Onaylı Yorumlar

Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
23 Kasım 2021
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Sİddhartha
Budizm’e göre Siddhartha Gautama (gayesine ulaşan anlamında), her türlü imkâna sahip olmasına rağmen mutluluğu elde edemeyen, arayış içinde olan bir gençtir. Rahat hayatından uzaklaşıp, acı ve sıkıntılı hayatı da deneyen Siddhartha, bu yolun da doğru yol olmadığını anlar. İki yolu da deneyip başka bir “orta yol“ olması gerektiğine karar verir. “Orta Yol Doktrini“ veya “Sekiz Dilimli Yol” dediğimiz bir sonuca ulaşır. Bu yolu takip eden kişiler ise Nirvana’ya ulaşacaktır. Yazarın, Budizm öğretisi ile harmanladığı kitap, tüm inanış biçimlerinin ortak olan yönlerini tüm bireylerin benimseyeceği şekilde vermiştir.

Romanın kahramanı beni yolculuğu bakımından etkiledi. Bir Brahman oğlu olan Siddhartha, gönlündeki açlık ve susuzluğu dindiremeyince gerçek bilgiye ulaşmak için arkadaşı Govinda ile yolculuğa çıkar. Burada ailesini bırakan Siddhartha’nın babası ile olan iletişiminde kararlılığı dikkat çekiyor. Yolunu aramaya karar vermiş birinin önünde kimsenin duramayacağını görüyoruz. Samanaların hayatına dahil olan iki arkadaş burada da aradığını bulamaz. Budda adında birinin öğretisini duyarlar. Bizzat Budda’dan öğretisini dinlerler. Siddhartha’nın Brahman babasından, Samanalardan ve Budda’dan aldığı eğitim bazı şeyler kazandırmıştı. Ama yaşamın vereceği dersler daha fazlaydı. Onlar bir öğretmenden dinlenip, öğrenilemeyecek şeylerdi. O yüzden yollara düşmesi gerekti. Kamala’dan dünyalık hazları, Kamaswami’den ticareti öğrendi. Başlarda dünyaya kapılmadı Siddhartha. Dünyaya bağlanan insanlar ona komik geliyordu. Sonra ne oldu? Zamanla tüm bildikleri kırıntı haline gelinceye kadar yaşadı. Sonra bir yerde hiçbir şey fayda vermez oldu. Başka yola girme vaktiydi. Buradan sonrası kayıkçı Vasudeva ile karşılaşmasıdır. Vasudeva, kitapta verilmese de “ırmak tanrısı” anlamına gelir. Dikkat çeken şeylerden biri Budda’nın öğretisini beğenmesine rağmen kendi arayışına devam eden Siddhartha’nın, Vasudeva’nın yardımını kabul etmesidir. Bilmesi gereken şeyleri yaşayarak öğrenen Siddhartha, Vasudeva’nın yardımıyla artık hayatı ırmaktan öğrenir.

Budda’nın öğretisinden etkilenen Siddhartha, daha iyi bir öğreti bulmak için yola çıkmamıştı, hedefine tek başına ulaşmak için yapmıştı yolculuğunu. Bazı şeyleri öğrenmişti ama başkasına öğretilemeyeceğini de biliyordu. Kişi kendi çıkmalıydı bu yolculuğa, zaman geçmeden. Çünkü “Bilgi bir başkasına aktarılabilir, bilgelikse hayır.” (s.139)

Kitap, Budizm temelli olsa da diğer dinlerde de olan ortak yönlere değindiği için evrensel dili yakalamış. Kişinin anne babasıyla olan iletişimi, insanın kendi çocuğu olduğunda ailesini daha iyi anlaması, arkadaşlar arasında yıllar geçse de devam eden dostluk insanın içini ısıtan şeylerdi. Son olarak insanı düşündüren ve okuru arayışa yönelten bir eser olduğunu söyleyebiliriz.

Herkese iyi okumalar.
Yanıtla
54
7
Destekliyorum  3
Bildir
Yanıtları Göster
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
22 Kasım 2021
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Stanley G. Weinbaum – Bir Mars Destanı
"Bir Mars Destanı", 33 yaşındayken kanserden ölen bilimkurgu yazarı Stanley G. Weinbaum’un öykülerinden oluşan bir seçki. Weinbaum’un genç yaştaki ölümü bugünkü az tanınırlığının sebebi kuşkusuz. Yine de 1934 yılında yayımlanan "Bir Mars Destanı" adlı öyküsüyle zamanında adeta bir patlama yapmış ve Asimov’un sözleriyle; “tek bir öyküyle dünyanın yaşayan en iyi bilimkurgu yazarı unvanını kazanmış”. Bununla birlikte kitaptaki öykülere bakıldığında Weinbaum’un saman alevi gibi parlayıp bir anda sönen bir yetenek olmadığı da açıkça görülüyor. Bu düşünceyi, kitabın başında yer alan ve bilimkurgunun ve önemli yazarların 20. yüzyılın başlarındaki durumunu anlatan Asimov’un önsözünde de görüyoruz (bu kısa önsözün Weinbaum’un değerini anlamak bakımından taşıdığı önemi ve kitaba konulmasının takdiri hak ettiğini belirtmek gerekir). Bilimkurgu yayımcılığının dergiler üzerinden yürüdüğü dönemde uzun yaşamış olsa Weinbaum’un bilimkurgu tarihini değiştirebileceğini ve ileriki yaşlarında en sevilen bilimkurgu yazarı olacağını iddia ediyor Asimov. Sürükleyici kurguları, şaşırtıcı buluşları, dozunda tutulan heyecanı ve yer yer nüktedan bir dille süslenmiş akıcı tarzı ile hızla okunan ve hoş bir tat bırakan öyküleri görünce Asimov’a hak vermemek imkânsız gibi. Her ne kadar "Bir Mars Destanı" öyküsü kitabın yıldızı gibi görünse de diğer öykülerin onun gölgesinde kaldığını söylemek güç. Hatta bazı noktalarda okurun diğer öyküleri daha çok beğenmesi de olası görünüyor.

Kitapta toplam yedi öykü var. İlk öykü, kitaba adını veren “Bir Mars Destanı”. İngilizce orijinalinde “Bir Mars Destanı ve Seçme Öyküler” şeklinde bir başlık kullanılmış olması da bu öykünün taşıdığı ünü göstermekte. İkinci öykü olan "Hayaller Vadisi" de "Bir Mars Destanı"nın devam öyküsü. Aslında ikisi birlikte tek bir öykü gibi de kabul edilebilir görülüyor. Bu öykülerde Dünya'dan Mars'a gönderilen ilk araştırma ekibinin karşılaştıkları şaşırtıcı olaylar anlatılır. Biyolog, mühendis, astronom ve kimyagerden oluşan dört kişilik bir ekip Mars'ın güç koşulları içinde araştırmalar yapmaktadır. "Bir Mars Destanı", yedek roketle bir keşif gezisine çıkan ve on gün boyunca kayıp olan kimyager Jarvis’in başından geçenleri konu alır. Jarvis bu süre zarfında çöl gezegeni Mars'ın garip bitki ve yaratıklarıyla karşılaşmış ve akıl almaz olaylara şahit olmuştur (Weinbaum Mars'ı, ince ancak solunabilir bir atmosfer ve çöl gezegenine uyum sağlamış yaratıklarla dolu olarak tasvir eder). Roketi arızalanan Jarvis, Mars'ın çorak toprakları ve garip bitki örtüsü içinden yürüyerek ana gemiye dönmeye çalışırken deve kuşuna benzeyen zeki bir yaratıkla karşılaşır. Zor durumdaki yaratığı kurtarmasıyla birlikte ilginç bir dostluk kurarlar. Çıkardığı seslerden yaratığın adının Tviil olduğunu düşünen Jarvis öykü boyunca bu canlıyı analiz eder. Weinbaum’un öyküsünün en dikkat çekici yönü bu dünya dışı zeki canlıya ilişkin tasvirlerdir. Zor da olsa konuşabilen bu canlı insandan farklı da olsa bir mantığa ve bazı açılardan insandan üstün kabul edilen bir kavrama yetisine sahiptir. Garip hareketleriyle bir hayvanı andırsa da gelişmiş bir uygarlıktan gelen dost canlısı bir yaratıktır bu. Bu bakımdan Tviil ve Jarvis’in ilişkisi insanın dünya dışı bir canlı ile kurduğu yakın ilişkinin ilk örneklerinden biri olarak sonradan E.T. gibi filmlere konu olacak olan fikrin temellerini atar. İnsanın anlayamayacağı bir mantık düzleminin var olabileceği Tviil ile ilgili tasvirlerdeki en çarpıcı yöndür (Weinbaum devam öyküsünde de bu türü incelemeye devam edecektir). İkili yolculukları süresince daha da garip yaratıklarla karşılaşır. Bu yaratıkların tasvirleri içinde telepatik ve sözlü iletişim, üreme biçimleri ve bireysel varoluşa ilişkin sorgulamalar yer alır. Weinbaum’un uzaylıları insanların güçlükle anlayabileceği yaşam döngülerine sahiptir. Bir yanda üstün bir teknolojik gelişimin ürünü olduğu düşünülen nesneler, diğer yanda bu teknolojiyi kendi başlarına keşfettiklerinden şüphe edilen canlılar görürüz. Olaylar heyecan verici şekilde gelişir ve öykünün sonuna doğru gerilim giderek artar. Mars'ın doğası dost ve zararsız canlılar kadar, zekâları ve aptallıklarıyla ciddi tehlikeler oluşturabilecek canlılara da kucak açar.

İkinci öykü olan “Hayaller Vadisi”nde, bu kez kimyager Jarvis ve biyolog Leroy birlikte bir keşif gezisine daha çıkıp önceki gezide bozulan gemide kalan fotoğrafları almak isterler. İkinci öykü, ilk öyküdeki canlılara ilişkin tahminleri derinleştirir. Daha önce Jarvis’in karşılaştığı yaratıklara tekrar göz atılır ve üzerlerinde kısa incelemeler yapılır. Bu sırada Tviil’in halkının yaşadığı bir zamanların görkemli şehirlerinden kalanlar görülür ve bu ırkın tarihi ve yaşam koşulları keşfedilmeye çalışılır. Burada özellikle insan ırkının tarihini de ilgilendiren inanılmaz bulgulara ulaşılır. Ayrıca Mars yaratıkları arasındaki bağlantılar ve bu yaratıkların hayvansal ve bitkisel özellikleri üzerinde durulur. Mars yaşamının gizemleri üzerine öngörülerle yüklü bu öyküde kahramanlarımız yine başlarını belaya sokacak ve ölümle burun buruna gelecektir.

“Uyumun Doruğu” adlı üçüncü öykü, “Dr. Jekyll – Mr. Hyde” ile “Frankenstein” arası bir olayı işler. Hastalıklarla baş etmenin vücudun uyum sağlaması ile ilgili olduğunu düşünen ve bu yöndeki çalışmalarıyla meyve sineklerinden bir serum yapan Dr. Scott, serumun hayvanlar üzerinde başarılı sonuçlar verdiğini ileri sürerek bir insan denek aramaya başlar. Duruma şüpheci yaklaşan iş arkadaşı Dr. Bach kabul etmek istemese de ölmek üzere olan bir genç kızda denemenin bir zararı olmayacağını düşünerek ikna olur. Tabi durum ikisinin de beklemediği şekilde gelişir ve ciddi bir sorunla yüz yüze gelirler. Öyküde uyum sağlamanın yalnızca hastalıklarla başa çıkma becerisi olarak değil, aynı zamanda insanın çevresiyle ilişkisinin temeli olduğu ileri sürülerek evrimin bir üst basamağında ortaya çıkan dehanın çevreye uymayı değil onu kontrol etmeye yöneleceği vurgulanır. İlginç olaylar heyecanlı bir gerilimle birleştirilmiştir.

Adını mitolojiden alan dördüncü öykü “Pygmalion’un Gözlüğü”, matrix filmini hatırlatan bir sanal gerçeklik öyküsü olması bakımından yazıldığı tarih açısından dikkat çekicidir (Pygmalion, mitolojide yaptığı heykele âşık olan bir heykeltıraştır). Nesnelerin yalnızca insan zihninde gerçek olabileceğini savunan Profesör Ludwig duyulara hitap ederek gerçeği yeniden yaratan bir alet icat etmiştir. Kahramanımız Dan’ın varlığına inanmadığı bu aleti denemek istemesiyle olaylar gelişir. Fantastik bir dünyada geçen etkileyici bir kurgu Dan için gerçeğin ta kendisi olacaktır. İlginç olduğu kadar kurgusal değer de taşıyan duygusal bir öykü.

Sonraki hikâye “Üşütük Ay”, Jüpiter’in uydusu IO’da değerli ferva yapraklarını yerli yaratıklardan toplamak için sözleşmeli tüccarlık yapan Grant Calthorpe’nın başından geçenleri konu alır. Ormandaki kulübesinde tek başına kalan ve dünyaya dönmek için gün sayan Grant, bir yandan zıpır adı verilen yarım akıllı yaratıklardan şeker karşılığı yaprak almaya çalışırken bir yandan da sıvışık denilen zeki, minik ancak baş belası yaratıklarla mücadele etmektedir. Ezberlediği sözleri Papağan gibi tekrar eden evcil hayvanı kerkedi Oliver ise onun tek eğlencesidir. Solunabilir bir atmosfere, bitki örtüsüne ve canlılara sahip olan IO’da yaygın olan beyaz humma hastalığı ile boğuşan Grant, duvarında fotoğrafı asılı olan Lee Neilan’ın ormanda aniden karşısına çıkmasıyla hastalığın ilerlediği düşüncesine kapılır. Karşılaştığı hayali ormanda bırakan Grant kulübesine dönerken içinde bulunduğu durumun farkına varır. Yer yer Gremlinler filmini (1984) ve Güliver'in Seyahatleri'ni hatırlatan öykü, heyecanlı bir mücadeleyi esprili bir dille süslenmiş.

Kitabın son iki öyküsünün kahramanları aynıdır. “Çılgın profesör” temasını işleyen bu iki öykü Profesör Manderpootz’un icatlarını kullanan, Dixon Wells’ın başından geçen olayları konu alır. İlk öykü olan “eğer dünyaları”nda geç kalma hastası olan Dixon’un, eski öğretmeni Profesör Manderpootz ile karşılaşması sonucu uçağını (uçan gemi) kaçırması ve binemediği uçağın kaza yapması anlatılır. Uçağın kendisi yüzünden kaza yapıp yapmadığı düşüncesi ile kıvranan Dixon çareyi Profesör Manderpootz’un garip aletinde arar. Profesör bir olaydaki farklı olasılıkların sonucunu gösteren bir alet yapmıştır. Uçağa zamanında yetişse neler olabileceğini görmek isteyen Dixon beklemediği bir sonuçla karşılaşır. Komedi oyunlarını hatırlatan karakterleri ve diyaloglarıyla eğlenceli bir öykü.

Son öykü, asabi Profesör Manderpootz ve Dixon Wells’i tekrar bir araya getirir. Dixon, profesörle yeni icadı olan kaba bir mekanik robot hakkında konuşur. Profesör uzay zaman ve düşünceler hakkındaki sohbetlerinin sonunda içine yerleştirmek istediği idealizör ile robotun bir çeşit yapay zekâya ulaşacağını anlatır. Düşüncelerin uzay ve zaman kadar gerçek olduğunu savunan profesör düşüncenin uzay ve zaman gibi en küçük birimlerine ayrılabileceğini ve bunun da ideal düşünce olacağını belirtir. Bu mantıkla prototipini yaptığı idealizör düşünceleri ideal haliyle göstermeye yaramaktadır. Önceki öyküde olduğu gibi bu aleti de deneyecek olan Dixon yine beklemediği sıkıntılar yaşayacaktır. İlk öykünün komik-hüzünlü yapısı burada da sürer.

Kitabı okuyunca Weinbaum’un zamansız kaybına üzülmemek elden gelmiyor. İlginç, heyecanlı ve eğlenceli olduğu kadar hüzünlü yanları olsa da öykülerinin genel olarak hep pozitif bir etkisi var. "Bir Mars Destanı" ve "Hayaller Vadisi" dışındaki öykülerin tümünde melankolik aşk temasının bulunması da dikkat çekici. Esprili anlatımları ile birlikte düşünüldüğünde yazarın duygusal bir ifade tarzını benimsediği söylenebilir. Bunu en açık şekilde “sempatik uzaylı” Tviil de de görürüz. Yazarın güneş sistemi içindeki gezegenlere ilişkin yanlış tahminleri öykülerin yazıldığı zaman ve kurgularının güzelliği düşünüldüğünde herhangi bir rahatsızlık oluşturmuyor. Genel olarak Weinbaum’un keyifli öykülerinin bilimkurgu edebiyatının gölgede kalmış yeteneklerinden biri ile tanışmak isteyenlere hoş bir fırsat sunduğu söylenebilir.

Yanıtla
3
1
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
19 Kasım 2021
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
İnsanın Binbir Hali
Tıp dünyasında sosyal bilimlere, edebiyata ve sanat gibi alanlara en yakın olan ve bütün bunlardan en çok beslenen disiplin psikiyatridir denebilir. Mesleki pratikleri gereği psikiyatristler, insanları ve onların acılarını anlamaya; onları teselli etmeye diğer branşlardan daha yatkındırlar. Bu, çoğu zaman, tıpla doğrudan ilişkisi olmayan bu alanlara ayrıca ilgisi olan hekimlerin branş seçerken psikiyatriyi tercih etmeleriyle de ilişkilidir.

Engin Hoca'nın vaktiyle geniş bir sosyal bilimler literatüründen beslendiğini ve bu birikimi klinik tecrübeleriyle ve keskin toplum gözlemciliğiyle birleştirip süzdüğünü görüyoruz bu eserinde. "İnsan Olmak"ı benzer iddiayı taşıyan diğer psikoloji/sosyoloji kitaplarından ayıran en önemli özellik de, anlatısının özellikle bizim toplumumuzun hususi özelliklerini taşıyan dinamiklerden yola çıkması. İnsanlar ruh bilimi öğretilerine göre benzer olaylara benzer tepkiler verse de, tepkilerinin en çok ayrıştığı noktada en önemli sebeplerden birisi olarak kültür farklılıklarını görürüz. Bu eserin de en önemli yanı evrensel genel kabulleriyle Türk toplumunun son yüzyıldaki serüvenini bir araya getirerek tutarlı bir sentez ortaya çıkarmış olmasıdır. Fakat ne kadar doğru tespitlere sahip olsa da kitabın kısıtlılıkları var; özetle anlattığı şeylerin aslında uçsuz bucaksız bilim sahalarının meseleleri oluşu sebebiyle bu sosyal bilim sahalarına giriş kitabı olmanın ötesine geçemiyor. Pek tabi bunu yazarın hatası yahut yetersizliği olarak göremeyiz. Bütün bu meseleleri küçük hacimli bir kitapta anlatmak başka türlü mümkün olmasa gerek. Fakat bilgiyi ilgili branşa mensup olmayan temel okur düzeyine çekerek verebilmenin en iyi yolu bulunmuş.

Kitabın kişisel olarak en hoş tarafı iddiasızlığa ve olabildiğince nesnelliğe dayanan nedenselliği oldu benim için. Muhtemel olayların mantık çerçevesinde muhtemel sonuçları gösteriliyor ve okura makul bir dille sunuluyor. Anlattıklarını kesinlemiyor, mutlaka bir yanılgı payı bırakıyor. "İnsan Olmak" ve diğer eserleriyle yerli ruh-bilimsel ve sosyolojik deneme literatürümüze Engin Hoca'nın çok önemli katkıları olmuştur ve umarım değişen dünya karşısında insan hallerini yeniden anlamlandırabilmemiz adına yol gösteren bu gibi eserleri daha çokça görürüz.
Yanıtla
43
3
Destekliyorum  1
Bildir
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
18 Kasım 2021
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
İnsanı, insan yapan nedir?
“İnsanın Anlam Arayışı”; yaşadığımız ya da gelecekte yaşanılacak durumlara, hayat yolundaki yürüyüşümüzde karşılaşabileceğimiz çeşitli durumlara ışık tutan bir kitap. Kitapta anlatılan olaylar gerçek hayattan kesitlere yönelik şahitliklerdir. Bu şahitlikleri anlatan kitabın yazarı, ağır koşullarda sınanmış bir kişi. Bu nedenle yazarın tecrübesi; soyut değil, somut ve gerçeklere dayalıdır. Dolayısıyla bu kitap, okuyan kişi üzerinde etki bırakıyor. Yazarın kitapta yer alan şu cümlelerine atıf yapmakta yarar var:

“Nöroloji ve psikoloji gibi iki alanda çalışan bir profesör olarak, bir insanın biyolojik, ruhsal ve toplumsal koşullara ne ölçüde tabi olduğunun tam anlamıyla farkındayım. Ama ben iki alanda birden profesör oluşumun yanı sıra, dört kamptan -yani toplama kamplarından- sağ çıkmış ve bu nedenle insanın düşünülebilecek en kötü koşullara bile görülmemiş ölçüde direnip göğüs germe yetisine tanıklık etmiş bir insanım.”

Kamplar mı? Kampların adı “Auschwitz”. Bu kamplardaki koşullar çok kötü. Ne kadar mı? Kitabı okurken satırlarında bu sorunun açık bir cevabını bulacaksınız.

Bununla birlikte kitabı okudukça, kamplardaki ağır koşullarda, hayatla ölüm arasındaki ince çizgiyi de görebilirsiniz.

Kitaptan “Oturup Bavyera manzarasına, dikenli tel örgüleriyle çevrili uzaktaki mavi tepelerin çiçeklerle bezeli eteklerine bakıyordum. Özlem yüklü hayaller kuruyordum...” cümlelerini okuduğunuzda, kendi hayallerinize sürüklenip, kurduğunuz hayalleri ve umutlarınızı hatırlayabilirsiniz.

Yazarın özgürlüğe kavuştuktan birkaç gün sonrasına ait bir anlatımı ne güzel: “Aklımda tekrarlayıp durduğum tek bir cümle vardı: ‘Daracık hücremden Tanrı’ya yakardım, o da bana özgürlükle yanıt verdi.’”

Kitapta; özgürlüğüne kavuşan bir tutuklunun daha fazla ruhsal bakıma ihtiyaç duyduğu hatırlatması önemli bir hatırlatmadır.

Kitaptan “Evine dönen tutuklu için, yaşanan onca şeyden çıkarılan onurlu deneyim, çekilen önce acıdan sonra Tanrı’dan başka hiçbir şeyden korkmaması gerektiği yolundaki harika duyguydu.” cümlesini alıntılayarak, kitapta güçlü ifadelerin yer aldığını vurgulamak istiyorum.

Kitabı okuyacaklara şimdiden, iyi okumalar diliyorum.
Yanıtla
87
8
Destekliyorum  10
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
17 Kasım 2021
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Hayallerin büyüttüğü çocuk: Anne’ in romanı
Yetimhaneden kendilerine yardımcı olabilmesi için erkek evlat edinmek isteyen bir çiftin, bu taleplerini yanlış anlayıp, bir kız çocuğunu kendilerine gönderen aile dostlarının neden olduğu bu yanlışlığın üzerine gelişen bir roman: “Yeşilin Kızı Anne”.

Anne, dramatik bir hayat hikayesi ile yetimhanede kalmaya başlayan bir kız. Hayal dünyası alabildiğine geniş. Belki de kendisini küçük yaşta olgunlaştıran yaşadığı acılar. O’nu kurduğu ve çok boyutlu anlamlar yüklediği hayallerin yaşama tutundurduğunun farkında. “Hayal kuracaksan, zamanına değecek şeyler üretmelisin çünkü.”(s.21) der doğal olarak.

Evet, kitap dostları! Anne’i evlat edinen Marilla ve Matthew Cuthbert kardeşleri (çiftlikleri Green Gables’i), komşularını, Avonlea kasabasını sihirli hayalleri ile renklendiren ve sıradanlığına can suyu veren bu kızı evlat edindikleri için zaman geçtikçe büyük sevinçler yaşadıklarını üçüncü bir göz olarak her anına tanık olduğunuz, serüvenden kopamadığınız bir roman. “Kesin olan bir şey var ki onun içinde yaşadığı hiçbir ev sıkıcı olmayacaktır.”(s.116)

Romanı okurken başından sonuna değin sizi sarıp sarmalayacağını ifade etmek isterim. Kurgusu nedeniyle romanın sinemaya uyarlanmış olması şaşırtıcı değil.
“Eğer düzgün büyümezsem geriye dönüp baştan başlayamam.”(s.272)

Roman kahramanımız Anne Shirley, bu bilinçle hayatın tüm güçlüklerini aşarak amacına ulaşır. Bize anlamlı bir son söz bırakır.

“Doğuştan edindiği hayal kurma hakkını ya da düşlediği ideal dünyayı kimse elinden alamazdı.”(s.328)

İyi okumalar! Kitapla kalın efendim.
Yanıtla
10
2
Destekliyorum 
Bildir
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
16 Kasım 2021
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Hepimiz doğru yaşamaya ve doğru sosyal ilişkiler kurmaya çalışıyoruz
İFA serisini, bir kişisel gelişim kitabı olarak değerlendirmemek gerektiğini düşünüyorum. Çünkü bunun da üzerinde olan, biraz psikoloji, biraz sosyoloji, biraz bilim ve çokca biyoloji boyutundan, kadim bilgilerle harmanlanmış bir seri.

İşte bu noktada doğunun kadim bilgisiyle, batının yeni bilimini harmanlamış Sinan Canan'ın İFA serisinin ilişkiler ve stres içerikli ikinci kitabı; olumlu ve zengin sosyal ilişkiler boyutunda, diğer insanlar olmadan, sevmeden ve sevilmeden, güvenebileceğimiz insanlar olmadan, neden yaşayamıyoruzun ve bunların eksikliğinde neden ömrümüzün kısaldığının cevaplarını arıyor ve çözüm yollarını gösteriyor. Kitabın bence en önemli bölümü düşük stresli yaşam bölümü. Doğal ortamından koparak şehirlerde yaşamaya başlayan insanların, yeni stresler üreterek normalde doğada çok işimize yarayan stres sisteminin, nasıl bizi pençesine alarak öldürdüğünü gösterip, stresi yönetme farkındalığını oluşturuyor.

"Öleceğiz ve bunu biliyoruz! Ne kadar genç ve sağlıklı, ne kadar güçlü ve güvende olursak olalım hepimiz bu açık ve çıplak gerçekle karşılaşacağımızın farkındayız." (s.122) diyor varoluşsal kaygılarla. Bu kaygının kaynağının ise "insan zihninin şimdi de, şu an da uzun süre duramadığından" (s.120) kaynaklandığını vurguluyor Sinan Canan.

An farkındalığının önemini belirtirken "Anı yaşamakla anlık yaşamanın" (s.131) arasındaki farkı da gösteriyor Canan.

Mizahın etkilerini, erkekler ve kadınlar arasındaki komiklik farkını, sosyal medyanın beynimizdeki ve ilişkilerimizdeki tahribatını, fedakârlığın matematiğini, kaderi ve daha birçok konuyu Sinan Canan penceresinden bulabileceğiniz bu kitabı, şayet bu konulara ilgiliyseniz severek okuyacak ve güzel bir farkındalık yakalayacaksınız.
Yanıtla
7
0
Destekliyorum 
Bildir
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
12 Kasım 2021
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Doğal, insani ve yiğit bir yaşam mücadelesi
Yaşar Kemal’den daha önceleri 294 sayfalık, “Binbir Çiçekli Bahçe” adlı kitabını okuyunca hayran kalmıştım.

Birinci cildi 436 sayfa, dört cildin tamamı ise (436+459+629+639): 2163 sayfa olunca, çok arzu etmeme rağmen, “İnce Memed” adlı romanı okumayı ertelemiştim. Sonunda bir başlangıç yaptık.

32 yılda tamamlanabilen bir eserin tüm ciltlerini, sanırım ancak iki ayda okuyup yorumlayabiliriz. Okuduğum ilk ciltten nasıl bir toplumsal kazanım edindiğimi aktarmaya çalışayım.

Romanın kurgusundan, içeriğinden, diyaloglardan bahsedip, alıntı yapacak değilim. Amaçlanan, hedeflenen, verilmek istenen ana tema üzerine odaklanacağım.

“Eşkıya dünyaya hükümdar olmaz” der dururuz ama yaşam sürecimizin bir döneminde, bazen kanunsuz, bazen yasal nitelikte haksızlıklara, modern eşkıyalıklara maruz kalırız. “İstemediğiniz ot burnunuzun dibinde biter” misali, siz ne kadar uzak durmaya çalışsanız da, bela geliyorum demez, size bulaşmaya çalışır. Bu durumda karar vermek çok zordur. Uzak dursanız; “korktu kaçtı” derler. Aynı cinsten karşı koysanız, kuralların/yasaların dışına çıkmak zorunda kalırsınız. İlkelerinizle çelişirsiniz.

En tehlikeli/gereksiz mücadele ise, kaybedecek bir şeyi olmayan şahsiyetlerle yapılandır.

Cumhuriyet döneminden önce geçtiği anlaşılan, Çukurova bölgesinde yaşanan; ağalık, derebeylik türü sömürü ve işkence çarkının nasıl döndüğü betimleniyor romanda. Bir kurgu olduğunu bile bile, anlatıma kendinizi kaptırıyor, hüzünleniyor ve hiddetleniyorsunuz. Anlatım dilinin asıl başarısı da burada aslında. Coğrafi konum tasvirleri; okuru o an orada yaşamışlık doyum ve duygusuna ulaştırıyor.

“Alma mazlumun ahını, çıkar aheste aheste” denir ya hani, eşkıyalığın kimsenin yanına kâr kalmadığını görüyor ve “adalet yerini buldu” diyorsunuz.

Her şey zıttı ile bilinir ve mukayese edilir. Roman kurgularındaki yaşamdan daha iyi haldeysek, şükür makamında yaşarız. Elimizdekilerin kıymetini biliriz. Anlatılanlara denk bir ortam ve zamanda yaşıyorsak, en azından verilen mücadeleden ders alır, rol çalmaya çalışırız.

Gözyaşı, kan ve alın terinin birbirine karıştığı, heyecan veren, yüreğime dokunan, yaşamın gerçeğini önümüze seren bir romandı. İnce Memed yani başkahramanımızın diğer ciltlerde eşkıyalığa karşı nasıl bir mücadele verdiğini merakla okuyacağım.
Yanıtla
67
6
Destekliyorum  4
Bildir
Hezarfen
Hezarfen
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
11 Kasım 2021
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Gürcü Seyyahlar Dile Geldi
Anadolu’nun kuzeydoğusunda Türklerle uzun yıllar komşuluk etmiş kendi halinde hayatını idame ettiren bir kavim olan Gürcüler yaşar. Türkler Anadolu’ya geldiklerinde birçok halkla olduğu gibi Gürcülerle de kültürel etkileşim içine girmişlerdir. Türklerle Gürcülerin birlikte yaşam tecrübesi her ne kadar kuzeyde uzun yılları kapsasa da kavimlerin birbirlerini tanıma ve etkileşim sürecinin geniş zamana yayılmış olduğu vakidir. Hatta geçmiş dönemde kaleme alınan Türklerle Gürcülerin iletişim tecrübelerini anlatan yazınlardan tanıma sürecinin devamlılık arz ettiği görülür. Özellikle seyahatnameler vasıtasıyla Gürcülerin güneydeki komşuları hakkında düşündükleri ilgi çekicidir. Oysa dilimizde Gürcülerin Türkler hakkında düşündüklerini içeren anlatılara pek rastlanmaz. Bu yüzden Harun Çimke’nin çevirerek dilimize kazandırdığı beş Gürcü seyyahın 18 ve 19. yüzyıllarda Anadolu ve Türkler hakkındaki notlarını içeren seyahatnameler fazlasıyla önemlidir.

Eserin mütercimi Harun Çimke’nin uzun yıllar Gürcü Dili ve Edebiyatı alanında mütehassıs durumunda olması eserin edebi gücünü arttıran özelliklerin başındadır. Zaten yabancı seyyahların notları, farklı coğrafya ve kültür ortamında yetişen insanların kültürümüze dışarıdan bakışlarını içerdiğinden iyi bir tercümeyi hak eder. Sadece basit çeviri metoduyla değil, adeta yabancı kavim mensubunun gözünden bakarak anlatım sağlamak; tercümeye fazlasıyla artı özellik kazandırır. Harun Çimke bu açıdan anlaşılır çevirisiyle görevini iyi bir şekilde ifa ederek, eser vasıtasıyla Gürcülerin Türk algısını layıkıyla yansıtır.

Her ne kadar hedef alınan konu itibariyle, Türklerle ilgili fikirlere odaklanılan bir girişle yazımıza başlamış olsak da eserde sadece Türkler ve Anadolu yoktur. Gürcü seyyahlar, 18 ve 19. yüzyılda Avrupa, Afrika ve Ortadoğu gibi coğrafyaların önemli merkezlerinde kendilerini gösterirler. Seyyahların geniş bir coğrafyada mekik dokumuş olmaları; onların birden fazla halk ve kültür ile karşılaşmalarının önünü açmaktadır. Bunun en büyük avantajı; okura geniş bir vizyon kazandırarak, karşılaştırma olanağını sunmasıdır. Zira farklı kent ve kültürdeki benzer statüye sahip insanların duruşu, devrine göre en çok merak edilen tarihi verilerdendir.

Tabii her seyyahın biyografisi irdelendiğinde; onun kendine has biçimde diline yansıyan kişisel tutumunun kökleri de aşikar olmaktadır. Çünkü yetişilen kültür insanın ruhuna işleyerek müellifin kaleminin yazdığı rengin içine kadar nüfuz eder. Bu açıdan seyyahın biyografik bilgisi önemlidir. Çevirmen de bunun önemini fark etmiş olacak ki her seyahatnamenin başında seyyahın kısa biyografisini verir. Bu biyografilerden edinilen ilk izlenim seyyahların dini bir misyonun temsilcileri olduğudur. Hatta Giorgio Ersitavi isimli seyyah hariç her bir Gürcü seyyah dini bir temsilci olarak seyahat eder.

Seyyahların dini bir yönelime sahip olmaları onların kalemine de yansımaktadır. İlk bakışta seyahat notları, dini bir rehber hüviyetine bürünüyor gibi görünse de arada bir ortaya çıkan ilginç nüanslar okurun ilgisini çekebilecek düzeydedir. Uzun kilise tasvirleri, istisnasız gezilen dini mekanlar, İslami anlayış tarzında menkıbevi ve efsanevi anlatımlar, dini şahsiyet biyografilerinin arasında sosyal yaşama dair değerlendirmeler kendisini gösterir ki bu da ilgiyi yer yer başka alanlara kanalize eder. Zaten seyahatnamelerin bariz özelliklerinden birisi de anlatım yoğunluğunun merkezinde ne olursa olsun yer yer farklı bir alana temayül edebilmeleridir. Misal satırlarca yazarın genel tutumuna binaen dini bir anlatıyla karşılaşmak mümkündür. Ama birden yüzlerce kitapta bulunmayacak bir bilgi okurun önünde arzı endam eder. Misal Gürcü seyyah Orbeliani birçok kilise tasvirinden sonra şeker kamışından nasıl şeker imal edildiğini anlatır (s.75). Üstelik bu tarz faklı anlatımları diğer seyyahlarda da görmek olasıdır.

Bazı Gürcü seyyahların dini misyonlarına ek olarak diplomatik itibara mazhar olmaları onların önemli şahıslarla bir araya gelmelerinin önünü de açmıştır. Misal seyyah Orbeliani Vatikan’da Papa ile görüşmüş, Roma ve Merkez kilise ile ilintili birçok anlatıyı okuruyla paylaşmıştır. Yine seyyah Avalişvili tarihimizin önemli bir figürü olan Kavalalı Mehmet Ali Paşa’yla Mısır’da bir araya gelmiş, önemli sayılabilecek detaylara matuf bir şekilde konuşmuştur.

Gürcü seyyahların bazen yaşadıklarını hatırat şeklinde okura ulaştırmak amacına binaen hareket ettikleri görülmekle birlikte; yoğun bir anlatıyla deyim yerindeyse dini bir Hac bülteni hazırlamak gayesi güttükleri vakidir. Özellikle din adamı payesine sahip seyyahların kutsal mekanları gözyaşları içinde dini duygularla ziyaret ettikleri, kendilerinden sonra bu bölgelere gelecekleri ehil bir şekilde yönlendirdikleri dikkatten kaçmaz. Vatikan, Roma, Kudüs ve Aynaroz (Kutsal Dağ-Yunanistan sınırları içerisinde) gibi kutsal mekanların tasvirleri sadece sıradan okur için değil; din tarihi konusunda ihtisaslaşan araştırmacı kitlesi için de bu nedenle fazlasıyla önemlidir.

Her ne kadar Anadolu içindeki -özellikle İstanbul’daki- dini mekanlar Gürcü seyyahların algıda seçici bir şekilde ilgilerine matuf olsa da diğer mekanların ve Anadolu insanının tasvirleri fazlasıyla cezbedicidir. Özellikle sosyal tarih açısından merak edilen sorulara, satır arasında sıkışmış şekilde cevaplar alınabilmektedir. Zaten iki yüzyıl öncesinin sosyal hayatının ilgi çekmeyeceğini söylemek mümkün değildir. Ayrıca seyyahların dilinin doğal olarak bazen Türklere karşı sertleştiği de görülmektedir. Ancak bunun bazı seyahatnamelerde görülen hakaretamiz havaya bürünmediğini de belirtmek gerekir. Bu arada seyyahların bazen Türklerin hataları konusunda pek de yanlış düşündüklerini söyleyemeyiz. Misal rüşveti yaşam biçimine çevirmiş, boş gezenin boş kalfası olmuş bazı tiplemelerin anlatıldığı satırlarda seyyaha hak vermemek mümkün değildir. Zira evrensel manadaki yanlışların herkesin tepkisini çekeceği aşikardır.

Seyahatnamelerin çok yönlü anlatısı olduğundan hareketle yazarın psikolojik durumunun ve şahsi yaşamının da bazen satırlara yansıdığı görülür. Bu bir seyahatnamenin verdiği farklı lezzetlerin okunmaya değer yönleri olarak kendisini gösterir. Misal Seyyah Avalişvili seyahati esnasında Tarsus’ta Sofia isimli bir kıza âşık olur, satırlar boyu süren bu umutsuz aşk hikayesi dini sakıncalara binaen biter. Bu aşk hikayesi bile emsali olan birçok seyahatnamede pek görülmez. Seyahatnamelerde böyle sürprizlerin görüldüğü de olur. Sırf bu yüzden bile seyahatnameler okunmaya değerdir. Zira yolculukların zorluğu ve ölüm tehlikesi bazen bir seyahatnameyi macera romanına çevirir ki bunun da altının çizilmesi lazım. Hele günümüzde birçok insanın macera hayranı olduğunu düşünürsek; seyahatnamelerde her okur için bir şeyler olduğu savunulabilir.

Son olarak bazı seyyahların bir mimar hüviyetine bürünüp ele aldıkları kilise tasvirlerinin sanat tarihi alanında ihtisas yapacaklar için muazzam bir rehbere dönüştüğünü belirtmek gerekir. Zira ele alınan mekanların yapı malzemesine varıncaya değin tüm ayrıntıları ile tasvir edilmesi, günümüzde bu mekanlar üzerinde araştırma yapacaklar için eşsiz bir hazine hükmündedir.

Velhasıl okurken farklılık arayanlara, seyyahla maceradan maceraya koşmak isteyenlere, geçmiş zamanın sosyal hayatını ve fikir dünyasını merak edenlere, satır aralarında görülmemiş ezber bozan bilgilerle karşılaşmayı umanlara seyahatnameler iyi bir okuma önerisidir. Zira yukarıda sıralamaya çalıştığımız ama sadece küçük bir kısmından bahsedebildiğimiz sayısız ayrıntı seyahatnamelerde mevcuttur. Okumak bu yüzden keşfetmektir…

Yanıtla
11
2
Destekliyorum  4
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
10 Kasım 2021
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Unutulmayacak Bir Roman
Uzun ve enteresan ismiyle, ziyadesiyle merak uyandıran bu 515 sayfalık muhteşem romanı bir çırpıda okudum, tadı damağımda kaldı.

Ayfer Tunç; seyrine doyum olmayan bir dünyaya davet ettiği okurundan, film gibi akan güzel bir manzarayı asla esirgemiyor. Fakat kitabın merkezinde yer alan, denize sırtı dönük hafif kasvetli mekanımız Ruh Sağlığı Hastanesi için aynı şeyi söylemek mümkün değil.

Olaylar; dönüp dolaşıp yine bu hastaneye, her şeyin başladığı bu ana mekana geliyor. Burada başlayıp Türkiye’nin çok sayıda şehrine uzanan sayısız yolculuğu okuyacak olmanın başlarda (bunca kişiyi nasıl hatırlayacağım, olayları nasıl yakalayacağım kaygısıyla) biraz tedirginlik verdiğini itiraf etmeliyim. Çünkü kitabın derinlikli karakterleri sayı bakımından da alışılmışın dışında bir zenginliğe sahip. Emek yoğun kurgusu ve hiç aksamayan ritmi sayesinde, baştan sona değin hissedilen kelebek etkisi dokunuşlara sahip bu zekice ve özenle tasarlanmış evrene girdikten sonra, her şey kendi akışında ilerliyor.

Romanda adı ilk defa geçen her karakter, kalın yazı tipiyle vurgulanarak dikkatleri üzerine çekiyor. Bir karakterin hikayesi bitmeden bir diğerininki başlıyor ve olaylar tıpkı domino taşları gibi birbiri üstüne devrilerek ilerliyor. Muazzam bir temposu var, öyle sürükleyici ki bırakmak mümkün olmuyor. Karakterlerimizin neredeyse tamamı hayatın sillesinden bolca nasipleniyor. Trajikomik, şaşırtıcı, sahici, lafını sakınmayan bu kitap bağlantılı olayları ve kişileriyle okurunu kıymetli kurgusunun inceliklerine doyuruyor.

Ayfer Tunç; insanı, psikolojiyi, yaşadığımız coğrafyanın kültürünü, tarihini ve politikasını ne kadar iyi tanıdığını, özümsediğini bu özgün yapıtıyla bir kez daha ortaya koyuyor.

Beklentilerimi fazlasıyla karşılayan ve iyi ki okumuşum dediğim bu kitabın son sayfalarında bir de kendine özgü bir sözlüğü var.

“Yüzyıllık Yalnızlık”, “Saatleri Ayarlama Enstitüsü” gibi çok karakterli ve geniş bir zamana yayılan romanları okuyup beğendiyseniz; “Bir Deliler Evinin Yalan Yanlış Anlatılan Kısa Tarihi” de epey hoşunuza gidecektir diye düşünüyorum.
Yanıtla
23
6
Destekliyorum  3
Bildir
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
09 Kasım 2021
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Eğer hayatınızın bir noktasında aldığınız yanlış bir kararı değiştirebilseydiniz...
Son zamanlarda sıkıntılı günler yaşayan Nora işten kovulup üstüne kedisinin de ölmesi sonucu artık yaşamak için bir nedeni kalmadığını düşünüp intihar ediyor ve kendini Gece Yarısı Kütüphanesi olarak adlandırılan bir yerde buluyor. Burada, kendisine yardımcı olacak rehberi olan Bayan Elm ile karşılaşıyor.

Gece Yarısı Kütüphanesi'nde gördüğü sonsuz sayıdaki kitabın, yaşadığı sonsuz sayıdaki hayatları anlatan kitaplar olduğunu ve bir adet de pişmanlıklarının yazılı olduğu bir kitap olduğunu öğrenen Nora, pişmanlıklarından yola çıkarak hayatının dönüm noktası olduğunu düşündüğü anlarda aldığı veya alamadığı kararlar sonucu yaşadığı farklı hayatlara gidiyor. Kendi hayatının farklı versiyonları arasında gezen Nora, bu hayatları kısa süreli de olsa yaşayıp aldığı veya alamadığı kararların hayatını ve çevresindeki insanları nasıl etkilediğini gözlemliyor.

İçine daldığı her hayatında aldığı kararların hem iyi hem de kötü sonuçları olduğunu, o hayatında bazı şeyleri çok severek yaşarken bazı konularda da yine bedel ödediğini görüyor ve her seferinde en uygun hayatın o olmadığına karar vererek kütüphaneye geri dönüyor.

Kitapta bolca felsefi söz ve alıntı bulunuyor.

Yazar romanda "eğer hayatınızın bazı noktalarında aldığınız ve sonradan geriye dönüp baktığınızda yanlış olduğunu düşündüğünüz kararları değiştirme imkanınız olsaydı, hayatınız nasıl değişirdi?" sorusuna biraz gerçeküstü biraz felsefe içerikli bir anlatımla cevap arıyor.

Kitabın sonu ise biraz "olumlu düşün, olumlu olsun" mantığında bir önermeyle bitiyor. İlgiyle ve sıkılmadan okunabilecek, akıcı anlatıma sahip bir roman.

"Nora sosyal medya hesaplarına göz attı. Ne bir mesaj ne yorum, ne yeni takipçi ne de arkadaşlık isteği. Kendine acıyabilen bir antimaddeydi işte." (s. 21)

"Nasıl bi hayat istersen iste. Büyük düşün... istediğin her şey olabilirsin. Çünkü hayatlarından birinde zaten olmuştun." (s. 149)



Yanıtla
391
269
Destekliyorum  48
Bildir
Yanıtları Göster