Onaylı Yorumlar

Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
25 Mart 2022
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Toplumsal gelişim, her bireyin ayrı ayrı ve ortak çabasıyla gerçekleşecektir
Tarih araştırmaları eserleriyle tanıdığımız yazar; bu defa karşımıza, bireysel ve toplumsal sorunlara çare olabilecek anlatımlarıyla çıkmıştır.

Milli değerlerin ön plana alındığı, maneviyat motifli, tarih bilinci aşılayan örnek olay ve hikayeler, okuruna bir kıyaslama imkânı sunuyor.

Genelde kişisel kişisel gelişim, motivasyon ve süreç iyileştirme kitaplarını çeviri eserlerden okumuşuzdur. Sıra dışı ve yararlı bilgiler edinsek de; dil/çeviri ve kültür farklılıklarından dolayı, anlama ve uygulamaya dönüştürme zorluklarıyla karşılaşırız. Yazar, kitabını hazırlarken 26 yerli yazarın kitaplarından alıntılar yaparak, kendi anlatımlarıyla konu bütünlüğü oluşturmuş. Bu tercih kitapta; akıcılığı, zihinsel kavrayışı, içselleştirmeyi, kabullenmeyi, dikkate değer bulmayı kolaylaştırmıştır.

Bu arada kitaba artı değer katabilecek bir öneri sunayım. Kitap içeriğinde geçen tarihi olay, hikâye, kıssa ve diğer tematik anlatımların, yararlanılan 26 kaynaktan hangisinden alıntı yapıldığı, sayfa sonunda en azından “1-2-3-4” gibi kaynak eser numarasıyla belirtilebilseydi, daha verimli/yöntemli bir çalışma olurdu.

Bir karar, kanı, tahmin, örnek ve proje geliştirirken; “geçmişte acaba bu konuda neler yapılmış, neler tartışılmış, neler söylenmiş” diye merak edip, kendi yöntemlerimizle kısa bir araştırma yaparız değil mi? İşte bundan dolayıdır ki, en fazla okuyup, araştırma yapan kişinin üretimi, daha özgün, daha verimli, daha faydalı olacaktır. Üretimin alanı ve konusu ne olursa olsun, her girişim için geçerlidir bu tespit. Kitapta yararlanılan kaynak eserlerin çoğunu daha önce okumuştum. Karşıma çıkan örnek anlatımlardan bunu hemen fark edebiliyorum. Bu örneklerin konularına göre harmanlanarak, bir araya getirilmesi ve yeni bir yorumla sunulması, kitaba farklı bir sosyal/kültürel nitelik kazandırmıştır.

Toplumsal huzur/güven/barış/uyum/dayanışma ve kaynaşmanın öznesi ve hücresi elbette bireylerdir. Bireyden, yurttaşlık bilincine geçiş de sorumluluk, görev ve haklarımızın ne olup olmadığının farkına varılmasıyla sağlanacaktır. Duygu ve düşünce, bilgi ve inanç; birbirlerini tamamlayan unsurlar olup, dayanışma içinde olup azim ve coşkuya dönüşmesi, bireysel bazda tamamen bizlerin tercih ve sorumluluğundadır. Bundan dolayıdır ki, bu tür eserlerin yaygınlaşmasını, pembe dizilerin yerini almasını, en az fantastik ve polisiye romanlar kadar okunmasını önemsiyor ve öneriyorum.

Önemli ve güncel bir ihtiyacın ilacı olabilecek kıvamda yazılan bu eserin, okuyacaklarınız arasında olmasını diliyor, yazarını da tebrik ediyorum.

Yanıtla
11
1
Destekliyorum  3
Bildir
Hezarfen
Hezarfen
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
24 Mart 2022
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Türkistan'da Tarih ve Uygarlık
Tarih boyunca uygarlık, farklı coğrafyalarda zirveye erişerek değişik medeniyetlerin ev sahipliğinde gelişimini sürdürmüştür. Farklı bakış açılarıyla bazı toplumların geçmişine olduğundan fazla paye verilirken, bazıları sıradanlaştırılarak sanki hiç kültür ve medeniyet unsuru vücuda getirmemiş gibi bilim camiasında sunulmuştur. Oysaki sosyal tekâmül, coğrafyanın sağladığı olanaklar vesilesiyle her toplumun erişebileceği kadar basittir. Yani siyasi ve kültürel ortam müsaitse toplum terakki açısından kendisini belirli bir noktaya götürmeye eğilimlidir. Bu yüzden tarih boyunca milletlerin gelişim safhaları zamana ve mekâna göre değişim göstermiştir.

Dünya haritasına bakıldığında medeniyet bayrağının yükseldiği yerlerde bazı benzer özelliklerin olduğu dikkate değerdir. Misal büyük nehirlerin havzaları uygarlığın merkezleri olarak ön plana çıkar. Örneğin Nil, Fırat- Dicle ve Seyhun-Ceyhun Havzası medeniyetin güçlü dinamiklerle hız kazandığı yerlerdir. Mâverâünnehir diye bilinen Seyhun-Ceyhun Havzası ise Türk medeniyetinin zirve noktasına ulaştığı mekandır. Batılıların Orta Asya namıyla andıkları bu bölge nazarımızda Türkistan diye bilinmektedir. Fakat Türk namıyla anılmasından mıdır bilinmez; bazen medeniyet kelimesiyle beraber zikredilmez. Buna rağmen Batılı bazı bilim adamları araştırmalarını Asya üzerinde zenginleştirirken, haklıya hakkını layıkıyla vererek, medeniyet bayrağını gerçek sahiplerine teslim ederler. İşte bu bilim adamlarından birisi de Barthold’dur.

Vasily Vladimiroviç Barthold 1869 yılında Rusya- Petersburg’da dünyaya gelir. Lisans eğitimini Doğu dilleri üzerine aldıktan sonra çalışmalarını arkeoloji ve tarih üzerine yoğunlaştırır. Zamanla çalışma merkezi olarak kendisine Türkistan’ı belirleyen Barthold, yapmış olduğu saha çalışmalarıyla kalemi güçlü bir oryantaliste dönüşür. Orta Asya üzerine yaptığı araştırmalarla bilim dünyasında adından söz ettirmesi, Barthold’un Türkiye’de tanınmasının önünü açar. Barthold sayesinde Türk tarihi geçmişteki gibi bilinmezlerle dolu değildir. Öyle ki Barthold’un yaptığı çalışmalar ciltlerce kitaba tekabül etmektedir. Zamanla Türk ilim dünyası bu eserlere kayıtsız kalmaz ve müellifin çalışmaları Türkçeye de çevrilir.

Barthold’un Orta Asya coğrafyasını merkeze alan makaleleri güzel bir seçki oluşturularak, Ahsen Batur tarafından derlenip Orta Asya Tarih ve Uygarlık ismiyle Türkçeye kazandırılır. Mezkûr eser dört bölüm halinde tasarlanmış olup, ilk bölüm “Geçmişin İzleri” ismini taşımaktadır. Bu bölüm vasıtasıyla Türkistan ve Türkler hakkında genel geçer bilgiler sunulur. Ayrıca Barthold’un doktora tezi Türkistan’ın Hristiyanlıkla teması üzerinde özellikle durulur. Geçmişten günümüze Türkistan’ın genel panoramasının sunulduğu bu bölüm vasıtasıyla bölgenin geçmişine ilişkin hayali senaryoların ortadan kaldırıldığı görülür. Müellifin bölgeye ilişkin derinlemesine tespitleri adeta zamana ve mekâna bağlı kalmaksızın güçlü yorumlarla satırlarda kendisine yer bulur. Barthold; din, kültür, siyasi tarih, nümismatik, arkeoloji, etnoloji, iktisat gibi farklı disiplinlerden aldığı verilerle bölge tarihine ışık tutar.

İkinci bölümde coğrafya üzerindeki kavimler merkeze alınır. Usunlar, Karluklar, Türkler, Karahanlılar, Karakitaylar, Kalmıklar eldeki bilimsel materyalle tanıtılır. Tabii bu yapılırken yazılı bütün kayıtlar geniş bir bakış açısıyla sunulur. Bahsedilen konular genelde siyasi tarih anlatısı gibi algılansa da aslında bölgenin tarihine ilişkin kilit bilgileri içermektedir. Barthold çağdaşı olduğu bilim adamlarının da yorumlarını ve izahlarını değerlendirerek kendi bilgileriyle harmanlayarak satır aralarında tezlerini sunar. Günümüzde dahi bilimsel tartışmaların odağında olan bu konulara ilişkin tespitler, kafa karıştırıcı olmaktan ziyade okurun geçmişi daha net görmesini sağlar. Sadece anlatılanların netlik kazanması mevzu olmayıp, okurun yorum gücü kazanacağı onlarca bilgi okuyanın kalemini güçlendirir. Örneğin, bu bölümde Türklerin Müslümanlığı, kavimlerin Türklüğü, Türk medeniyetinin karakteristik güçlü özellikleri, dil ve kültür bağlantıları, coğrafya ve etnik unsur ilişkileri vb. konular hakkında fikir sahibi olmak mümkündür.

Eserin üçüncü bölümü ise; Türk tarihinin belirli bir zaman diliminde kavim bazında irdelenmesini içermektedir. Bu sayede Timuriler, Tacikler, Kırgızlar, Sartlar ve Türkmenler mercek altına alınmıştır. Özellikle Kırgızlar üzerine yazılan yaklaşık 80 sayfalık kısmın ayrı bir kitap hüviyetinde olduğunu belirtmek gerekir. Kırgız isminin ilk ortaya çıktığı dönemden başlayarak yapılan anlatım bir Türk boyunun tarihi üzerine yapılan örnek bir çalışma olarak ön plana çıkmaktadır. En eski kaynaklardan izleri sürülen mezkûr kavimlere ilişkin tespitler öylesine etkileyicidir ki her kaynakta bu tarz bilgilere ulaşmak mümkün değildir. Zaten Barthold’un multilingual birikimi ve önemli kütüphanelerdeki kaynaklara ulaşması onun Türkiye’de fazla bilinmeyen eserlere vakıf olmasını sağlamaktadır. Örneğin üçüncü bölümün sonunda Zeyn’ul Ahbar (Gerdizi’nin eseri) isimli kısımda bölgeyi anlatan birinci el kaynaklardan elde edilen bilgiler sunulmaktadır. Bilgiler öylesine ilgi çekicidir ki Türk kavimlerinin mitoloji, folklor, din, sosyal yaşam vb. bağlamındaki farklı yaklaşımları adeta samanlıktaki iğne misali ortaya çıkarılmaktadır.

Eserin dördüncü bölümü ise; yazımızın başında belirttiğimiz Mâverâünnehir ve Horasan’ı merkezine almaktadır. Sır Derya (Seyhun) ve Amu Derya (Ceyhun) Nehirlerinin havzaları bu başlık altında detaylı bir incelemeye tabi tutulmuştur. Bu bölümde Barthold, coğrafya ve tarih ile ilgili bilgilerini mükemmel şekilde mezcetmiş, üstelik bununla da yetinmeyip bölgenin geçmişten günümüze gelişen topoğrafyasını tüm yönleriyle ortaya koymaya çalışmıştır. Geniş bir havzayı sulayan onlarca farklı kolla değişik bölgelere nüfuz eden nehirler düşünüldüğünde tarihi anlatımın daha zorlaşacağına şüphe yoktur. Zira değişen nehir yatakları, kaybolan şehirler ve köyler, devamlı göç, sonu gelmez savaşlar, bölgedeki etnik ve siyasi yapıyı sürekli değiştirir. Hatta nehir yatağının değişmesiyle coğrafyayı bile aynı şekilde bulmak mümkün değildir.

Barthold, ustalığını konuşturarak, bölgenin tarihini; bütün zaruri değişimleri dikkate alarak çizmeye çalışmaktadır. Misal insanın coğrafyaya olan tahakkümüne işaret eden nehirlerle bağlantı sağlayan su kanalları bile uzun tasvirlerle anlatılır. Bölgedeki köyler, kasabalar ve şehirler eski-yeni isimleriyle sunulur. Bu sayede bölgenin topoğrafyasıyla beraber toponomisini (yer adı bilimi) de görmek mümkün olur. Zaten isimlendirme hususunda muazzam hassasiyet gösteren Barthold, bölgenin kavimlerinin hakimiyetindeki idari ve siyasi sınırlarını isimlerle çizer. Bu sayede kavimler, yollar ve ülkeler netleşir.

Eserin çevirisinin Ahsen Batur tarafından layıkıyla yapıldığını belirtmek gerekmektedir. Açık ve sade bir dille birlikte çevirmenin Türk tarihine olan vukufiyeti onun Barthold’un yazdıklarına eleştirel yaklaşmasının önünü açar. Zira çevirmenin dipnotlarla esere müdahaleleri gayet yerinde olup, okurun konuya intibakını arttırmaktadır. Misal bazen ömrünü Türkistan’ın deşifre edilmesine vakfetmiş Barthold’un bile çelişkiye düştüğü yerlerde çevirmenin mahareti konuya netlik kazandırmaktadır.

Eserin kaynak değeri üzerinde özellikle durulmalıdır. Zira Türk tarihi ile ilgili yapılan çalışmaların halen istenilen boyutlara gelememesine karşın; Barthold tarzı bilim adamlarının Türk tarihine eşsiz hizmetler sunduğu dikkat çekmektedir. Bu nedenle yapılan yeni çalışmalar için Barthold, temel başvuru kaynağı olarak ön plana çıkmaktadır. Zaten ilgili alan ve literatürün önemli kitapları zikredildiğinde muhakkak Barthold’a dair eserlerin adı geçer. Üstelik yazarın metodolojik yaklaşımının bilgiye endeksli güçlü bir yorumla şekillenmesi, eserlerinin çağlara meydan okumasının önünü açar. Her şeyden önemlisi Barthold’un anlatımı ilk bakışta yanlı, saldırgan ve rahatsız edici olmayıp, bazı Batılı yazarlarınki gibi ön yargılı ve gerçekleri çarpıtmaya meyilli bir özellik göstermemektedir. Fikirlerini politize etmeden sadece bilime hizmet şiarıyla sunan Barthold, siyasi tartışmalardan ziyade ilmi tartışma ortamlarında kendisini gösterir. Bu nedenle bütün birikimine ve becerisine rağmen kendi bilimsel camiasıyla da ters düştüğü noktalar vakidir. Fakat onun tek başına bir enstitü gibi çalışmasına bakılırsa bu durum gayet normaldir.

Sonuçta; Barthold’un Türkler hakkındaki yorumları bir Rus’un yorumundan ziyade bir bilim adamının tasavvurlarına daha yakındır. Şayet eldeki metinden yazarın Rus, Hristiyan ve Ortodoks olduğu anlaşılmıyorsa ve kimliğinden yola çıkan karşı tarafa yönelen bir sataşmaya dair iz yoksa; okur metni daha güvenilir bir edayla sindirir. Bu açıdan Barthold’un yazdıkları Türk tarihi açısından önemli ve dikkate değerdir. Zaten Türk tarihine olan hizmeti dikkat çekmiş olacak ki 1926 İstanbul Üniversitesinin davetiyle Türkiye’de dersler vermiştir. Geriye dokuz cilt külliyat bırakan Bartold benzeri bir bilim adamına geçmişten günümüze rastlamak zor. Başta bilim camiamız olmak üzere Barthold’dan çok ders alınması şarttır.
Yanıtla
6
4
Destekliyorum  1
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
23 Mart 2022
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Sadako ve Turnalarının Gerçek Hikayesi
Hiroşima ve Nagazaki şehirlerine yapılan ve dünya savaşını sonlandıran atom bombası saldırılarında, hayatta kalanlara Hibakuşa (被爆者 hibakusha) deniliyor. Bunlardan bir kısmı, bombanın etkilerine rağmen uzun süre hayatta kalmayı başardı. Bazıları, daha ilk haftalarda tedavi sırasında hayatlarını kaybetti. Bomba atıldığında henüz iki yaşında olan Sadako isimli masum kız çocuğu ise ancak 10 yıl hayatta kalabildi. Origamiden turnalarla bezenmiş hikayesi ise dilden dile dolaşarak dünya genelinde yaşıyor.

O’nun kısacık hayatını konu alan bu kitapta, Sadako’nun gerçek hikayesini bulacaksınız. Yazarlardan biri, Sadako’dan iki yaş büyük ağabeyi, Masahiro Sasaki. Bombanın atıldığı günden Sadako’nun son gününe kadar sürece bizzat şahitlik edenlerden olması, kitabı, Sadako’yu anlatan diğer kitaplardan ayıran en önemli unsur olsa gerek. Diğer yazar Sue Dicicco, bombayı atan ülkenin vatandaşı. İkisini bir araya getiren ise Sadako’nun hikayesini, uğradığı tahrifattan arındırarak tüm gerçekliğiyle dünyaya anlatma isteği.

Sadako’nun doğumu, bombanın patladığı gün ve sonrasında yaşananlar, kitapta akıcı ve ayrıntılı şekilde anlatılmış. Kitabın dili, çevirisi, baskısı, tasarımı ve mizanpajı çok başarılı. Eserde Sadako’ya ve ailesine ait çok sayıda fotoğraf da yer alıyor. İbretlik konusuyla her yaştan insanın rahatça okuyabileceği ve elden ele dolaştırabileceği bir kitap.

İnsanlığın nükleer silahlardan ders alıp almadığı tartışmalı bir konu. Atom bombası hakkında araştırma programı kurma talepleri, Başkan Roosevelt’e 1939 yılında içlerinde Einstein’ın da olduğu bir grup bilim insanı tarafından yapılmıştı. Pearl Harbor baskını (1941) sonrası ilk çalışmalar, gizlilikle yürütülen Manhattan projesiyle sürdürülmüş (1942) ve bombanın ilk denemesi, 16.07.1945’de New Mexico’da yapılmış, çok geçmeden Hiroşima ve Nagazaki’ye ilk bombalar atılmıştı (6-9 Ağustos 1945). Savaş defteri kapatılmış olsa da SSCB ve İngiltere, bombanın geliştirilmesi işini, ABD ile bir yarışa dönüştürmekte gecikmediler. ABD yönetimi, Japonya’ya devredeceği yıla kadar (1972) Okinawa’da nükleer silah depolamaya devam etti.

Günümüzde geliştirilen 100 megatonluk nükleer bombalardan birinin, ilk atılan “Little Boy” isimli bombanın 6666 katına denk geldiğini belirtmek gerekir. (Nagazaki ‘ye atılan “Fat Man” için bu rakam 5000 kattır.) Gelinen noktada, mesela Kuzey Kore’nin San Fransisco’ya ulaşabilen menzile sahip atom bombası ürettiği bilinmektedir.

Nükleer silah sahiplerinin rekabeti, yaşananlardan ders alınmamışçasına hiç ara vermeden sürüyor. Diğer yandan Sadako Sasaki ve turnalarının hikayesi, nükleer silahlara karşı verilen mücadelede bir bayrak misali dalgalanmaya devam ediyor.
Sadako’nun ağabeyi ile yapılan bir röportaj için bkz.: https://bit.ly/3CTq8Vw

İyi Okumalar!
Yanıtla
10
0
Destekliyorum  3
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
23 Mart 2022
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Bilimin Zaferi
Kitaba geçmeden önce Joe Miller’ı kısaca tanımak faydalı olur kanaatindeyim. Miller şu anda Financial Times bünyesinde Frankfurt muhabiri olarak çalışmaktadır. Daha önce BBC’nin Delhi, New York ve Berlin muhabirliğini yapmış deneyimli bir isimdir. Kitabı kısa süre içerisinde İngilizce, Almanca, Fransızca, İspanyolca, Portekizce, İtalyanca, Macarca, Hintçe ve Türkçe gibi dillere çevrilmiştir.

Kitaba dönecek olursak kısaca anlatılmak istenenin “BioNTech Aşısı”nın öyküsü olduğunu ve bu minvalde inşa edilen kurgunun hikâyeleştirilmiş bir anlatıma sahip olduğunu söyleyebiliriz. Yani tatsız bir kitap okumayacağınızı en başta belirtmem gerek! Elbette bu yapılırken aşının mimarları olarak düşünebileceğimiz Özlem Türeci ile Uğur Şahin’in (aslında birçok başka isminde) anılarından çokça istifade edilmiştir. Yazarımız önsöz bölümünde kitabı yazarken “60 kişi ile söyleşi” yaptığını ve yaklaşık olarak “söyleşilerin 150 saati” bulduğunu ifade etmiştir. Aynı zamanda söyleşiler ve tanıklıklar birbiriyle kıyaslanmış olduğundan aradaki tutarsızlıklar da olabildiğince ortadan kaldırılmaya çalışılmıştır. Bu durum kurguyu, meselenin merkezindeki insanlardan dinlememize de imkân tanıdığından, inanılmaz ölçüde zenginleştirmiştir. Ayrıca aşının neden Almanya merkezli BioNTech şirketi tarafından üretilebildiğini çok net bir şekilde anlayabiliyoruz. Öncelikle bürokratik süreçler diğer ülkelere nazaran daha farklı işliyor. BioNTech şirketi ise yaklaşık olarak 20 yıldır kanser tedavisinde kullanılmak üzere mRNA aşıları üzerinde çalışıyor. Öte yandan son 20 sene içerisinde lipidlerde (mRNA taşınması için kullanılan bir çeşit yağ zarfı) yaşanan gelişmeleri de es geçmemek gerek. Anlayabildiğim kadarıyla lipidler olmadan vücuda gönderilen mRNA moleküllerinin ömrü çok uzun olmuyor. Özetle, aşı her ne kadar 1 sene gibi kısa bir sürede üretilmiş gibi görünüyor olsa da aslında binlerce insanın yüzlerce (belki binlerce) saatlik deneyimi, gerekli teknolojik yatırımlar ve alt yapı imkanları ile yıllardır devam eden bilimsel araştırmaların sonucudur desek herhalde yanılmış olmayız.

İçinde yaşadığımız ve deneyimlediğimiz dünyada uzun süredir tüm insanlığı bu kadar yakından ilgilendiren bir başka virüs ile karşılaşmamış olduğumuz bir gerçekliktir. Tabii, insanlık günümüze kadar sayısız kez türünü tehdit eden salgınlar ile mücadele etmek durumunda kalmıştır. Dolayısıyla bu felaket ne ilk ne de sondur. Fakat daha önce insanlık hiçbir zaman, bu denli yüksek bir seviyede, sahip olmadığı bir silaha artık sahiptir; bilim! Peki, bilim (ve teknik) bu kadar gelişmeden önce durum nasıldı?

MS 565 yılında yaşanan "Justinianus Vebası" ile alakalı klasik metin anlatılarına kısaca bakacak olursak; Ioannes Malalas: “ölen insanları taşıyacak kadar dahi insanın kalmadığını” söyler. (Bonn XVIII, s. 482, str. 4-11; The Chronicle of John Malalas, XVIII 92, s.287)
Prokopios ise yaşanan veba salgınını: “insanlığı neredeyse yok ediyordu” şeklinde ifade eder. (II; 22, 1-2)

Yukarıdaki anlatıların sayısı epey arttırılabilir ancak bu kadarı yeterli olur sanıyorum. Yine hepimizin az çok bildiği “14. Yüzyıl Vebası” yahut “Kara Veba” olarak bilinen salgın da Geç Orta Çağ dünyasını yerinden oynatmış ve milyonların ölümüne neden olmuştur. Burada sayamayacağımız birçok başka salgınların yaşandığı da, yine tarihi kayıtların şahitliğinde, bir vakıadır. Tabii bu anlatıların dönemin yazın tarzı ve metnin yazarları tarafından abartıldığı varsayılabilir. Ancak kesin olarak söyleyebileceğimiz şey; bu salgınlardan kaçmanın yahut korunmanın (en azından 18. yüzyıla kadar) mümkün olmadığıdır.

Aynı veba salgınları gibi 2019-2020 yılı itibariyle gündemimize giren “Covid-19” da insanlığa saldırmış (bu ifadenin doğruluğu tartışılabilir, neticede virüs de hayatta kalmaya çalışmaktadır), birçok insanın hayatını kaybetmesine neden olmuş, ekonomileri daraltmış, sosyal yaşamı sekteye uğratmış ve ciddi psikolojik rahatsızlıklara neden olmuş, fakat kısa süre içerisinde insanlık bağışıklığını aşılar vasıtasıyla tahkim edecek bir yol geliştirmeyi başardığından salgında gerilemiştir. İşte “AŞI: BioNThec Aşısına Giden Yol ve Geleceğin Tıbbı” bu başarının öyküsüdür.

Sonuç olarak kitabı büyük bir beğeniyle okudum. Salgın başladığından beri “Salgınların Tarihi” konusu hakkında kitaplar okumayı alışkanlık haline getirmiştim ve halihazırda yaptırmış olduğum aşının macerasını okumak da kendi adıma son derece faydalı oldu. Bu minvalde düşünenlerin kitabı okuması aşı yaptırma eylemini daha anlamlı bir zemine oturtacaktır. Elbette aşı karşıtlığı içinde olanların da kitabı okumasını şiddetle tavsiye ederim. Medya unsurları vasıtasıyla düşün dünyamızı kirleten unsurlardansa daha kaliteli işlerin tüketilmesini faydalı buluyorum. Ayrıca, naçizane bir biçimde, aşı karşıtlığını bilim karşıtlığı olarak değerlendirilebileceği kanaatindeyim. Aşılar hakkında şüphe duymak son derece bilimsel bir yaklaşımdır ve bu konuda herhangi bir sıkıntı yoktur. Sıkıntılı olan durum kulaktan dolma bilgilerle yahut asılsız iddialarla “bilimsel şüpheciliğin” ideolojik bir fanatizme dönüştürülmesidir. Eğer bir şüphe varsa doğru bilgiye ulaşma kanalları devreye sokulmalı ve ilgili yayınlar takip edilmelidir. Bu araştırma süreci ilgili kişiyi tatmin etmiyorsa elbette kişisel bir tercih olarak aşı yaptırmama kararı alınabilir. Bu konuda da herhangi bir beis yoktur. Ancak yaptırmama kararının toplum içerisinde popülize edilmeye çalışılması anlaşılması güç ve tehlikeli bir durumdur. Aşıların tarihsel süreci takip edildiğinde aşılar vasıtasıyla ortadan kaybolan hastalıkların olduğu bilinen bir gerçekliktir. Eğer aynı karşıtlık bu aşılar içinde geçerli olsaydı, belki de ne ben bu satırları yazıyor olabilirdim ne de siz bu satırları okuyor olabilirdiniz.

Kitabın çevirisini orijinal metin ile kıyaslamadım ancak kullanılan Türkçenin okumayı engelleyen bir tarafının olmadığını, son derece anlaşılır ve akıcı olduğunu söyleyebilirim. Bunun için çevirmen Kemal Atakay’a çevirisi için, Kronik Kitap’a ise kitabı Türk okuruna sunmasından ötürü ve kitapyurdu’na da kitabı bizlere ulaştırdığından çok teşekkür ederiz.

Herkese bol kitaplı, sağlıklı günler!
Yanıtla
9
7
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
23 Mart 2022
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Bir Mokümanter Roman
Bir mokümanter (sahte belgesel / mockumentary) sanılanın aksine bir dokümanter (belgesel / documentary) yazmaktan daha zordur zira dokümanterde olaylar gerçekten yaşanmıştır ve olayın absürt yanlarından tutun da sıkıcı aşamaları da dahil olmak üzere yazarın kabahati değildir. Olay öyle yaşanmıştır. Okur buna katlanmak durumundadır. Oysa mokümanter hayali bir öyküleme gerektirir. Olmayan bir ada, olmayan bir ahali, olmayan önderler, olmayan bir salgın yetkin bir yazarın elinde olmuşçasına anlatılır.

Hayali karakterlerin yüzeyselliği, atmosfer oluşturamama, hiçbir alt öyküye yeteri kadar eğilememe gibi aksaklıklar bu tür romanlarda okura odaklanma sorunu hediye edebilir. Abdülhamit dönemi Ege adası Minger'in haritasının detayları için gösterilen çabayı bir romanın üç olmazsa olmazına; karakter-olay-olgu üçlüsünde görmeyi bekliyorsunuz. Romanın olumlu yanları da var elbette. İstanbul'da, V. Murat'ın zindan hayatı ve onun Abdülhamit'le olan karmaşık bağı okur için yerinde bir sadeleştirmeyle ve dramatik yapıyla sunulmuş. Sonuç olarak Minger adasının mokümanterik bağımsızlık hikayesi, veba ortamı ya da çok kültürlülüğün sancılarını çeken ada ahalisinin yaşamını anlatan bu romanı okumanın kararını okura bırakalım.
Yanıtla
14
15
Destekliyorum  1
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
18 Mart 2022
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Etkili Bir Kitap: Atomik Alışkanlıklar
Uzun süredir çevremden hep övgüyle duyduğum ve sürekli tavsiye edilen bu kitabı sonunda okudum. Sıradan bir kişisel gelişim kitabı olmadığını en başta söyleyeyim. Ayırdığınız vakte, ödediğiniz paraya değecek ve alışkanlıklarınızı dönüştürmenize yarayacak bir kitap bu.

Atomik Alışkanlıklar kitabı ne anlatıyor, anlatılanlar pratikte ne işe yarayabilir genel hatlarıyla bakalım:
Bir yerden başlamak istiyorum ama “ama”ları bir türlü aşamıyorum diyorsanız, bu kitap size tüm bahanelerinizi ortadan kaldırabileceğiniz ve gerçekten “başlayabileceğiniz” bir ortam vadediyor.
Hedef odaklılığı bırakıp sistemlere yönelerek başarıya ulaşabileceğiniz programları oluşturmanıza zemin hazırlıyor. Bir yerde düşüncenizi ve bakış açınızı yeniden programlamayı öğreniyorsunuz.
İyi alışkanlık oluşturmak veya kötüleri bırakmak gibi konuların yanı sıra otopilottaki gündelik işleri sorgulayıp gözden geçirmenize ve onları fark etmenize yardımcı oluyor. Dönüşüm de burada başlıyor. Alışkanlıkların kimliğimizi inşa eden unsurlar olduğunu görmemiz onları dönüştürmek için çaba sarf etmeyi daha kolay ve mümkün kılıyor. Nasıl biri olmak istediğinizi bilirseniz veya keşfedebilirseniz o zaman bir alışkanlığı sürdürmek nefes almak kadar çabasız olacaktır. Kitap sizi bu çabasızlığa ulaştıracak yollardan bahsediyor.

Alışkanlığın anatomisi: Atomik Alışkanlıklar, alışkanlığın anatomisini ele alıyor. Alışkanlıkların gerekçelerini bütünüyle ifşa ediyor. Alışkanlık nedir, nasıl işler, nasıl iyileşir gibi konuları merak ediyorsanız bu kitap size fayda sağlayacaktır.
Karar anları, arzular, erteleme, sorumluluk alma, rutinler, motivasyonlar, kaygılar, tepkiler, pekiştirme yöntemleri, derinlerde saklı sebepler, ortamın ve gördüklerimizin önemi ve daha nice konu bilimsel yaklaşımlar eşliğinde ele alınıyor bu kitapta.
Atomik Alışkanlıklar; size başlamayı öğretmenin yanı sıra başladığınız şeyi sürdürülebilir kılmanın basit ama çok etkili yöntemlerini de aktarıyor.

Kitabın yazarı James Clear, içerikte bahsettiği her konuyu gerçek deneyimlerinden yola çıkarak harmanlamış ve okuruna aktarmış. Kitabı diğer kişisel gelişim kitaplarından sıyıran da bahsedilenlerin havada kalmaması. Gerçek anlamda uygulanabilir, tekrarı kolay ve etkileyici bir içeriğe sahip. Öğreneceğiniz yöntemleri çevrenizdekilere anlatmak için sabırsızlanabilirsiniz.

James Clear’in alışkanlıklara bakışını etkileyici bulduğumu söyleyebilirim. Psikoloji, nörobilim, sosyoloji, gündelik bilgiler harmanlanmış; herkese hitap eden kullanışlı bir rehber ortaya çıkmış bence. Bu kitaptan sonra yazarın blogunu da takip etmeye karar verdim. Meraklısına tavsiye edeceğim bir kitap Atomik Alışkanlıklar. Şimdiden keyifli okumalar.
Yanıtla
145
22
Destekliyorum  30
Bildir
Yanıtları Göster
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
17 Mart 2022
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Hazarların sonu Rusya’nın başlangıcıdır
En başından söylemek gerekirse, müellifinin Sovyet Rusya vatandaşı olması söz konusu çalışmada “oryantalist bakış açısı” tesirinin olup olmadığı yönünde okurda merak uyandırabilir. Hiç tereddüt etmeden bu kitaba zaman ayırıp okuyabilirsiniz. Müellifin Hazar tarihi ile ilgili çalışmaları Bolşevik Moskova’yı rahatsız ediyordu. Hatta bir makalesine 30’lu yıllarda Pravda gazetesi reddiye vermişti. Neyse ki araya 2. Dünya Savaşı’nın girmesiyle beraber müellif Artamonov rejimle normal bir süre geçirmiştir. Çeyrek asırda hazırladığı bu çalışma 1962 yılında tamamlanmıştır. Sanırız Stalin’in ölümünden sonra daha da yoğunlaşarak çalışmayı muazzam hale getirmiştir. Öte yandan çalışmanın baskıya hazır hale getirilmesinde Gumilev’in de büyük katkıları var. Artamonov, devamlı Bolşeviklerle, yani rejimle sorun yaşayan hatta hapis bile yatan Gumilev’in hamisi idi. İlkin dediğimiz gibi her iki ilim adamı da Sovyet rejimi ile sorunluydu zira yeni ve doğru şeyler söylemekteydiler.

Kitap hayli uzun olmasına rağmen oldukça merak uyandıran ve sürükleyici yanı okuru sıkmayacağını düşünmekteyiz. 19. Yüzyılda merak edilmeye ve ortaya çıkarılmaya çalışılan Hazar tarihi daha çok Musevilik bakımından ele alınmıştır. Rusya’daki Bolşevik devrim sonrası yeniden ele alınan Rus tarih yazımında ise Hazar tarihi en başta olması da hayli ilginç. Bununla ilgili kitapta Rus devlet yapısının Hazarlardan örnek alındı iddiasından tutunda sahadaki Türklerin birbirleriyle olan didişmeleri de yer almaktadır.

Çalışma Doğu Avrupa’daki Türk kavimleriyle başlıyor, Hunların Roma’yı zayıflatmasıyla devam ediyor. Kavimler Göçü esnasında antik çağda köleliğin silindiğine şahitlik ederken, Hazarlarda kölelik kavramının olmadığını da büyük bir merakla okuyabilirsiniz. Diğer yandan İslam fetihlerine karşı amansız mücadeleye girişen Hazarların Roma’nın yıkılışını da geciktirmişlerdir diyebiliriz. Çalışmayı okurken bölgenin 1000 yıllık dönemi hakkında da az çok bilgi sahibi olunabiliyor. Dünyanın ilk en kapsamlı Hazar tarihi çalışması olan bu eser bölgedeki Museviliği de irdelerken Rusların nasıl ortaya çıkıp devletleşmeye gittiklerini de anlatmaktadır. Hazarların Araplarla olan münasebetleri de ayrı bir bölümde anlatılırken, bölgedeki diğer Türk kavimleri de çalışmada yer bulmuştur.

Hazarların Museviliğinin yanı sıra diğer özelliklerinin de anlatıldığı bu çalışmada, günümüzde cereyan eden Rusya-Ukrayna krizinin tarihi geçmişini de bulabilirsiniz. Müellifinin teknik olarak karşılaştırmalı tarih metodunu da kullandığını kimi sayfalarda görmekteyiz.
Yanıtla
3
0
Destekliyorum  1
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
16 Mart 2022
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Bir Mülteci Gözüyle Yıllar Sonra Bulgaristan
Bulgaristan, tarihten bugüne, yoğun ilişkilerimiz olan bir komşu ülke. 1393’te Süleyman Çelebi kumandasındaki kuvvetlerin, Bulgar Çarlığı'na son vermesi ve Çar Şişman Ivan’ı esir almasıyla başlayan 500 yıllık Osmanlı egemenliğinde ve sonrasında, iki milletin tarihinin, kaderinin kesiştiği yerler oldukça fazla.

Bulgaristan, ülkemizde “muhacir” olarak isimlendirdiğimiz Balkan göçmenleri için daha da özel bir ülke. Todor Jivkov dönemini, Belene Kampı’nı, Naim Süleymanoğlu’nun Türkiye’ye kaçışını, sınırların açılıp da binlerce soydaşımızın ülkeye akın akın giriş yaptığı dönemi hatırlayanlar için o günler gerçekten ilginçti. 1989 yazında 350 bin mülteci, 2. Dünya Savaşı sonrası yaşanan en büyük kitlesel göçü gerçekleştirmişti. Bulgaristan’da o dönemde yaşananları, çoğumuz, bizzat muhacirlerin ağzından dinledik. Bu göçlerin tarihi, Osmanlı’nın son dönemindeki isyanlara, Balkan topraklarının kaybına, özellikle 93 Harbi’ne kadar gidiyor… Yazar Kapka Kassabova da Türk asıllı olmadığı halde genç yaşında ailesiyle birlikte ülkesinden ayrılmak durumunda kalan yaklaşık bir milyon Bulgar vatandaşından biri.

Konunun, göçlerle ilgili kısmı, resmin sadece bir parçası. Kapka Kassabova, ilk baskısı 2008’de yapılan İsimsiz Sokak kitabıyla okura, bir Bulgar gözüyle -çocukluğuna ve ergenliğine rastlayan- komünizmin alacakaranlık döneminde yaşadıklarını, Yeni Zelanda’ya adeta kaçmalarıyla noktalanan Sofya günlerini anlatıyor.

Kitap, ülkeden ayrılmasından 16 yıl sonra, Sofya’da, Gençlik-3’teki evlerine geri dönmesiyle başlıyor. Sonra kendinizi bir anda soğuk savaşın kasvetli günlerinde 70’lerde buluyorsunuz. Kassabova’nın yaşı ilerliyor, beraber 81 Numaralı okula ve Keti Marçinkova’dan aldığı piyano derslerine gidiyorsunuz, tatillerde akrabalarına yaptığı seyahatlerde O’nunla yol alıyorsunuz, yaşanan siyasi gelişmeleri O’nun gözünden izliyorsunuz… Mesela 1986’da Çernobil Faciası yaşanıyor. Bulgaristan’da felaket haberlerinin sansürlenmesi ve ardından yaşanan sağlık sorunları O’nun ifadeleriyle hayat buluyor: “Küçük ve büyük yalanlar, hayatlarımızın kumaşını güve gibi kemiriyordu.” (s. 94)

Dış dünyayla ilk teması, 9 yaşında Makedonya’daki akrabalarını ziyaretle oluyor. İki sene sonra ailece gezmeye, Doğu Berlin’e gidiyor, Duvarı görüyor. Ardından babasının 6 aylığına araştırma amaçlı olarak Hollanda’ya gidip gelmesi, duvarın arkasındakilere bakışına tesir ediyor: “…diğer taraftaki insanlar, bu kadar cana yakınsa o zaman Duvar bizi tam olarak neye karşı koruyor düşüncesinden de tedirgindim. Daha sonra anlaşıldığı üzere, Duvar bizi kendimizden koruyordu.” (s. 77) Nihayetinde, babasının kazandığı eğitim bursuyla, ailece İngiltere’ye gidince kendisi için hayatın gidişatı tamamıyla değişir. (s. 128 vd.)

Kassabova, Yeniden Canlandırma Süreci’yle Türk azınlık üzerinde uygulanan isim ve din değiştirme baskılarına, adetleri unutturma çabalarına da yeri geldikçe değiniyor: “Ahmet, Bulgarca adının Assen, Ayşe de kendininkinin Ana olduğunu hatırladı.” (s. 118) “Annemle babam gibi insanlar Türk kökenlilerin başına korkunç şeyler geldiğinden şüpheleniyordu ama ortada dedikodudan başka bir şey yoktu. Devlet basını kontrol ediyor, basın da bizim cehaletimizi yönetiyordu.” (s. 119) “Vatandaşlar, ülkeden kendi istekleriyle ayrılmıştı, tıpkı isimlerini ve dinlerini kendi istekleriyle değiştirdikleri gibi.” (s. 121) “Devletin amacı, Bulgaristan’ın Müslüman geçmişinin, şimdiki zamanının ve geleceğinin bütün izlerini silmekti.” (s. 247)

Kassabova, kendisiyle yaşıt olanlar için tanıdık gelecek anılarına da yer veriyor: “Ne zaman onlara gitsem çift renkli kek yiyip küçük fincanlarda Türk kahvesi içer, sonra da fincanları ters çevirip kapatırdık…” (s. 40) “Bütün ülke, 1976 tarihli bir Brezilya pembe dizisi olan Köle Isaura’nın çektiklerine kapılıp gidiyordu… Ama Isaura’nın kapitalist-emperyalist zincirlerinden kurtulması için ayların, yılların, bütün çocukluğumun geçmesi gerekir.” (s. 42). “Tam o sıralarda Star Wars çılgınlığının da pençesine düşmüştük… Turbo cikletlerinin ambalajlarının değiş-tokuş edilmesi işi almış yürümüştü…” (s. 62)
Kitabın ikinci bölümünde (s. 143-318 arasında) yazar, yıllar sonra geri döndüğü Bulgaristan’ı, kendi ifadesiyle saat yönünün tersi istikametinde bir baştan bir başa geziyor ve okurlarına da gezdiriyor. “Bulgaristan haritası, yere serilmiş bir hayvan postuna benzer, başı Avrupa’ya bakar, arka tarafıysa Karadeniz’e dayanmıştır… Balkan Dağları omurgadır.”(s. 197)

AB üyesi olmuş, köprünün altından çok sular akmış bu ülkede adım adım dolaşıyor. Bireysel ve sosyal değişimleri gözlemliyor. Gezi rotasına ait coğrafi bilgilere ilave olarak Bulgar, Trak, Roma ve Osmanlı tarihine ilişkin detaylar sunuyor. Büyük Bulgaristan hayallerinin ailesindeki insanlara yansıması, SSCB, Yugoslavya ve Romanya ile ilişkiler, Balkanların Che Guevara’sı Sandanski, Osmanlılara karşı Nisan Ayaklanması’na liderlik eden Vasil Levski ve aynı ayaklanmanın sembol isimlerinden Baba Tonka, 1. Bulgar Krallığı’nın başkenti Veliki Preslav, 93 Harbi’nde Şipka Tepesi’nde yaşananlar, Şumnu’da yer alan Balkanların en büyük camii: Tombul Cami, Majeste II. Simeon’un ülkeye dönüp başbakan oluşu, Mithat Paşa’nın ve Elias Canetti’nin Rusçuk günleri, Belene Kampı’ndaki 1643 tutsak bebek, Vidin’de padişaha başkaldırıp kendi yönetimini ilan eden Pazvantoğlu Osman (1795-1802) ve Kırcalılar dönemi, Belgradcık’taki Hacı Hüseyin Camii’nin hikayesi (1751), Jivkov’un konut olarak kullandığı şimdinin Ulusal Tarih Müzesi (Boyana), Sofya’nın kaderine terk edilmiş mekanlarından Çanlar Parkı…

Kitabın hemen başında, Yüzüklerin Efendisi’ndeki Orta Dünya haritasını andıran ve gezi rotasındaki şehirlerin tümünün yer aldığı bir Bulgaristan haritası yer alıyor.

Yazar, Yeni Zelanda ve İngiltere günlerine ise bu eserde hiç yer vermiyor.

Yayınevinin eseri ülkemize kazandırması ve çevirmenin başarısı, takdire şayan.

Yazarın şahsi web sayfasını incelemek isterseniz not edelim: kapka-kassabova.net

İyi okumalar!
Yanıtla
3
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
14 Mart 2022
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Çayın öyküsü sıcaklığıyla sizi saracak…
Yaşamımızın önemli ve ayrılmaz parçası olan bir bitki ve ondan oluşan içecekten söz edeceğim bu kez. Önümüze demlenmeye hazır paketlenmiş veya dökme şeklinde gelen bu bitki: Çay. Ülkemizde çok sevilen ve Karadeniz Bölgemizde yetişen çay sıcakkanlı bir dostumuz. Hatta magazinel bir anlatımla renklendirelim; bir dizide yer alan Çaycı Hüseyin karakterinin dillerimize yapışmış seslenişiyle: “Çaylarrrr!”

Onun asıl anavatanı ve keşfedildiği bölgeler Asya’da yer alıyor. Yetişmesi, işlenmesi, çeşitliliği, iklim ve rakımına göre oluşan lezzet değişikliği; nihayetinde törensel bir seremoniyle demlenişi… Geçmişten günümüze çayın serüveni Peter Rohrsen’in bu çalışmasında sizi sıkmayan anlatımıyla, vurucu anekdotlarla çay hakkındaki bilgileri önünüze seriyor. Kişisel olarak bu bilgileri edinmekten çok keyif aldım.

Avrupa’da kurulan şirketler, çayın ticari üretimi ve yaygınlaşması, lojistik ve ticari transferi olağan sonuç olarak ticari rekabeti getirmiştir. Bu ticari rekabet çayın taşındığı gemiler arasında bir spor müsabakasına dönüşmüş ve “çay yarışları” başlamış (s.74). Tazelik ve ilk ürün gibi özelliklerle edinilerek servisi yapılan “çay partileri” zenginler arasında itibar göstergesi haline dönüşmüş.

Kitabın sonunda “ek okuma önerileri” başlığında zengin bir kaynakça sunulmuş. Rohrsen’in bu bilgileri derlerken, çay üretim merkezlerinden uzmanlarla birebir iletişim içinde olduğunu görüyoruz. Bu kitabın sizi etkilemesinde çok önemli bir etken. Çinli bilge Ti’en Yiheng’in sözleri ile çayın serüvenine tanıklık etmeye davet ediyorum: ”Çay, dünyanın gürültüsünü unutmak için içilir.”(s.118). Güzel bir çeviriyle dilimize kazandırılmış, bardağımızdaki sıcak dostumuzun öyküsünün derli toplu yer aldığı bu eseri öneriyorum.

İyi okumalar dileğimle…
Yanıtla
2
0
Destekliyorum 
Bildir
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
14 Mart 2022
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Geçmişini arayan bir adamın hikayesi...
Karanlık Dükkanlar Sokağı, hatırlayamadığı bir nedenle hafızasını kaybeden bir adamın kim olduğunu bulmak için verdiği uğraşı ve bu dönemdeki psikolojik durumunu anlatıyor. Hafızasını kaybeden Guy on yıl boyunca bir özel dedektifin yanında çalıştıktan sonra geçmişte kim olduğunu bulmak için elde ettiği bir ipucundan yola çıkarak araştırmalara başlıyor. Adım adım ilerledikçe geçmişinden parça parça hatıralarını anımsamaya başlıyor. Kitap ana karakterin geçmişte yaşadıkları ile günümüzde araştırmalarına devam ettiği dönemler arasında geçişlerle ilerliyor.

2. Dünya Savaşı'nın bittiği dönemde doğmuş olan yazar, romanın bazı bölümlerinde savaşın insanlarda yarattığı psikolojik etkileri de okuyucuya aktarıyor.

Genel olarak sade bir dille yazılmış olan kitap bana göre, ana karakterin geçmişini hatırladığı bölümler ile günümüzde anlatılan bölümler arasındaki geçişleri tam olarak yapamadığı için yeterli akıcılığa sahip değil. Romanın sonunda sorular genel olarak cevap bulmuş olsa da bana göre cevapsız kalan bazı konular var. Bu da romanın yarıda bırakılmış, kısa kesilmiş veya devamı olması gerektiği izlenimi veriyor. Yazarı 2014 yılında Nobel Edebiyat Ödülü'nü kazanmış olan bu kitabı edebi anlamda çok etkileyici bulmadım. Ancak Mondiano, romanlarının genel karakteristiği olan kimlik sorgulaması ve geçmişin izleri üzerinden varoluşun kanıtlarını takip ederek bu izlerin derinliklerine iner. Bu tarzı sevenler tercih edebilir.

"Sis bulutu dağılmıştı, hem yumuşak hem de buz gibi olan sisi içinize çekince ciğerlerinizi öyle bir serinlik kaplıyordu ki havada uçuyor hissine kapılıyordunuz." (s.40)
Yanıtla
3
1
Destekliyorum  1
Bildir