Yeni bir şey söylemiyor ama söyleyeceğini çok etkili söylüyor. "Canlılık" ve "ölüm" kavramlarını yeniden düşünmenizi sağlıyor.
Biomortem, Serkan Karaismailoğlu’nun Glia adlı yeni serisinin ilk kitabı. Bunu Mater serisinden sonra okudum ve onlar kadar ilgimi çekecek mi diye merak ediyordum. Yazar, bu kitapta da ilginç gerçekleri kurguya güzel yerleştirmiş. O dünyaya beni inandırmayı, hikâyenin içine almayı başardı. Kitap bittiğinde -aslında hâlâ okurken bile- üzerine düşünecek çok şey vermişti bana. Bilhassa “canlılık” ve “ölüm” kavramları üzerine…
Bu, bir aşk hikâyesi gibi görünse de aslında bundan çok daha fazlasını anlatıyor. Yaşamaya ve ölmeye dair geleneksel bakışın ardına bakabileceğimiz bir pencere açıyor. Yeni bir şey söylemesine de gerek kalmıyor aslında. Bilimsel gelişmeleri kurgunun içine yerleştiriyor ve birinin aslında/gerçekte ne zaman öldüğüne dair “sonsuz bir düşünce tüneline” giriyorsun (Kitabı okuyanlar tünel referansını yakalayacaktır:)).
Hikâye, Biomortem adı verilen özel bir klinikte başlıyor. Burası dağın tepesinde bir yer olarak tarif ediliyor ki yazarın Thomas Mann’in Büyülü Dağ’ına tutkun olduğuna ikna etti beni çünkü Mater serisinde de dağda bir merkez vardı. Büyülü Dağ’ı ve Büyülü Dağ analizlerini okuduktan sonra kitaplarına yeniden bakmak lazım belki de. Falin adlı bir adamın Biomortem’deki hazırlıkları sürerken -resmen kâğıt işlerinden bahsediyorum. Ölüyor da olsan o kâğıt işleri olacak- bir yandan da hikâyesini öğreniyoruz. İlk bölümden onun oraya ölmeye geldiğini anlıyorsunuz ama yazarın o bölüme önemli bir metaforu yerleştirdiğini göremiyorsunuz. İlk başta bunun dramatik bir element olarak yerleştirildiğini ve elbette derin manalar içerdiğini düşündüm ama kitabın evrildiği yere dair bir foreshadowing element olduğunu öngöremedim. Zaten yazarın kurguyu o seviyeye taşıdığına hâlâ şaşırıyorum. Bir süre zor ve son derece riskli bir alanda gezinmiş. Çünkü okuru kaybedebileceği, hikâyenin nabzının düşebileceği, daha da kötüsü gülünç olabileceği bir alana taşımış. Bir şekilde öyle ya da böyle oradan dönmeyi başardığını söyleyebilirim.
İlk başta ana karaktere dair epeyce şey öğreniyoruz. Gençlik yıllarını, eğitim durumunu, hayata bakışını, geçtiği yolları ve daha nicesini adım adım bize veriyor. Karakterle bağ kurabiliyorsun, bu da başka bir karakteri kötü gibi algılamamıza dahi sebep oluyor. Ancak hikâyenin bir yerinde belli sebeplerden karakteri yargılarken buldum kendimi. Etik olmadığını düşündüğüm şeyler oldu. Ancak o zaman bile kötü gibi algılanan karaktere dair düşüncemi değiştirmemişti. Ne zaman Biomortem’deki doktor için benzer bir yöntem uygulandığını fark ettim, işte o zaman Enke adlı o karaktere dair bakışım değişti. Aslında bu ana karakterin korkaklığı ve öz güvensizliğiyle ilgiliydi. Enke ne istediğini bilen ve ona göre yaşayan biriydi. Falin’in kişiliği, yorumları onu “kötü karakter” gibi gösteriyordu. Bu açıdan bakınca Enke birden saygı duyduğum, hoşlandığım bir karakter oldu. Falin’in kendi doğrularını konuşamayacak durumda olması Enke’nin kendi doğrularını konuşmasına engel olmamalı. Pek tabii kendi doğrularını söyleyip bir tartışma ortamı yaratabilirdi. Hiç olmadı, evliliği devam ettirmemeye -belki de hiç evlenmemeye- karar verirlerdi. Ancak Enke’ye uyumluymuş gibi davrandığı onca yıla rağmen Falin kendi eksikliğini görmektense başkasının tamamlanmışlığını kötülemeyi tercih etti.
Sürpriz bozan detaylar verebilirim bu noktadan sonra. Altıncı bölümün sonuna kadar hızlı bir hikâye anlatımı vardı. Biomortem’e geldiği ana kadar tırmandırma yapmak için böyle yapılmış. Karakterle bağ kurmamız ve kaçırdığı yaşamı daha iyi bir partnerle yeniden yaşama şansı elde etme ihtimaline sevinmemiz bekleniyor. Karakter bence okurla arasına mesafe koyuyor ve kendinden yaşça küçük birine neden ve nasıl âşık olduğunu da anlayamıyoruz. Amakrin’in onu bekleyeceğine güvenmek de bilimin pankreas kanserine ve uzun yaşamaya dair sorunları çözmesine inanmak da o noktada güçtü. 50 yıl dondursalar da Falin tüm o gelişmeleri kaçırdığı için hâlâ adaptasyon sorunları yaşayabilir sonuçta. Kademeli olarak bazı sorunları ve teknolojileri göğüslüyor olmamız da belki yaşam süremizde pozitif bir etki bırakıyordur, kim bilir? Tabii yazar, hikâyenin beklediğim sonuna götürmediği için bunu nasıl vereceğini hiç öğrenemeyeceğim. Üstelik serinin ikinci kitabı Biomortem’in devamı olmayacakmış, birbirinden bağımsız olacağını söylemiş yazar. Bu habere pek sevindiğimi söyleyemem çünkü cevapsız sorularla bıraktı kitabın sonu beni.
Duraksamama neden olan şeyler de vardı. Mater serisinin ilk kitabındaki sorunu burada da gördüm. Serinin devamında bu sorun hallolduğu için yazarın bunu hallettiğini düşünmüştüm ama bu kitapta da o yapaylık, akademik bir makaleden okuyormuşum hissi vardı. Kurgunun içinde sırıtan noktalar vardı. Oranın gerçekliğinden bizi iten bir sorun bu. Mesela Biomortem’deki sürece dair Mileva’nın anlattıkları aslında yazarın bize aktarmak istediği bilimsel bilgiler ve bunları verirken bazen kurulan hikâyenin nerede olduğunu ve karakterin durumunu yok saydığını düşünüyorum. “Eğer konuyla ilgili akademik bir araştırma yaparsanız…” diye başladığı bir cümle var mesela. Bunu bir sempozyumda, bir panelde, bir arkadaş sohbetinde veya herhangi bir yerde söylemeniz belki absürt hissettirmeyebilir ama ölümüne saatler kalmış yaşlı bir adama süreci anlatırken bunu söylemek hakikaten rahatsız ediyor, duraklatıyor. Aynı heyecanlı anlatış Glia’da da vardı. Onun diyaloglarında da benzer şeyler gördük. Konuşmanın doğallığını bozan, reklam diline benzer ifadeler geçiyordu. “O nedenle eğer hazırsan artık toprağın altına inebiliriz” gibi… On altıncı bölümün sonunda yazarın sesini duyar gibi oldum, pek hoşlanmadım, yapay geldi kulağıma.
Araf ile ilgili bölüm beni başta epeyce rahatsız etti çünkü yazarın bunu nasıl yöneteceğini öngöremedim. Çok çiğleşebilirdi hikâye ki “tüm bunlar bir rüyaydı” şeklinde bağlamasından da endişe ettim. Ancak bir miktar zorlama bulsam da üzerine kurduğu metafora razı oldum diyebilirim. Hatta perdenin arkasında ne olduğunu merak etmemi de sağladı. Bir veya iki tane mantık hatası yakalasam ve zorlama olduğunu düşündüğüm yerler olsa da çok takılmadım. “Ruhun özündeki ezgi” detayını da oldukça beğendim. Araf’tan ayrılma şekli de hoşuma gitti. Rüyadaki düşme hissini anımsattı bana.
Araf’ta Mileva’nın babasıyla karşılaşmalarını bekliyordum ama epeyce geçe kaldı. Öyle bir şaşkınlık yaşasam ve Mileva’dan şüphelensem ilk olarak babasını bulurdum orada. Ancak üzerine düşününce tutarlı buldum. Falin pasif bir karakter olduğu için cevabın peşine düşen değil cevabın ona gelmesini bekleyen kişi konumunda kalıyor yine. Genel olarak yazarın teslimiyetçi karakterler yarattığını da fark ettim. Bunu bilinçli yapıp yapmadığını merak ediyorum.
Sonunda karakterin seçiminden memnun kaldım mı ondan da emin değilim. Çünkü hikâyenin devamını öğrenmemize engel oldu, bizi çok fazla soruyla bıraktı. Ancak hayat da böyle değil mi zaten? Tüm sorularımıza ne yazık ki cevap bulamıyoruz ve hayat öylece bir şeylerin ortasında bitiveriyor. Bir de karakterin gördüğü şeyin gerçekliğini sorguladığı yerde teyit edebileceği bariz yollar varken en zor yolu seçmesi de bana gerçekçi görünmedi. Pekâlâ Glia’nın varlığını bulabilir, Mileva’dan babasına ve önceki yaşamlarına dair bilgileri alabilirdi. Karakterin pasifliği, beceriksizliği beni sinirlendirdi ki bu iyi bir şey çünkü bu, yazar karaktere bizi inandırabiliyor demektir. Zaten tutarlı karakterler yaratıyor genelde.
Yazar dediğim gibi Mater serisinin ilk kitabındaki gibi biraz acemice kurmuş bunu ama serinin devamında belki daha iyi olur. Belki de editör marifetidir. Eğer öyleyse aynı editörle çalışmasını tavsiye ederim. Ancak vermek istediği düşünceyi ve bilgileri kurguya yerleştirme ve zamanlama konusunda hâlâ başarılı. Falin’in yaşamına dair bilgileri önden aldık, karakterle bütünleştik. Sonra Biomortem’e inandık. Şüphe etmedik. Güvenilir olmayan bir karakter olarak sunulan ve aslında mantığıyla hareket eden -ama anlatıcıya göre Falin’i küçük gören- Enke’nin ağzından bir şüphe verildi bize. Üstelik Falin’in, Enke’nin her zamanki hâlinden farklı olduğunu belirtmesi bunun olabileceğini düşündürdü. Sonra Enke’nin haklı olabileceğini düşündük ve Falin’e duyduğumuz saygı bir miktar azaldı çünkü hâlâ Enke’yi suçluyordu.
Yazarın bizim biyolojik bir ortaklık ürünü olduğumuzu anlatmak için bu kitabı yazmış olmasına o kadar sevindim ki! Günahıyla sevabıyla kucaklıyorum bu kitabı bu nedenle. Yeni bir şey söylemiyor ama olanı çok güzel söylüyor. Günümüz toplumuna bakınca da inanılmaz anlamlı buldum. Bu arada biyoloji lisede bana böyle anlatılsaydı muhtemelen düşük notlar almaz, bugün çok daha başka biri olurdum. Hakikaten çok ilgimi çekti. Üstelik yazarın veriş biçimi de çok ilginç. Toplumsal olaylarla birlikte okuyunca çok daha ilginç bir hâle geliyor. İnsanın oluşumunda etkili olan bir şeyin, prokaryotların kendi başına değil de biri diğerinin içinde kaybolacak şekilde çoğalmasının yaşlı prokaryotlar tarafından “sapkınlık” olarak adlandırıldığı kısma bayıldım. Şu an birilerinin sapkınlık olarak algıladığı şeyler olduğunu düşününce bir zamanlar var olmamıza sebep olan bu olay karşısında ne hissedeceklerini merak ettim.
Nihayetinde bu kitap, ölmeye ve canlılığa yeniden bakmamı sağladı. Sevdiklerimizden çabuk vazgeçtiğimizi düşünerek üzüldüm de. Ölümümüz ilan edildikten saatler, günler, aylar hatta bir yıl sonra bile vücudumuzda canlı bir şeylerin kalmış olması “canlı” olmaya dair yeni düşüncelerle buluşturdu beni. Ölümümüz ilan edildikten sonra vücudumuzdaki mikro canlılar bizi yeniden yaşama döndürmek için çabalamaya devam ediyor. Bununla ilgili öyle bilgiler veriliyor ki geçmişte gömdüğüm tüm sevdiklerime katbekat üzülüyorum. Ölüm anlık değil bir süreç ve bir aşamaya kadar dönüş mümkün olabilir. Belki de sevdiğimiz nicesi için bu mümkündü ama biz bunu bilmiyorduk. Kendime de üçüncü bir gözle bakıyorum sanki. Ben aslında bir konağım. Milyonlarca hatta trilyonlarca canlının eviyim. Böyle düşününce insan bencilliğini fark ediyor.