Onaylı Yorumlar

Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
17 Şubat 2026
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Yeni bir şey söylemiyor ama söyleyeceğini çok etkili söylüyor. "Canlılık" ve "ölüm" kavramlarını yeniden düşünmenizi sağlıyor.
Biomortem, Serkan Karaismailoğlu’nun Glia adlı yeni serisinin ilk kitabı. Bunu Mater serisinden sonra okudum ve onlar kadar ilgimi çekecek mi diye merak ediyordum. Yazar, bu kitapta da ilginç gerçekleri kurguya güzel yerleştirmiş. O dünyaya beni inandırmayı, hikâyenin içine almayı başardı. Kitap bittiğinde -aslında hâlâ okurken bile- üzerine düşünecek çok şey vermişti bana. Bilhassa “canlılık” ve “ölüm” kavramları üzerine…

Bu, bir aşk hikâyesi gibi görünse de aslında bundan çok daha fazlasını anlatıyor. Yaşamaya ve ölmeye dair geleneksel bakışın ardına bakabileceğimiz bir pencere açıyor. Yeni bir şey söylemesine de gerek kalmıyor aslında. Bilimsel gelişmeleri kurgunun içine yerleştiriyor ve birinin aslında/gerçekte ne zaman öldüğüne dair “sonsuz bir düşünce tüneline” giriyorsun (Kitabı okuyanlar tünel referansını yakalayacaktır:)).

Hikâye, Biomortem adı verilen özel bir klinikte başlıyor. Burası dağın tepesinde bir yer olarak tarif ediliyor ki yazarın Thomas Mann’in Büyülü Dağ’ına tutkun olduğuna ikna etti beni çünkü Mater serisinde de dağda bir merkez vardı. Büyülü Dağ’ı ve Büyülü Dağ analizlerini okuduktan sonra kitaplarına yeniden bakmak lazım belki de. Falin adlı bir adamın Biomortem’deki hazırlıkları sürerken -resmen kâğıt işlerinden bahsediyorum. Ölüyor da olsan o kâğıt işleri olacak- bir yandan da hikâyesini öğreniyoruz. İlk bölümden onun oraya ölmeye geldiğini anlıyorsunuz ama yazarın o bölüme önemli bir metaforu yerleştirdiğini göremiyorsunuz. İlk başta bunun dramatik bir element olarak yerleştirildiğini ve elbette derin manalar içerdiğini düşündüm ama kitabın evrildiği yere dair bir foreshadowing element olduğunu öngöremedim. Zaten yazarın kurguyu o seviyeye taşıdığına hâlâ şaşırıyorum. Bir süre zor ve son derece riskli bir alanda gezinmiş. Çünkü okuru kaybedebileceği, hikâyenin nabzının düşebileceği, daha da kötüsü gülünç olabileceği bir alana taşımış. Bir şekilde öyle ya da böyle oradan dönmeyi başardığını söyleyebilirim.

İlk başta ana karaktere dair epeyce şey öğreniyoruz. Gençlik yıllarını, eğitim durumunu, hayata bakışını, geçtiği yolları ve daha nicesini adım adım bize veriyor. Karakterle bağ kurabiliyorsun, bu da başka bir karakteri kötü gibi algılamamıza dahi sebep oluyor. Ancak hikâyenin bir yerinde belli sebeplerden karakteri yargılarken buldum kendimi. Etik olmadığını düşündüğüm şeyler oldu. Ancak o zaman bile kötü gibi algılanan karaktere dair düşüncemi değiştirmemişti. Ne zaman Biomortem’deki doktor için benzer bir yöntem uygulandığını fark ettim, işte o zaman Enke adlı o karaktere dair bakışım değişti. Aslında bu ana karakterin korkaklığı ve öz güvensizliğiyle ilgiliydi. Enke ne istediğini bilen ve ona göre yaşayan biriydi. Falin’in kişiliği, yorumları onu “kötü karakter” gibi gösteriyordu. Bu açıdan bakınca Enke birden saygı duyduğum, hoşlandığım bir karakter oldu. Falin’in kendi doğrularını konuşamayacak durumda olması Enke’nin kendi doğrularını konuşmasına engel olmamalı. Pek tabii kendi doğrularını söyleyip bir tartışma ortamı yaratabilirdi. Hiç olmadı, evliliği devam ettirmemeye -belki de hiç evlenmemeye- karar verirlerdi. Ancak Enke’ye uyumluymuş gibi davrandığı onca yıla rağmen Falin kendi eksikliğini görmektense başkasının tamamlanmışlığını kötülemeyi tercih etti.

Sürpriz bozan detaylar verebilirim bu noktadan sonra. Altıncı bölümün sonuna kadar hızlı bir hikâye anlatımı vardı. Biomortem’e geldiği ana kadar tırmandırma yapmak için böyle yapılmış. Karakterle bağ kurmamız ve kaçırdığı yaşamı daha iyi bir partnerle yeniden yaşama şansı elde etme ihtimaline sevinmemiz bekleniyor. Karakter bence okurla arasına mesafe koyuyor ve kendinden yaşça küçük birine neden ve nasıl âşık olduğunu da anlayamıyoruz. Amakrin’in onu bekleyeceğine güvenmek de bilimin pankreas kanserine ve uzun yaşamaya dair sorunları çözmesine inanmak da o noktada güçtü. 50 yıl dondursalar da Falin tüm o gelişmeleri kaçırdığı için hâlâ adaptasyon sorunları yaşayabilir sonuçta. Kademeli olarak bazı sorunları ve teknolojileri göğüslüyor olmamız da belki yaşam süremizde pozitif bir etki bırakıyordur, kim bilir? Tabii yazar, hikâyenin beklediğim sonuna götürmediği için bunu nasıl vereceğini hiç öğrenemeyeceğim. Üstelik serinin ikinci kitabı Biomortem’in devamı olmayacakmış, birbirinden bağımsız olacağını söylemiş yazar. Bu habere pek sevindiğimi söyleyemem çünkü cevapsız sorularla bıraktı kitabın sonu beni.

Duraksamama neden olan şeyler de vardı. Mater serisinin ilk kitabındaki sorunu burada da gördüm. Serinin devamında bu sorun hallolduğu için yazarın bunu hallettiğini düşünmüştüm ama bu kitapta da o yapaylık, akademik bir makaleden okuyormuşum hissi vardı. Kurgunun içinde sırıtan noktalar vardı. Oranın gerçekliğinden bizi iten bir sorun bu. Mesela Biomortem’deki sürece dair Mileva’nın anlattıkları aslında yazarın bize aktarmak istediği bilimsel bilgiler ve bunları verirken bazen kurulan hikâyenin nerede olduğunu ve karakterin durumunu yok saydığını düşünüyorum. “Eğer konuyla ilgili akademik bir araştırma yaparsanız…” diye başladığı bir cümle var mesela. Bunu bir sempozyumda, bir panelde, bir arkadaş sohbetinde veya herhangi bir yerde söylemeniz belki absürt hissettirmeyebilir ama ölümüne saatler kalmış yaşlı bir adama süreci anlatırken bunu söylemek hakikaten rahatsız ediyor, duraklatıyor. Aynı heyecanlı anlatış Glia’da da vardı. Onun diyaloglarında da benzer şeyler gördük. Konuşmanın doğallığını bozan, reklam diline benzer ifadeler geçiyordu. “O nedenle eğer hazırsan artık toprağın altına inebiliriz” gibi… On altıncı bölümün sonunda yazarın sesini duyar gibi oldum, pek hoşlanmadım, yapay geldi kulağıma.

Araf ile ilgili bölüm beni başta epeyce rahatsız etti çünkü yazarın bunu nasıl yöneteceğini öngöremedim. Çok çiğleşebilirdi hikâye ki “tüm bunlar bir rüyaydı” şeklinde bağlamasından da endişe ettim. Ancak bir miktar zorlama bulsam da üzerine kurduğu metafora razı oldum diyebilirim. Hatta perdenin arkasında ne olduğunu merak etmemi de sağladı. Bir veya iki tane mantık hatası yakalasam ve zorlama olduğunu düşündüğüm yerler olsa da çok takılmadım. “Ruhun özündeki ezgi” detayını da oldukça beğendim. Araf’tan ayrılma şekli de hoşuma gitti. Rüyadaki düşme hissini anımsattı bana.

Araf’ta Mileva’nın babasıyla karşılaşmalarını bekliyordum ama epeyce geçe kaldı. Öyle bir şaşkınlık yaşasam ve Mileva’dan şüphelensem ilk olarak babasını bulurdum orada. Ancak üzerine düşününce tutarlı buldum. Falin pasif bir karakter olduğu için cevabın peşine düşen değil cevabın ona gelmesini bekleyen kişi konumunda kalıyor yine. Genel olarak yazarın teslimiyetçi karakterler yarattığını da fark ettim. Bunu bilinçli yapıp yapmadığını merak ediyorum.

Sonunda karakterin seçiminden memnun kaldım mı ondan da emin değilim. Çünkü hikâyenin devamını öğrenmemize engel oldu, bizi çok fazla soruyla bıraktı. Ancak hayat da böyle değil mi zaten? Tüm sorularımıza ne yazık ki cevap bulamıyoruz ve hayat öylece bir şeylerin ortasında bitiveriyor. Bir de karakterin gördüğü şeyin gerçekliğini sorguladığı yerde teyit edebileceği bariz yollar varken en zor yolu seçmesi de bana gerçekçi görünmedi. Pekâlâ Glia’nın varlığını bulabilir, Mileva’dan babasına ve önceki yaşamlarına dair bilgileri alabilirdi. Karakterin pasifliği, beceriksizliği beni sinirlendirdi ki bu iyi bir şey çünkü bu, yazar karaktere bizi inandırabiliyor demektir. Zaten tutarlı karakterler yaratıyor genelde.

Yazar dediğim gibi Mater serisinin ilk kitabındaki gibi biraz acemice kurmuş bunu ama serinin devamında belki daha iyi olur. Belki de editör marifetidir. Eğer öyleyse aynı editörle çalışmasını tavsiye ederim. Ancak vermek istediği düşünceyi ve bilgileri kurguya yerleştirme ve zamanlama konusunda hâlâ başarılı. Falin’in yaşamına dair bilgileri önden aldık, karakterle bütünleştik. Sonra Biomortem’e inandık. Şüphe etmedik. Güvenilir olmayan bir karakter olarak sunulan ve aslında mantığıyla hareket eden -ama anlatıcıya göre Falin’i küçük gören- Enke’nin ağzından bir şüphe verildi bize. Üstelik Falin’in, Enke’nin her zamanki hâlinden farklı olduğunu belirtmesi bunun olabileceğini düşündürdü. Sonra Enke’nin haklı olabileceğini düşündük ve Falin’e duyduğumuz saygı bir miktar azaldı çünkü hâlâ Enke’yi suçluyordu.

Yazarın bizim biyolojik bir ortaklık ürünü olduğumuzu anlatmak için bu kitabı yazmış olmasına o kadar sevindim ki! Günahıyla sevabıyla kucaklıyorum bu kitabı bu nedenle. Yeni bir şey söylemiyor ama olanı çok güzel söylüyor. Günümüz toplumuna bakınca da inanılmaz anlamlı buldum. Bu arada biyoloji lisede bana böyle anlatılsaydı muhtemelen düşük notlar almaz, bugün çok daha başka biri olurdum. Hakikaten çok ilgimi çekti. Üstelik yazarın veriş biçimi de çok ilginç. Toplumsal olaylarla birlikte okuyunca çok daha ilginç bir hâle geliyor. İnsanın oluşumunda etkili olan bir şeyin, prokaryotların kendi başına değil de biri diğerinin içinde kaybolacak şekilde çoğalmasının yaşlı prokaryotlar tarafından “sapkınlık” olarak adlandırıldığı kısma bayıldım. Şu an birilerinin sapkınlık olarak algıladığı şeyler olduğunu düşününce bir zamanlar var olmamıza sebep olan bu olay karşısında ne hissedeceklerini merak ettim.

Nihayetinde bu kitap, ölmeye ve canlılığa yeniden bakmamı sağladı. Sevdiklerimizden çabuk vazgeçtiğimizi düşünerek üzüldüm de. Ölümümüz ilan edildikten saatler, günler, aylar hatta bir yıl sonra bile vücudumuzda canlı bir şeylerin kalmış olması “canlı” olmaya dair yeni düşüncelerle buluşturdu beni. Ölümümüz ilan edildikten sonra vücudumuzdaki mikro canlılar bizi yeniden yaşama döndürmek için çabalamaya devam ediyor. Bununla ilgili öyle bilgiler veriliyor ki geçmişte gömdüğüm tüm sevdiklerime katbekat üzülüyorum. Ölüm anlık değil bir süreç ve bir aşamaya kadar dönüş mümkün olabilir. Belki de sevdiğimiz nicesi için bu mümkündü ama biz bunu bilmiyorduk. Kendime de üçüncü bir gözle bakıyorum sanki. Ben aslında bir konağım. Milyonlarca hatta trilyonlarca canlının eviyim. Böyle düşününce insan bencilliğini fark ediyor.
Yanıtla
0
0
Destekliyorum 
Bildir
Editorün Seçimi Bu yorum Kitapyurdu editörleri tarafından faydalı bulunarak öne çıkarılmıştır.
Bilgi İçin 
17 Şubat 2026
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Serinin ilk iki kitabı gibi bunu da bir solukta okudum.Efendimiz’in (s.a.v) hayatını metin ve çizim anlamında bu kadar güzel resmetmek gerçekten emek ve özen işi.Allah yazar ve çizerden binlerce kez razı olsun.Zira artık çocuklar manga okuyor ve bu seri sayesinde Peygamberimizin hayatının en önemli noktalarını sinematografik sahnelerle görüyorlar.Öğrenmekle kalmıyor, pedagojiye uygun tam kıvamında bu hisli anlatım çocukların zihninde ömür boyu kıymetli bir hazine gibi saklanacak.Bizden biri, bizden olan birinin mükemmel hâlleri…Bu seriyi okurken içim huzur doluyor.En büyük sebebi, insan olarak her birimizin yaşadığı duyguları en gerçek, en samimi, en yüce yerden yaşayan insanı (s.a.v) hissetmek bence.O ki her duyguyu en güzel hâliyle yaşadığı için biz O’nunla empati kurup o duygu hâline girdiğimizde yumuşacık oluyoruz ve ona hayranlığımız artıyor.Habibullah’ı sevmek ve ona hayran olmak; neslimizi kurtaracak, güzelleştirecek. Gönülden tavsiye ediyorum, bu seri büyük bir hizmet…
Yanıtla
0
0
Destekliyorum 
Bildir
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
16 Şubat 2026
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Bir Gözetim Dünyasında Gerçek: İnsanın İçindeki Sarsılmaz His mi?
George Orwell bu romanı 1949’da yazmış ama metnin içindeki atmosfer zamansız. O kasvetli hava, gri gökyüzü, her an izleniyor olma hissi… Çoğu inceleme 1984’ü bir “totalitarizm eleştirisi” olarak tanımlar. Evet, öyledir. Ama bana göre romanın asıl meselesi rejim değil, hafıza. Kitabı okurken sadece Winston’ı değil, kendi düşüncelerini de saklamak ister gibi oluyorsun. Çünkü romanın en çarpıcı tarafı, insanın dış özgürlüğünden önce iç özgürlüğünü hedef alması. Düşüncenin bile suç sayıldığı bir dünyada, insan olmanın anlamı sessizce sorgulanıyor.

Roman boyunca Winston’ın mücadelesi fiziksel değil; zihinsel. O, dış dünyayı değiştiremez. Ama içindeki “gerçek duygusunu” korumaya çalışıyor. Günlük tutması bu yüzden tehlikeli. Yazmak, hatırlamak demek. Hatırlamak ise karşılaştırmak. Karşılaştırmak da sorgulamak. Parti’nin korktuğu şey devrim değil, bireysel hafıza. Çünkü hafıza varsa alternatif bir gerçeklik ihtimali var. Ve romanın en trajik yanı da burada başlıyor: İnsan gerçeği bildiği hâlde ona tutunamayabiliyor. Belki de Orwell’ın dünyasında en büyük suç düşünmek değil, hatırlamak. Orwell burada bize şu soruyu sorduruyor:
Gerçek, çoğunluğun kabul ettiği şey mi, yoksa insanın içindeki sarsılmaz his mi?

Julia ile yaşanan ilişki çoğu zaman “aşk” olarak okunuyor. Oysa bana göre bu ilişki romantik olmaktan çok politik. İki insanın birbirine dokunması, sistemin beden üzerindeki hâkimiyetine karşı bir başkaldırı gibi. Çünkü Parti yalnızca düşünceleri değil, arzuları da kontrol etmek istiyor. Sevgi bile denetim altında. Bu yüzden Winston ve Julia’nın birlikteliği bir umut değil; kırılgan bir isyan gibi duruyor.

1984 bana göre bir distopyadan çok bir ayna. İçine baktığımızda yalnızca karanlık bir gelecek değil, bugünün küçük alışkanlıklarını görüyoruz: Sorgulamadan kabul etmek, unutmayı seçmek, çoğunluğa uymak… Dilin daraltılması, kelimelerin azaltılması, düşünce alanının küçültülmesi… Bir noktada şunu anlıyoruz: Eğer kelimeler yoksa, hisler de yavaş yavaş siliniyor. Orwell burada yalnızca bir siyasi eleştiri yapmıyor; insanın zihinsel bağımsızlığını savunuyor. Çünkü kelimeler giderse hafıza gidiyor. Hafıza giderse kimlik de gidiyor. Romanın rahatsız edici tarafı da bu. Geleceği değil, bugünü işaret ediyor.

“Çiftdüşün” kavramı bugün hâlâ canlıysa, bunun sebebi Orwell’ın bir rejimi değil, bir zihniyeti anlatmış olması. Aynı anda iki çelişkili şeye inanmak ve bunu sorgulamamak… Belki de modern dünyanın en büyük konforu bu. “Büyük Birader” figürü romanın sembolü gibi görünüyor. Ama asıl korkutucu olan şey sistemin görünmezliği. Kimin izlediğini bilmiyorsun ama izleniyor olma hissi hep orada. Bu da romanı salt bir totaliter rejim eleştirisinden çıkarıp psikolojik bir gerilime dönüştürüyor.

Orwell’ın en ürkütücü başarısı şu: Romanın korkusu dışarıdan gelmiyor. Telescreen’ler, işkenceler, gözetim… Bunlar görünür tehditler. Asıl korku, insanın bir süre sonra bunlara alışması. Okur romanı bitirdiğinde şunu fark ediyor: İnsan her şeye alışabiliyor. Hatta gerçeğin silinmesine bile. Finalde ise yıkılıyoruz. Çünkü klasik anlamda bir umut sunmuyor. Ama belki de Orwell’ın cesareti tam burada. Bizi rahatlatmıyor. Kurtuluş vaadi vermiyor. Çünkü bazı sistemler silahla değil, insanın içindeki direnci eriterek kazanıyor.

Mutlu bir kitap değil. Hatta umutlu da sayılmaz. Ama düşündüren, rahatsız eden ve uzun süre etkisinden çıkamadığın bir roman. Bence iyi edebiyat biraz da bu: Okurla tartışan, okuru huzursuz eden metinler. Ve belki de 1984’ü unutulmaz yapan tam olarak bu.
Yanıtla
0
0
Destekliyorum 
Bildir
Editorün Seçimi Bu yorum Kitapyurdu editörleri tarafından faydalı bulunarak öne çıkarılmıştır.
Bilgi İçin 
16 Şubat 2026
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
İncecik bir kitap ama küçümsenecek gibi değil. Beklediğimden daha dolu, değindiği pek çok noktaya da zaten katılıyorum. Özellikle çocuk edebiyatının politik bir alan olduğu fikri çok yerinde. “Çocuk edebiyatı sinsi bir düzen bozucudur” cümlesi kitabın omurgası gibi ve gerçekten de düşünmeye değer.

Çocukları “anlamaz” sanan, metinleri steril hâle getiren yaklaşımın ne kadar sorunlu olduğunu hatırlatması da güçlü taraflarından biri. Çocuk kitaplarının kaçış değil bulma alanı olduğu fikri ayrıca çok hoşuma gitti.

Ancak biraz romantik tonu var gibi de duruyor. Başlığı bu kadar iddialıyken daha kapsamlı, daha derin bir çalışma beklediğimi fark ettim. Eksik kalmış hissi yarattı. Akademik arka planı olan bir yazardan daha geniş bir çerçeve görmek isterdim.

Yine de küçük hacmine rağmen kritik yerlere dokunan, düşündüren bir okuma.
Yanıtla
0
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Editorün Seçimi Bu yorum Kitapyurdu editörleri tarafından faydalı bulunarak öne çıkarılmıştır.
Bilgi İçin 
16 Şubat 2026
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Kitabın yorumları çok iyiydi bende iyi bir şey okuyacağımı tahmin ediyordum ama bu kadar iyisini uzun zamandır okumamıştım. Kesinlikle tavsiye ederim. Gerilim heyecan ters köşe ne ararsanız var. Anlatımı güzel konusu çok güzel meraktan bir sayfa bir sayfa daha okuyayım derken kitap bir günde bitti. Küçük bir İngiliz kasabasında işlenen cinayet, görevlendirilen BBC spikeri ve hedefteki dedektif. Geçmişten gelen sırlar olayları ise herkes kendi bakış açısından anlatıyor. Bir Jack, bir Anna sahnede araya serpiştirilen gizem ve müthiş final. Hemen yazarın ikinci kitabı taş kağıt makas'a başladım.
Yanıtla
1
0
Destekliyorum  1
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Editorün Seçimi Bu yorum Kitapyurdu editörleri tarafından faydalı bulunarak öne çıkarılmıştır.
Bilgi İçin 
16 Şubat 2026
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
İlker Aslan'ın "Aykırı Seyir" dizisinden çıkan öykü kitabı İnsanlar ve İnsanlar, deneyselin anlatım imkânlarını kullanarak özellikle aile ilişkilerine değindiği on öyküden oluşuyor. Deneysel için yapılan, ne anlattığı belirsiz, eleştirisine ret niteliğinde bir kitap İnsanlar ve İnsanlar. Özellikle eserdeki ilk öykü, "Muazzam Döngüsünde" bunun güzel bir örneği. Yazarın öyküsünde belirttiği gibi, fotoğraf karesini andıran betimlemeler, ansiklopedik bilgiler, yarım kalan cümleler, tamamlanmamış paragraflardan oluşuyor metin. "Bu öyküyü babam yazsaydı herhalde böyle anlatırdı beni," cümlesiyle de deneyselliğin nedenini kurmacanın içinde açıklıyor. Kitaptaki öykülerin ağırlığı deneysel olsa da üstteki öyküde de belirttiğim üzere hep eleştirilenin aksine, buradaki metinlerde kullanılan biçimler "amaç" değil, hikâyeyi anlatabilmek için uygun "araç". Farklı öykülere sahip bir kitabı okumak isteyenlere muhakkak öneririm.
Yanıtla
0
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Editorün Seçimi Bu yorum Kitapyurdu editörleri tarafından faydalı bulunarak öne çıkarılmıştır.
Bilgi İçin 
16 Şubat 2026
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Agota Kristof, geçtiğimiz sene birkaç metnini okuduğum bir yazar. Zadie Smith gibi onu da yeni keşfettim. Öykü okumaya eğilen bir okur olarak Katherine Mansfield'in ardılları olarak görüyorum bu iki yazarı. Bu yazarları birbiri ile yazıdaki hünerleri için karşılaştırmakta sakınca görmedim. Agota Kristof, yazıda bütün hünerini gösterdiğini düşündüğüm biri ve 'Neredesin Mathias'da o kadar iyi metin toplamı. Oyun ve öyküsü onun için bir o kadar harika.
Yanıtla
0
0
Destekliyorum 
Bildir
Editorün Seçimi Bu yorum Kitapyurdu editörleri tarafından faydalı bulunarak öne çıkarılmıştır.
Bilgi İçin 
15 Şubat 2026
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Yazarın okuduğum ikinci kitabı.
Kitabın da son sayfalarını gözyaşları içinde bitirdim. Bazı kitaplar vardır, sadece okunmaz; insanın içine dokunur, kalbinde bir yere yerleşir… Bu kitap benim için öyle oldu.
Yazarın kalemi gerçekten çok güçlü. Kurgunun akışı, olayların birbirine bağlanışı ve o derin, etkileyici dili insanı sayfaların içine çekiyor. Okurken sadece bir hikâye okumuyorsunuz; yaşıyor, hissediyor, hatta bazen içten içe sızlıyorsunuz.
Bosna’yı, Srebrenica’da yaşanan o büyük acıları anlatırken, bir yandan da insanın en özel yaralarına, ailesi içinde taşıdığı acılara öyle dokunuyor ki bazı satırlarda nefes alıp durma ihtiyacı hissettim.
Bu yüzden kitabı çabuk bitirmeye kıyamadım, yavaş yavaş okudum. Çünkü bazı hikâyeler hemen bitsin istemiyorsunuz; biraz daha sizinle kalsın, biraz daha içinize işlesin istiyorsunuz.
Gönülden tavsiye ediyorum… Hiç düşünmeden okuyun derim.
Yanıtla
0
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Editorün Seçimi Bu yorum Kitapyurdu editörleri tarafından faydalı bulunarak öne çıkarılmıştır.
Bilgi İçin 
15 Şubat 2026
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Bu ülkede Osmanlı'dan Cumhuriyet'e değişmeyen bir sorun var ve halen de farklı boyut ve biçimlerde devam ediyor. Adına ister geçim derdi, ister ekmek parası ister gelir dağılımı adaletsizliği deyin. Yazar bir zamanlar Çukurova denilen bölgede pamuk tarlalarında çalışan ırgat denilen insanların acılımı acılı öykülerini anlatıyor. Bir kısmı kurgu ve hayal ürünü olsa da çoğu gerçek ve can yakıcı. Ne yazık ki bu ülkenin tuzu kuru, doğuştan şanslı, seçkin kitlesi azınlık olsa da çoğunluğu işçi, emekçi, ırgat, maraba, açlık ve yoksulluk sınırında ya da altında yaşayan insanlar. Yazarın mahpushane yıllarından kalma dili rahatsız edici de olsa, roman da olsa, sıradan, adı sanı bilinmeyen fukara Anadolu insanının, köylüsünün hikayesi satırlara iyi yansıtılmış. Yitip giden hayatlar, cehennemi andıran bir vasat, telef olup giden insanlık. Akıcı, sarsıcı, yürek yakan ve kahreden bir roman, yüreğiniz elverirse okuyun derim. İyi ki ahiret var, hesap var, cennet ve cehennem var.
Yanıtla
0
0
Destekliyorum 
Bildir
Editorün Seçimi Bu yorum Kitapyurdu editörleri tarafından faydalı bulunarak öne çıkarılmıştır.
Bilgi İçin 
15 Şubat 2026
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Zor bir dönemden geçerken bu kitap ilaç gibi geldi bana. Bazı şeylere engel olamayız karşısında duramayız olmasını istemediklerimizin olmasında vardır bir hikmet biz bilemeyiz Allah bilir..! Kitap sade ve anlaşılır bir dille yazılmış hatta anlamını bilmediğin bazı kelimelerin açıklaması çok güzel yapılmış. İçerisinde farklı testler var ve sonuçları insanın kendini tanımasını sağlıyor çünkü bazen kendinizde olanı bilseniz bile bunu görmek duymak görmezden geldiklerinizi gözlerinizin önüne seriyor. Okumaktan büyük keyif aldım. Bu yazarın okuduğum ilk kitabıydı ve diğerlerini de okumama vesile olacak. Bitirdiğimde içimde güzel bir his bıraktı benim yazarın emeğine sağlık
Yanıtla
0
0
Destekliyorum 
Bildir