Monsieur ya da Karanlıklar Prensi / Avignon Beşlisi 1
"Sevmek; o büyük, ağır fiili çekmek..."
Ah Durrel, ah. Ah. Bu kitaba dair sadece "ah" yazıp bırakasım var aslında ama... Yine de deneyeceğim anlatmayı.
Ahmet Telli'nin "yeni bir yolculuğa çıkıyorum kar yağıyor" dizeleri zihnimde dolanıp durdu Avignon Beşlisi'nin bu ilk kitabını okurken. Çünkü muazzam bir yolculuğa çıkmakta olduğumun farkındaydım ilk sayfadan beri. İstikamet Avignon, Fransa; karlar altında bir orta çağ kenti. Durrell'in eşsiz, benzersiz atmosfer yaratma kabiliyeti sayesinde gözlerimi kapıyorum ve işte, oradayım.
Piers’in ölümüyle açılıyor kitap. Piers’in intihar mı cinayet mi olduğu tam anlaşılamayan ölümünü çözmeye çalışırken kız kardeşi Sylvie ve eşi Bruce ile tanışıyoruz. Sonra resme Rob, eşi Pia ve Pia’nın sevgilisi Trash giriyor. Öyle müthiş karakterler ki bunlar, öyle müthiş... Durrell, bu iki üçlünün arasındaki tuhaf, tekinsiz, şefkatli ve bir o kadar da zehirli ilişkiler ağını çözümledikçe yumak karmaşıklaşıyor - Penelope'nin örüp örüp bozdukları gibi tıpkı. Çok ama çok katmanlı, içine girdikçe olağanüstü psikolojik dönüşler sunan ilişkiler bunlar. Sorular, soruları yanıtlayan sorular, yepyeni sorular... "Aşkın bir şifre gibi çözülmesi gerekir mi? Gerekir. Yanıtın hep belirsiz, anlaşılmaz olacağı bir şifre gibi, bir bilmece gibi çözülmesi gerekir."
Karanlık, mistik, gotik hatta denilebilir ki epeyce ezoterik bir öykü bu - isminin "Monsieur ya da Karanlıklar Prensi" oluşundan da belli zaten. Ve elbette ki müthiş cüretkar. Eh, çünkü Durrell'i cüretten bağımsız düşünebilir miyiz?
Söylenecek çok şey var, söylenecek hiçbir şey yok. Tarifi zor, lezzeti benzersiz o acayip kitaplardan biri işte bu da. Benim kelimelerimle oyalanacağınıza gidip kendisini okuyunuz, lütfen. Ve muazzam sürprizli, beyin yakan sonuna da hazırlıklı olunuz! Şimdi istikamet ikinci kitap, Livia.
Bitirmeden, şu cümleler burada dursun:
"Çağımızın aşırı özgürlüğü, insanların bağlılıklarına biçimini ve özünü - yani gerçekliğini veren o incecik örümcek ağını parçaladı. Sağlık, bir diş ağrısı gibi zonkluyor içimizde ama yazıda olduğu gibi, yaşamdaki ince üslup da hoyratlığa yenik düştü."