıklar Prensi" oluşundan da belli zaten. Ve elbette ki müthiş cüretkar. Eh, çünkü Durrell'i cüretten bağımsız düşünebilir miyiz?
Söylenecek çok şey var, söylenecek hiçbir şey yok. Tarifi zor, lezzeti benzersiz o acayip kitaplardan biri işte bu da. Benim kelimelerimle oyalanacağınıza gidip kendisini okuyunuz, lütfen. Ve muazzam sürprizli, beyin yakan sonuna da hazırlıklı olunuz! Şimdi istikamet ikinci kitap, Livia.

Bitirmeden, şu cümleler burada dursun:

"Çağımızın aşırı özgürlüğü, insanların bağlılıklarına biçimini ve özünü - yani gerçekliğini veren o incecik örümcek ağını parçaladı. Sağlık, bir diş ağrısı gibi zonkluyor içimizde ama yazıda olduğu gibi, yaşamdaki ince üslup da hoyratlığa yenik düştü."
Yanıtla
0
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
08 Mayıs 2026
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Duvar
“Sevmek ve başka bir varlık için çaba harcamak çok yorucu bir iş ve öldürmekten ve yıkmaktan çok daha zor.”

Of, bu neydi ya? Neydi? Bu ara hangi kitaba elimi attıysam çok iyi çıktı, edebiyat tanrıları beni gözetiyorlar sanırım. Avusturyalı yazar Marlen Haushofer’in Duvar’ı müthiş, müthiş, müthiş bir metin - insan bu kitabın 1963’te yazıldığına inanamıyor.

Orta yaşlı bir kadın olan isimsiz anlatıcımız, kuzeninin av köşkünde birkaç gün geçirmeye gidiyor. Kuzeni ve eşi yakındaki köye gidip geri dönmüyorlar, anlatıcımız da ertesi sabah onları aramak üzere yola düştüğünde aşılamaz, görünmez, saydam bir duvara çarpıyor. Duvarın ardındaki herkes ve her şeyin öldüğünü anlıyor ve o cam duvarın içinde bir inek, bir köpek ve bir kediyle hayatta kalması gerektiğini idrak ediyor.

Bu hayatta kalma sürecini kadının yazdığı “rapor”dan okuyoruz. Çok sürükleyici bir anlatı olmakla beraber son derece klostrofobik olduğunu söylemem lazım, zira anlatıcımız bize ileride başına gelecekleri en baştan işaret ediyor, neler olacağını, ne tür felaketler yaşanacağını bilerek, büyük bir iç sıkıntısıyla takip ediyoruz hikâyeyi. Ve tabii kendisine eşlik eden kaygıyı da iliklerinde hissediyor insan okurken. Böyle bir hikâyenin kaygısız olması beklenemez ancak bence bu kitabı bunca güçlü kılan şeylerin başında kadını kuşatan asıl kaygının hayatta kalma kaygısı değil, sevdiklerini yitirme kaygısı olması geliyor. Ve zaten metin bu sayede bir tür modern Robinson Cruose değil çok daha katmanlı, başka bir şeye dönüşüyor. Haushofer anlatısının bir yerinde “sevebilme becerisi için ödenen bedel buydu işte” diye yazmış, kitabın meselesi bence tam da bu.

Ama altında nice başka katman var, özellikle anlatıcımızın bedeniyle kurduğu ilişkinin dönüşümü, geri dönüp çocuklarını ve kocasını hatırladığı bölümlerdeki akıl yürütmeleri, hele ki sonlara doğru yüzüne artık nasıl ihtiyaç duymadığına dair söyledikleri üzerine feminist bir perspektiften bakılarak çok şey söylenebilir.

Çok sevdim. Beni mahvetti, yüreğimi düğümledi, nefesimi kesti, ağlattı, korkuttu ama işte zaten: tam da bunun için okumuyor muyuz?
Yanıtla
0
0
Destekliyorum 
Bildir