Onaylı Yorumlar

Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
03 Mart 2022
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Orta Çağımız yoktu fakat neyimiz vardı ve bugüne ne kadarını taşıyabildik?

“Neden İslam’ın Orta Çağı Yoktu?” haklı sorusu; İslam coğrafyasına ve İslam inancına gönül verenlere geçici bir özgüven ve tarihi gurur yaşatsa da devam eden süreçte, yeni bir çağa ayak uydurulamadığı, Orta Çağ’ı kapatıp, yeni bir çağı açan Fatih Sultan Mehmet döneminin devamında da her yönden kayıplara sürüklendiği ortadadır. Demek ki, bir devri “açmak” veya “kapatmakla” istenilen sonuç alınamıyormuş.

El Kindî, İbn Rüşd, İbn Haldun, Farabi, İbni Sina, Hârezmî vd. İslam düşünürleri; yaşadığı döneme, felsefe ve fen bilimleri alanında büyük katkılar sağlamış, eserleri diğer Avrupa dillerine de çevrilerek üniversitelerde okutulmuştur. Fakat düşünce ve çalışmaları; bazı din alimleri tarafından, dine aykırı/sakıncalı bulunarak, küfürle itham edilmişlerdir. Gözü kör edilen, canından olanların da olduğu bu devirde; büyük bir kırılma yaşanmış, bilim, düşünce, kültür ve sanat çalışmaları gerilemiştir. Yakılan orijinal kitapların ancak Avrupa’da yabancı dillerdeki nüshalarına ulaşılabilmiştir. Bu da gösteriyor ki; Avrupa Orta Çağı terk etmiş, bizler de gönüllü olarak kabul etmişiz. Aralarındaki din, mezhep, güç ve iktidar kavgaları, orta çağ zihniyetinin ürünüydü. Savaşarak, öldürerek, dışlayarak birbirlerini yenemeyeceklerinin farkına vardıklarında; sorunu Avrupa Birliği organizasyonuyla çözmüşlerdir. Devamında Avrupa İnsan Hakları sözleşmesi, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi, Savaş Suçları Mahkemesi ve BM teşkilatıyla; bilim, felsefe, demokrasi ve hukukun üstünlüğü; evrensellik, toplumsallık, resmiyet ve meşruiyet kazanmıştır.

İslam alemi, Orta Doğu ve bir kısım Asya ülkeleri; bu tür girişimleri gerçekleştirecek ortak bir bilince ulaşamadıklarından; adeta Orta Çağ’dan kalan düşünce mirasını bile paylaşmakta ayrışıyorlar. Bundan dolayıdır ki; slogan, kavram ve tarihi gerçekler; günümüze neyi taşıdığıyla anılır, anlam bulur.
Yaşantımıza, kazanımlarımıza, birikimimize, güvenlik ve refahımıza kattığıyla gözlemlenir ve tartılır. “Bizim İnancımızda Orta Çağ yoktu” gerçeğine sığınmak, bizi sorumluluk ve sosyal ödevlerimizden muaf tutmuyor. “Yoktuysa o zaman ne vardı, bugüne ne taşıdı” diye sorulduğunda, göğsümüzü gere gere cevap veremiyorsak, hatalıyız, ihmalkârız, kusurluyuz demektir.

İşte bu 162 sayfalık, 2. Baskısını yapmış olan kitap; Alman asıllı, Prof. Dr. Thomas Bauer tarafından yazılmıştır. Arap dili ve edebiyatı, İslam tarihi alanlarındaki akademik araştırmalarını sürdürmektedir. Kitabında bu konuları, derinlemesine irdelemiştir.

“Neden İslam’ın Orta Çağı Yoktu?” sorusunun cevabı olarak; kitabın 143. sayfasında, 7 neden şöyle açıklanmıştır. Genel olarak "Orta Çağ", özel olarak da "İslami Orta Çağ" terimlerinin kullanılmasından neden kaçınılması gerektiğine dair yedi neden belirtilmiştir: "İslami Orta Çağ" terimi: (1) belirsizdir, (2) hatalı çıkarımlara teşvik eder, (3) olumsuz çağrışımlarından sıyrılamaz ve bu nedenle sıklıkla karalayıcı olarak kullanılır, (4) İslam dünyasını egzotikleştirir, (5) ve aynı zamanda onu sömürerek tahakküm altına alır, (6) Nesnel bir temeli yoktur, çünkü Avrupa ve Ön Asya'da Geç Antik Çağ’daki dönüşüm süreçleri oldukça farklı ve çoğu zaman tutarsızdır, ve (7) çağların gerçek sınırlarını görmeyi engeller.

Bu anlatımların gerek ve gerçeklerini kitapta detaylı okuduktan sonra; yeni bir yol haritası çizmemiz, herkesin kabulleneceği bir melodi notası yazmamız kaçınılmazdır. Bu tür eserler; gözümüzün içine baka baka, bize çok önemli uyarılar yapıyor.

Okuyup, anlayanı, anlatanı, uygulayanı bol olsun diliyorum.



Yanıtla
45
31
Destekliyorum  7
Bildir
Yanıtları Göster
Hezarfen
Hezarfen
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
02 Mart 2022
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
İnsan Irklarının Eşitsizliği
Avrupa, aydınlanmayla birlikte birçok fikir akımının merkezi haline gelir. Özellikle hümanizma fikrinin hız kazanmasıyla birlikte insanı ön plana çıkaran, insanın sosyal sorunlarına derman olmak isteyen fikir adamları düşüncelerini serdederler. Hümanizmanın etkisiyle insanlar arasındaki eşitsizlikler de fikir adamlarının dikkatini çeker. Hatta J.J. Rousseau bu eşitsizliklerin kaynakları üzerine bir kitap yazar. Rousseau’ya göre bir insan kendini yeterince tanıyorsa eşitsizliğin kaynağını fark eder. Yani eşitsizliğin kaynağı Rousseau’ya göre insan ve insanın faaliyetleridir. İnsanlar tarafından yaratılmış maddi ve manevi eşitsizlikler sosyal sorunlara neden olur. Sonuç olarak eşitsizlik doğanın meydana getirdiği cinsiyet, yaş, zekâ, sağlık vb. değilse; sonradan ortaya çıkar.

19. yüzyılın ortalarında ise eşitsizliğin kazanılmış hali değil de doğal halinin altı irdelenmeye başlanır. Yani deyim yerindeyse bazılarının ırkî genleri sayesinde doğuştan eşit olmadığı fikri ortaya çıkar. Fikrin babası 1816 yılında dünyaya gelen Fransız düşünür Joseph Arthur de Gobineau’dur. Geliştirdiği ırkçı teoriyi tez şeklinde sunan Gobineau, “İnsan Irklarının Eşitsizliği” isimli bahsedilen kitap sayesinde Avrupa’da isminden söz ettirir. Hatta kendisiyle çağdaş ya da sonra yaşamış birçok fikir adamını etkileyen Gobineau bu da yetmezmiş gibi Nazilerin ırkçı fikirlerine kaynaklık eder.

Tabiî Gobineau’nun fikirleri aniden ortaya çıkmaz. Öncelikle aristokrat bir aileye mensup olması, üst düzey bir diplomat olarak ülkesi namına uzun seyahatler yapması, onun fikirlerinin olgunlaşmasına neden olur. İlk aşamada kullandığı gözlemleri kaba tespitlerle şekillense de tezini bilimsel bir tabana oturtma gayreti yazdıklarından kolaylıkla anlaşılır. Öncelikle ırkların ve farklı milletlerin kültürel özellikleri Gobineau’nun dikkatini çeker. Zira Avrupalılar 19. yüzyılda Doğuya hiç olmadığı ölçüde ilgi gösterir ve Oryantalist akım bilim dünyasında kendisini gösterir. Gobineau da Oryantalizmin etkisiyle Doğuyu tanırken ırkî nazariyesini kültürel öğelerden yola çıkarak konumlandırır. Irkın ve kültürün farklı havzalardan beslendiği düşünülürse ırkın gözlem üstü bir tahlile muhtaç olduğu tahmin edilir. Fakat günümüzdeki genetik çalışmalarının ortaya çıkardığı güçlü teamüllerden kolayca anlaşılabileceği gibi ırk, sathi değerlendirmelerle tespiti yapılacak kadar basit bir mevzu değildir. Üstelik ırkın komplike ve kolay anlaşılmaz hali Gobineau’nun yaşadığı dönem için bile savunulabilir. Belki Gobineau da bunun farkındadır. Ama Beyaz ve Fransız olmanın ayrıcalığını keşfetme çabası içerisindedir.

Gobineau’nun ırkî kimliği önceleyen fikirleri beyazların üstünlüğünü savunanların ve kölelik yanlılarının dikkatini çeker. Özellikle ırkî karışım sayesinde ortaya çıkan -genlerdeki bozulmaya bağlı olan- soysuzlaşmayı eserindeki tezlerinin merkezine yerleştirir. Yani üstün Batı ırkları Doğu ile karışan genleri sayesinde saflıklarını yitirir ve dejenere olurlar. Bunun aksine Doğu ırkları Batılı genlerin sayesinde medeniyette merhale kat ederler. Gobineau’nun bu fikirleri, kendisini ırkçılığın peygamberi olarak anılmasına neden olurken, medeniyet ve kültüre farklı bir kaynak arayışını da gösterir. Zaten Gobineau’nun, eserini, medeniyetin ve yüksek kültürün temelindeki ırkî faktörlerin etkisini göstermek kastıyla yazmış olduğu rahatlıkla savunulabilir.

Gobineau, fikirlerini serdederken etimoloji, tarih, antropoloji, folklor vb. ilimlere sık sık başvurur. Tezini temellendireceği devrinin önemli kaynaklarına müracaat eder. Doğu kaynaklarına yabancı olmadığı yazdıklarından kolaylıkla anlaşılır. Ama Batılı bakış açısıyla yazmasından mütevellit olacak ki Batıya yani kendince güçlü olan ırklara dair bilgileri daha fazla detaylandırır. İlk aşamada beyaz ırkı analiz eder, elde ettiği bulgularla Batılıların Doğululara karşı üstünlüklerini karşılaştırmalı kanıtlamaya gayret gösterir. Tabiî bu noktada tarihi verilere fazlasıyla müracaat ettiği dikkatten kaçmaz. Kendi deyimiyle:” İnsanın genel özellikleri hakkında akıl ve mantık ilkelerine uygun biçimde karar verebilecek bir tek mahkeme vardır; o da amansız yargıç olan tarihtir (s.23).” Oysa ki tarihi bilgilerdeki zenginlik düşünüldüğünde en basit fikirlere bile dayanak olabilecek binlerce veri bulunması ihtimal dahilindedir.

Yazar tarihi bilginin aktarımı yönünde sadece fikirlerine dayanak sağlayacağına inandığı bilgileri kullanmış; aksini anlatan tarihi olay ve olguları es geçmiştir. Bu nedenle fikirlerdeki gevşek zemin ilk bakışta göze çarpar. Fakat bununla beraber klasik Orta Çağ düşüncesini tanımlayan günümüz için çağ dışı denebilecek fikirleri de çürütmeye gayret gösteren Gobineau, bilimsel olmayan teziyle düşüncesindeki skolastik zihniyetin izlerini silmeye çalışır. Misal medeniyetlerin yok olmasını ırkî sebeplere bağlarken ulusların çöküşünü kadınsı davranışlara bağlayan Orta Çağ teorisini yıkmak ister.

Döneminde devletlerin ve milletlerin yok olmasının sebeplerine ilgi gösteren Gobineau, ilk aşamada olası sebepleri tarihten örneklerle elemine eder. 16 bölüm halinde şekillenen eserin her bir bölümünde ortaya sürülen yeni bir fikre ve buna ilişkin teze rastlanırken bazen karşıt fikrin çözülmesi için çaba sarf edildiği dikkatten kaçmaz. Bu aşamada uzun bölüm başlıkları her biri ayrı bir kitabın konusu olacak derecede fikri münakaşalara sebebiyet verecek kadar derindir.

Tabiî ırkçılık söz konusu olunca “kafatasçılık” teriminin de anıldığı bilinen bir gerçektir. Gobineau, eserine bilimsel bir hava katmak için kafatası ölçümlerini ve bununla ilgili antropolojik verileri satırlarına taşır. 19. yüzyıl düşünüldüğünde fazlasıyla ehemmiyet verilmiş bu çalışmaları görmek okur için fazlasıyla şaşırtıcıdır. Misal kendisiyle çağdaş olan bilim adamları tarafından yapılan kafatası deneylerine eserde yer verilir. Günümüz için çağdışı denilebilecek bu deneylerle Gobineau, fikrine dayanak oluşturmak ister.

Gobineau’nun Türklerle ilgili fikirleri de ilginçtir. Türk ırkını Fin menşeili bir ırk olarak tanımlayan Gobineau, Doğulu yazarların Türk tanımlamasından (genellikle güzel ve alımlı); Türklerin sarı ırkla olan bağlantısına şüpheyle yaklaşır. İskitleri Moğol sınıfına koyan Gobineau, Oğuzların Fin lehçesi konuştuklarını ve Ari ırka mensup olduklarını düşünür. Tabiî fikirlerini şekillendirirken basit örneklerden yola çıkar. Misal Seyyah Rubruck’un notlarında, Moğol prensini Avrupalıya benzetmesini, Moğol- Türk akrabalığı üzerinden dolaylı ve değişik bir tespitle kanıtlamaya gayret eder. Yine sonuç olarak Türklerdeki medeni gelişimi Avrupalı kanın karışımıyla açıklayan Gobineau, eserin başından beri yinelediği görüşlerini yeni bir dayanakla tekrarlar.

Eserin gayet iyi bir çevirisinin olduğuna şüphe yoktur. Müellifin tercihen uzun cümleler kurarak fikirlerini aktarması ve devri için akademik sayılabilecek entelektüel bir donanıma sahip olması dilinin ağır olmasını ortaya çıkarmaktadır. Her şeye rağmen çevirmenin ehil bir elle anlaşılmaz olanı anlaşılabilir kıldığı eserde fark edilir. Tabiî beklentisi fazla yalınlıktan yana olan okur için kitabın biraz ağır gelebileceğini tahmin etmek güç değildir.

Gobineau, eseriyle bütün ırkları (beyaz, sarı, siyah) masaya yatırıp her birini ayrı ayrı sınava tabi tutar. Tahlil edilen ırklar eşit değildir. Zira Gobineau’nun elindeki veriler yanlıdır. Ya da Gobineau bilerek ve isteyerek yanlı verileri kullanmakta diretir. Misal meydana getirilen medeniyet ve kültür öğesi sadece ve sadece Batı kaynaklıdır. Doğu şayet bir şey üretmişse bu da dolaylı yoldan ırkî açıdan Batıyla ilintilidir. Balta girmemiş ormanlarda medeniyet husule getirmediği için Kızılderili kabileleri geridir ve hatta aşağılıktır. Beyaz, sarı ve siyah diye nitelendirdiği sınıflandırmanın en alt basamağı olan siyahi insanlar Gobineau tarafından acımasızca yerilir. Gariptir, Gobineau’nun bu fikirleri günümüzün realitelerini ve insan haklarını dikkate almayanlar için halen geçerlidir. Irkçılığın fikri bir hastalık olduğu düşünülürse marazi kaynaklarından birinin Gobineau olduğu düşünülebilir. Gobineau’nun fikirlerinden yola çıkılırsa günümüzde kullanılan ırkçı yaftasının bazen haksız yere kullanıldığı da ortaya çıkar. Zira ırkçı diye etiketlenen bazı insanlar Gobineau kadar marjinal ve uçta değildir. Gerçek ırkçılığın ne olduğunun anlaşılabilmesi için de eserin bir misyonu olduğu, bu nedenle savunulabilir.


Yanıtla
13
4
Destekliyorum  1
Bildir
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
28 Şubat 2022
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
hayatın akışında dikkatten kaçan konuların yeniden gündeme getirilmesi açısından harika bir kaynak
Kumkurdu her çocuğun yalnız dünyasındaki hayali arkadaşı diyebiliriz. Baskıladığı veya baskılanan düşüncelerin sığınma noktası, ses alanı, yaşam merkezi... Büyüdükten sonra hemen hemen hepimizin çok pis bir huyu var: çocuk olmayı unutmak. Bizler çocukken neyde ne kadar bocaladığımızı, bazı soruları sormayı neden ve nasıl bıraktığımızı unutmuş gibi yaşıyoruz ve bu da tıpkı Kumkurdu'nun dönüşüm hikayesinde olduğu gibi her seferinde başka bir şeye evriliyor. Yani önce dağa dönüşen Kumkurdu, volkana dönüştüğü zaman bir dağ gibi davranamıyor artık. Bizler dahi okuyucu olarak Kumkurdu'nu kumkurdu olduktan sonra tanıdığımız için dağ olarak hayal edemiyoruz.

Geleceğin temeli atılıyor çocuk eğitiminde. Bencil kararlarla hayata dahil edilen çocukları öylece kendi haline bıraktığımızda, nelerle boğuştuğunu görmemiz açısından fena bir örnek sayılmaz aslında bu kitaplar. Elbette eleştirel düşünceye teşvik eden ve çocuklara arkadaşlık edecek bir seri aynı zamanda. Bu anlamda alınması ve hediye edilmesi kesinlikle tavsiye edilebilir. Hatta çocukları düşünmeye zorlayan kitaplar tercih edin ki tek başına broşür dahi okusa alt metnini görebilsin.

Yetişkinler olarak sırtımızda geleceğin sorumluluğunu taşıyoruz. Çocukların sorularına verdiğimiz cevaplar onlarda bir iz olarak kalıyor. Eksiklikler kimi zaman derin travmalara neden olabiliyor. Özellikle ebeveynler çocukların onları ebeveyn dışında bir kimlikle göremediğini bilmeli. Yoğun çalışıyorsanız "yoğunum, çalışmam lazım" demek yeterli değil. Çünkü çocuğun dünyasında bunun bir karşılığı yok. Çalışmanın farklı motivasyonları olduğunu veya paraya ihtiyaç duyduğunuzu, her şeyden evvel paranın dünyadaki yerinin farkında değil. Onu hayatınızın içine gerçek anlamda alıp ebeveyn değilken neler yaptığınızı göstermelisiniz. O zaman bunun kendisiyle ilgili bir mesele olmadığını ve hayatın içinde bunun dışında da var olduğunuzu görecektir. Kendinize sorun. Ebeveynlerinizin anne veya baba -veya her ne konumdaysalar- ilk kez ne zaman bir insan olduğunu, hatalarıyla doğrularıyla belli bir yaşam tarzı benimsediğini ve hatta aslında bu kaynaktan gelen her bilginin doğru olmayabileceğini ilk ne zaman fark ettiniz? Buradan pay biçin. Ne kadar erken görülürse o kadar iyi. Çocuklar yetişkin hayatında bu duruma dahil olunca büyük fedakarlıklar yapıp ona iyilik yapmış olmuyoruz. Çocuklar er ya da geç bunu öğreniyor. Geçişin çok sert olmaması için ilk andan "nasılsa çocuk" mantığıyla hareket etmemek gerektiğini düşünüyorum. Çocuğun düşünebilen, karar alabilen ve en önemlisi hayatına şekil verip bir kalıp yaratan bireyler olduğunu hatırlayın. Kitapta da olduğu gibi çocukları sorularla baş başa bırakmamalı. Eğer kendinize zaman ayırmaya ihtiyaç duyuyorsanız çocuğunuza bunu verebiliyor olmanız lazım. Birey olarak sizi görmesini sağlayın. O zaman bu kitaptaki çoğu konuda bir Kumkurdu'na ihtiyacı kalmaz. Eminim ki bu kitabı okuyup da çocuklarını ne derin bir yalnızlığa mahkum ettiklerini görenler en az benim kadar üzülecekler. Çözüm hem de söylediğim kadar basitken...

Bu kitapta hem çocuğa hem de yetişkine dışarıdan bakma fırsatı bulabiliyorsunuz. Öz eleştiri yapılırsa pek çok şeyi değiştirme, güzelleştirme, ruhu özgürleştirme gücü var bu serinin. Çocuklara verdiğiniz cevaplar sizin açınızdan yeterli gibi görünebilir. Ancak onun sizin sahip olduğunuz yaşanmışlığa sahip olmadığına dair bir aydınlanmaya ihtiyacınız oluyor her zaman. Hayatın akışında unutuverdiğimiz o soruları belki yetişkin olarak kendimize sormak ve vazgeçtiğimiz sorulara yanıt bulmak bizim de hoşumuza gider. Zıt kavramlar üzerine yeniden düşünmek hayatta pek çok şeye yeniden bakmaya, bazı şeyleri daha net görmeye neden olabilir. Aşk, ölüm, ikili ilişkiler gibi yetişkinken bile içinde kaybolduğumuz soyut kavramları bir çocuk gözüyle yeniden görmek içinizdeki çocuğa dokunuyor.

Kumkurdu Zackarina'yı hayata hazırlayan sensai, bir bilge rehber edasıyla sakince pencere açıyor ona. Yalnız burada ufak bir uyarı yapmak isterim. Ben Kumkurdu'nun dominantlığının Zackarina'nın kendini tanımasına, olayları kavrama noktasında sesini bulmasına engel olduğunu düşündüm çok kez. Yani çocuğunuzla sesli okuma yapıp bölüm sonlarında sorular sorarak o Kumkurdu olsaydı nasıl cevap verirdi, Zackarina gibi merak ettiği şeyler var mı gibi sorularla tek yönlü düşünceyi benimsemeyi, karar aşamasında birine bağlı olma eğilimini bir nebze de olsa engellemiş olursunuz. Bu, gözlem yapmak ve unutulan, hayatın akışında dikkatten kaçan konuların yeniden gündeme getirilmesi, farkındalık yaratılması açısından harika bir kaynak ama düşünce meselesi biraz tehlikeli. Dışa bağımlı olması özgürleşmenin önünde engel.

Kapak tasarımı inanılmaz çekici, zengin. Zaten orijinalinden birebir alınmış. Bu anlamda eleştirim doğrudan oraya olacak. Şimdi böyle zengin bir kapak sizi karşılayınca içinde de böyle bir görsel destek bekliyorsunuz. Düşünmeye zorlayacak, merak uyandıracak detaylar bekledim. Durağan andan birkaç kesit gibi daha çok. Soyut düşüncelerin konuşulduğu, derin mevzulara girildiği yerde görsel enstrümanların etkisi epey yüksek olurdu. Ufku genişletecek ve saatlerce baksan her seferinde seni başka başka cevaplara götürecek görseller yakışırdı. Ayrıca ciltli kitaplarda çocukların elinde çabucak yıpranma görülebilir. Bana biraz hassas geldi. Epey nazik davrandım okurken. Ancak boyut açısından çocuk için de yetişkin için de ideal. Okuması çok keyifliydi. Çeviri oldukça kaliteli. Kesinlikle alınca üzmeyecek cinsten bir seri.
Yanıtla
14
1
Destekliyorum  1
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
28 Şubat 2022
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
İdil-Ural sahasını yeniden tanımak ve Türklere dair
Moğol saldırılarının bölgeye düzenledikleri akınlar demografik yapıyı değiştirirken ardından birkaç asır sonra yine bölgede Rus hâkimiyetinin başlamasıyla Başkurt sahasında, yani İdil-Ural yöresinde demografik yapı daha bir karışık gelmiş ve bunun çözülmesi ise onlarca yıl sürmüştür. Burada çözülmesi diyoruz ki bunu da söz konusu bu eserde öyle gördüğümüz içindir. Stalin sonrası telif edilen eser muhteviyatı bakımından kıymetlidir. Bu arada Stalin döneminde bu tür eserlerin yahut çalışmaların yapay olduğunu da hatırlamakta fayda var. Çalışma, Başkurt ve Macar soylarının aynı soydan olup olmadığının analiziyle başlamaktadır.

Dominiken rahiplerinin Macaristan’dan bölgeye gelip atalarını arayışlarına yer verilirken, İdil-Ural sahasında 13. yüzyılda Macarca konuşan bir topluluktan bahsedilmiştir. 9. yüzyılın başlarında Macarların, İdil-Ural’dan Macaristan’a nasıl gittiği de zikredilirken bu sahada yaşayanların atalarının, nereden geldikleri ile nereye gittikleri de çeşitli belgelerle anlatılma yoluna gidilen eserde Moğol ve Rus tesiri de kaleme alınmıştır.

Müellif Başkurtların çeşitli gruplara ayrıldığından bahisle halkın sosyolojik ve kültürel özelliklerini de incelemiştir. Belgeler çeşitli kroniklerin yanı sıra Arap coğrafyacıların ve Kaşgarlı Mahmut’un bölgeyle ilgili tespitlerini de kapsamaktadır. 1950’li yılların ortalarından itibaren çeyrek asra yakın bir zaman diliminde yapılan çalışma sonrası telif edilen bu eserde bölgedeki Türklere “Tatar” denmesinin yanlış olduğu da vurgulanmıştır.

İdil-Ural sahasının asıl sahipleri Türklerin yüzyıllar boyunca nasıl bir dönüşüme uğradığına okuyucunun şaşırıp kalacağını öngörmekteyiz. Bununla beraber çalışmada adı geçen kimi topluluklar ise şöyle: Alanlar, Sarmatlar, Hunlar, Fin, Ugor, Kıpçak, Moğol. Bu arada ünlü tarihçi Heredot’un bölgedeki Türkleri tarif etmesi de çalışmada yer bulmuştur.

Kıpçak etkisinin de anlatılmaya çalışıldığı bu eser konuya yabancı okura ilk başta sıkıcı gelebilir. Çalışmanın giriş bölümü tamamıyla ve sindire sindire okunduğunda geriye kalan metinler su niyetine içilebilir.

Bölgeyle alakalı kimi galat-ı meşhurları önleme adına olsun, tarih meraklılarına, tarih öğrencilerine faydalı olacağı kanaatindeyiz.
Yanıtla
3
0
Destekliyorum 
Bildir
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
28 Şubat 2022
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Huzursuz Bir Ruhtan Huzursuz Hikayeler
Modern İran edebiyatının güçlü kalemi ve bir o kadar da karamsar yazarı. Huzursuz bir ruhun cümlelere dökülmüş sekiz öyküsü.

Aylak bir köpekle başlar her şey, köpek "pat" sahipsizdir artık. "Pat, sahipsiz nasıl yapabilir, Tanrısız nasıl yapabilirdi? Çünkü onun için sahibi Tanrı hükmündeydi" (s.11) bu hikayeyle sokakta kalan bir köpeğin ruh halini duyumsayacaksınız.

Kerec Don Juanı öyküsü ile bir acayip karşılaşmaya tanık olacak, Don Juan'ın, Hasan'ın sevgilisi ile yan yana otobüste gidişini okuyacaksınız.

Çıkmaz'da; bir evladın ölümünün, babasıyla aynı olabileceğini ve buna tanık olan eski bir dosta üzülecek; Katya ile bir aşk hikayesi yaşayacak; Taht-ı Ebu Nasr'da kadim zamanlardan gelen bir mumyanın aşkının, küle dönüşünü izleyeceksiniz.

"Dünyada sadece başkalarının bedbahtlıklarından ve avareliğinden mutluluk duyan kötü niyetli insanlar bolca bulunur" (s.75) derken yazar, belki de Tecelli hikayesinde kendi çevrenizden örnekler bulacaksınız.

Lakin şunu açık yüreklilikle söyleyebilirim ki; Karanlık Oda beni en çok etkileyen hikaye idi, sanırım bunda da hikayenin konusuyla birlikte şu cümle etkili oldu: " Kış uykusuna yatan hayvanlar gibi bir deliğe girmek, kendi karanlığıma dalıp kendimde demlenmek istiyordum. İnsanın içindeki latif ve gizli olan şey, hayat mücadelesi, gürültüsü ve aydınlığında boğulup ölüyor."(s.85)

Son olarak Vatanperver hikayesiyle bir politikacının ihtirasına kurban giden ve korkularının kurbanı olan Seyit Nasrullah Veli'nin ölümüne tanık olacaksınız.

Az biraz karamsar öyküler seviyorsanız, Sadık Hidayet size hitap edecektir. 112 sayfalık 8 öykülük bu kitabı bir çırpıda okuyacağınızdan şüphem yok.
Yanıtla
4
0
Destekliyorum 
Bildir
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
25 Şubat 2022
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
KUMKURDU
Şehirden uzak deniz kıyısında bir ev hayal edin. Küçük bir çocuksunuz. En yakın arkadaşınız ise her şeyi bilen Kumkurdu. Düşünün doğayla iç içe yaşamanın, doğanın sesini duymanın şansını.

Zackarina ve Kumkurdu’nun arkadaşlığının anlatıldığı kitapta, hayata çocukların gözünden bakmayı öğreniyoruz. Yazar, Zackarina’nın büyürken yaşadığı şeyleri hem çocukların hem de yetişkinlerin okuyabileceği şekilde üstelik iki tarafa da dersler vererek yazmış. Ben okurken çok keyif aldığımı söyleyebilirim. Hatta boyamak istediğim yerler bile oldu.

Kitabın içeriği ile ilgili bilgi verme açısından bir bölümü ele almak istiyorum. Çocuklar büyürken koşar, oynar, zıplar, hareket etmeden duramazlar. O yüzden anne babaların durmalarını istedikleri zamanlar olur. Ancak onlar ayaklarına söz geçiremez. Bizse hiç çocuk olmamış gibi unuturuz bu hallerimizi. Kumkurdu hatırlatır bizlere büyürken vücudun patlayan mısır taneleri gibi kıpır kıpır olduğunu. Yine çocukların yetişkinlere cevaplaması zor sorular sorduğu zamanlar olur. İşte Kumkurdu için o zor soruların da ele alındığı bir seri diyebiliriz. Ölüm, aşk, evren, zaman gibi. Bazen çocukların yetişkinlerin dilini anlamadığı da olur. Bu kitap çocukların da bir dilinin olduğunu ne yazık ki bazen anne babaların bu dili anlayamadığını gösteriyor. Aslında yazar, yetişkinlerin dünyasında yaşanan her şeyin çocuklara da onların diliyle anlatılabileceğini gösteriyor.

Her bölümde ayrı bir konunun ele alındığı bu seride okurken yüzümüzü gülümsetecek aynı zamanda hepimizi düşündürecek şeyler yazılmış. Üstelik yazar her kitabın başında Zackarina ve Kumkurdu’nu tanıttığı için üç kitaplık serinin üçünü de ayrı ayrı alıp okuyabilirsiniz.

Eleştirilecek yer ise -sizlerin de okurken dikkatini çekebilir- az da olsa seride geçen bazı kelimeler. Acaba kullanılmasa daha mı iyi olur dediğim yerler oldu. Zannediyorum yazar, yetişkinlerin de çocukların da gerçek hayatta bu kelimeleri kullandığını bildiği için yazmaktan çekinmemiş.

Son olarak kitabı okuyacak çocukların yaş aralığına gelecek olursak, okumayı öğrenen çocuklarla birlikte okuyup üzerine konuşabilirsiniz. Hatta bazı bölümlerin sonunda oynanan oyunların aynısını veya benzerlerini kurabilirsiniz. 6-7 yaş öncesine ise ailesi okuyabilir. Ancak bu yaş grubu daha çok resimli kitapları kendi yorumlayarak okumayı sevdiği için belki bu seri -her çocuk için değil- onlara henüz ilgi çekici gelmeyebilir. Bu konuda kitabı yeni alacak kişilere hızlı bilgi vermesi açısından sizler de bu yorumun altına kitabı okuyan çocukların yaş aralığını ve etkisini yazarsanız herkese faydalı olacağını düşünüyorum.

Herkese iyi okumalar.
Yanıtla
3
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
25 Şubat 2022
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Kurumsalcıları ve İsyancıları Anlamak İsteyenler İçin Önemli Bir Eser
Ethan Zuckerman, Trump’ın reality show sunduğu dönemlerde yazmaya başladığı bu kitabında, uzun yıllara dayanan gözlemlerini ve tecrübelerini esas alarak kurumsalcıların ve isyancıların hikâyesini kaleme alıyor. Akademide yazılmış eserlerle birçok tezi okurla paylaşıyor. Ağırlıklı olarak ABD’de yaşanan örneklerle ve dünyanın diğer coğrafyalarında yaşanan gelişmelerle konuları zenginleştiriyor. İsyancılığı ciddiye alan bir anlayışa sahip olduğunu satır aralarında açıkça ifade ediyor.

Kurumsalcılar, bir ülkenin sorunlarının çözümündeki kilit unsurun mevcut iktidar organlarına, yani kongrelere ve parlamentolara, siyasi partilere ve sendikalara, iş dünyası ve sivil toplum örgütlerine zindelik ve güç kazandırılması olduğuna inanan gruptur. İsyancılar ise mevcut sistemlerin hileli, başarısız ve tamamen bozuk olduğuna, değişimin mevcut sistemlerin yıkılıp yerlerine yenilerinin kurulmasıyla ya da belki de yerlerine herhangi bir sistemin kurulmamasıyla geleceğine inanan gruptur. (s. 25) Bu iki grubun da ortak düşmanı, kurumlara güvensizlik arttıkça insanların, isyancı olmak yerine toplumsal hayatın dışına çıkması ihtimalidir. Her iki grubun da üzerinde uzlaştıkları konu, değişimin mümkün olduğu ve değişim için çabalamanın zaman kaybı olmadığı inancıdır. (s. 38) Kurumsalcılar, değişim yaratmanın en iyi yolunun mevcut kurumlar içinde çalışmak olduğuna inanırlar. Bu insanlar, (...) değişim yaratma yeteneklerine güvenirler. İsyancılar da (...) bir hareketi nasıl örgütleyip inşa edeceklerini bilirler ama dış etkinlik hisleri zayıftır, yani sistemlerin anlamlı değişimlere direneceğine inanırlar. (s. 229)

Toplumda güven ortamı kalmadığında ne olur? Bu noktada Zuckerman, Diego Gambetta’nın Sicilya Mafyası eserine atıf yapıyor. O’na göre, devletin zaaflarına ve bireyler arasındaki güven sorunlarına bir çözüm olarak Sicilyalıların mafyayı yaratması etkileyicidir. Mafyayı ayakta tutan, resmi kurumların güven vermediği ekonomilerde güven ortamı oluşturmaktır. Mafyanın asıl işlevi, uyuşturucu ticareti ya da kaçakçılık faaliyetleri “yürütmekten” ziyade piyasalara çeki düzen vermek, yaptıkları işin kendisi yasadışı olduğu için polise gidemeyen insanlar arasındaki ihtilafları çözmektir. (s. 73) Zuckerman, nihayetinde bir sonuca ulaşır: Güvensizlik, beraberinde kamusal fonksiyonların özel aktörlere devrini de getirir. İyi işlemeyen bir devlette koruma sağlama işi bir ticari fırsata dönüşür. COVID sürecinde, Brezilya’da devlet başkanı Jair Bolsonaro virüsü ciddiye almayınca Rio’daki Kızıl Komuta çetesinin, kendi favelasında salgının yayılmasına tedbir olarak geceleri sokağa çıkma yasağı uygulaması gibi uç sayılabilecek örneklere de rastlanır. (s. 75-76)

Zuckerman, Lawrence Lessig’in “Kod” eserine de yer verir. Lessig’in kurduğu sistemde dört güç, her türlü davranışa nizam verir: hukuk, kod, normlar ve piyasalar. Bu dört güç, değişim sağlamak için dayanılabilecek dört kaldıraç haline gelir. (s. 114 vd) “İnsanlar, en aşina oldukları, kullanımı en kolay araçları tercih ederler. Daha önemlisi, harekete geçirebildiklerini düşündükleri kaldıraçlara yönelirler. Günümüzde gerçekleşen toplumsal değişimlerde kilit unsur etkinlik, yani kişisel olarak dünyaya etki edebileceğiniz hissidir.” (s. 138)

Kitapta, madalyonun diğer tarafındaki kurumsalcılara ve tezlerine de geniş yer ayrılmış. Bunlardan biri, Jennifer Pahlka, Code of America’nın kurucusu. Kurduğu sistem, teknolojiyi, devletin ve yerel yönetimlerin sunduğu hizmetlerin kalitesini arttırmakta kullanılmış. Teknoloji meraklısı gönüllülerin eğitilmesi ve gönüllü paydaşlar olarak bu projede çalışması sayesinde yerel yönetim kurumlarına teknoloji projelerini değerlendirme ve uygulama noktasında destek olmuş. Pahlka’ya göre bozuk sistemlerin onarılmasına katkı sunmak en az üç fayda üretir: “Hükümete güveni artırır, bu sürece dâhil olan teknoloji meraklılarının dönüştürmek istedikleri sistemleri derinlemesine anlamasını sağlar ve büyük tasarruf sağlar.” (s. 142)

Facebook üzerinden St. Petersburg merkezli bir reklam kampanyası ile 2016 ABD başkanlık seçimlerine müdahale edilmesi, Facebook şirketinin bunun sonrasında şeffaflık yönünde attığı adımlar, şeffaflaşmayla birlikte Ukrayna’da yaşananlar (2016), Arap Baharı, Occupy Wall Street, Gezi Parkı protestoları, MeToo hareketi, halkla ilişkiler yöntemleriyle oluşturulan illüzyonlar, Hindistan’da Jignesh Mevani’nin çalışmaları, Suffolk İdari Bölge savcılarından Adam Foss’un ceza sistemini yeniden yorumlaması, ABD’deki tuhaf seçim sistemi, ABD’deki ırkçı ve cinsiyetçi uygulamalar, sistemin dışında olup da iktidardakileri izleyen baskılayan insanların karşı demokrasi faaliyetleri, yurttaş gözetiminin demokrasiye katkıları (örneğin, Vaat Takipçisi programı), Bryan Stevenson’ın öncülük ettiği Eşit Adalet İnsiyatifi (EJI), Uber ve Airbnb gibi uygulamaların ortaya çıkışı, Tayvan’daki Ayçiçeği Hareketi, Bit Coin’den mülhem Bit Nation ve daha nice örnekler, bu kitapta detaylı şekilde işlenmiş.

Güvenilir kurumlar inşa etme konusunda değişim meraklıları için dikkat çekici bir eser.

İyi okumalar!
Yanıtla
4
0
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
25 Şubat 2022
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Bir Kimlik Arayışının Romanı: Karanlık Dükkânlar Sokağı
Geçmişine dair hiçbir şey hatırlamayan, işin enteresan kısmı bir süre bu şekilde yaşamış olsa da artık bunu sürdürmek istemeyen birinin romanı bu ve “Ben bir hiçim.” cümlesiyle başlıyor.

Başlarda ne olduğunu anlamak zor; çünkü okuru da kendi belirsizlikleri uğruna peşinde sürükleyen ve kimliğini bulmaya çalışan bir kahramanımız var. Vardığı her yeni bilgide yer yer biraz daha açmaza giriyor, bir şeyleri anımsıyor gibi oluyor ve sonra yine o üç beş belirsiz parçayı belleğin güvenilir olmayan bölgelerinde yitiriyor.

Bu romanı bu kadar özel kılan biraz da insanı çabasızca sürükleyişi. Özellikle başlarda metni diyaloglar ilerletiyor. Hikâye ilerledikçe direksiyonun başına anlatıcı geçiyor, sayfaları çevirdikçe parçalar biraz daha birleşir hâle geliyor. Her daim sisli puslu ve tekinsiz havasıyla okuyana bazen; toplumsal yıkımların bireylerde kendini gösteren psikolojik tortularından başka bir şey, bir olay ya da sonuç vermeyecekmiş gibi hissettiriyor. Bu durum herkesin hoşuna gitmeyebilir; fakat dördüncü çeyreğinde okurun sabırsızlığını ve merakını giderecek detaylar görmeye başlıyoruz. Geç ama uğruna sabredilmesi gerektiğini düşündüğüm detaylar bunlar.

Yakalamakta zorlandığım tek kısım karakterlerin isimleri oldu. Akışta çözülen (ve metnin ilerleyişine katkıda bulunacak olanlar) çözülüyor zaten. Bu sebepten karakterleri yakalayamamanın çok da can sıkıcı olduğunu söyleyemeyeceğim. Elbette çok kişisel bir yorum bu. Fakat ben anlatıcıyla yazılmış olan bu romanda olay örgüsünü bir sonraki aşamaya taşıyacak kişi hep anlatıcımız ve onun çıkarımları olduğundan, geride kalan her kişi ve mekân yalnızca onun kendini bulmasına vesile olacak figüranlar ve detaylarmış gibi hissettiriyor.

Roman, bir türlü netleyemeyen bir fotoğraf makinesine benziyor. Olayı da bu sanki, uzun bir süre geçmişin didiklenmiş parçaları bir kenarda kırkyama yapılmayı bekliyor. Yine de kahramanın, kimliğini arama yolculuğunda geçmişte yaşananları adım adım keşfetmesi, okura da büyükçe bir gizemler yumağını çözdürerek farklı bir tatmin yaşatıyor.

İnsanın bu belirsizlikler romanını bitirdikten sonra başa dönüp bu dairesel bilmeceyi tamamlayası geliyor. Evet belki yer yer çok soğuk ve çok gri bir metin fakat kelimelerin okuruna toslamak ve onu düşündürmek için rengarenk olmasına da gerek yok diye düşünüyorum.

Nobel ödüllü yazar Patrick Modiano diğer kitaplarını da kesinlikle okumak istediğim bir yazar. Bir insan böyle sade ve çabasız yazarak ancak bu kadar etkileyici olabilirdi. Yazar, belirsizliği sürdürebildiği yere kadar götürüyor. Bu roman bana Daniel Kehlmann - Gitmeliydin romanını çağrıştırdı. Kurguda mekân(lar) etkisini bir kez daha sorgulatmaları bakımından değerlendirilebilir.

Ayrıca gördüğüm kadarıyla Karanlık Dükkânlar Sokağı, okuru tarafından ya çok seviliyor ya da pek hazzedilmiyor. Zaten insanları birbirinden ayıran şeylerin başında -kitap boyunca da tanıklık ettiğimiz gibi- sınırlar, bilinmeyenler, travmalar ve arayışlar gelmiyor mu?
Yanıtla
4
1
Destekliyorum 
Bildir
Kitapkurdu
Kitapkurdu
Bilgi İçin 
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
24 Şubat 2022
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Barış için geç değil.
Macar yazar Ferenc Molnar'ın, 30 yaşında yazdığı ve ünlenmesine büyük katkı sağlayan bu çocuk romanını neden küçükken okumadım diye hayıflananlar arasına ben de girdim sonunda. Tabii okumanın yaşı yoktur. O yüzden pişman olmadan, geç de olsa okuduğum bu eser, yani "Pal Sokağı Çocukları" bence ebeveynlerin mutlaka çocuklarına okutması gereken bir kitap diye düşünüyorum.

Dünyanın içinden geçtiği zor dönemlerin hiç bitmediği, savaşların sona ermediği ve hastalıkların yaşamı daha zor hale getirdiği bir gerçekle yüzleşirken, okuduğunuz bir çocuk romanıyla kendinizi birden büyülü bir dünyada hissedebiliyorsunuz. Bu bağlamda oldukça gerçekçi bir kurgu olan "Pal Sokağı Çocukları", benim gibi sizleri de çocukların büyülü dünyasına sokmayı başarabilir.

Çocuk gözüyle görebilmeyi bilmek, o dürüst kalplerin hissettiklerini hissedebilmeyi başarmak aslında hiç de zor değil. Dönem dönem siyasi ve toplumsal çalkantıların yaşandığı şu zavallı dünyanın oldukça başarılı şekilde yansıtıldığı böyle bir eseri bence herkes okuyabilmeli. Kim bilir belki katılaşmış yürekler çocukken hissettiklerini hatırlar ve dünya daha iyi bir yer olur.

Sayfa 103'ten paylaştığım alıntı her ne kadar 'vatan, millet, sakarya' tarzını yansıtsa da, bence artık 'hep ben' demeyi bırakmalı ve bu dünyanın hepimizin vatanı olduğunu unutmamalıyız.

"Arsa'daki çocukların hiçbir şeyden haberleri yoktu. Bu Arsa'nın, bu bir avuç toprak parçasının belki artık ellerinden alınacağını da bilmiyorlardı. Onlar için sabahları Amerikan bozkırı, öğleden sonra Macar ovası olan, yağmur yağarken deniz, kış aylarında kuzey kutbu haline gelen, onların çocuk ruhları için sonsuzlukla, özgürlükle, coşkuyla eşanlamlı olan, onları eğlendirmek için kılıktan kılığa giren bu dost toprak parçasını, yani iki evin arasına sıkışan bu ufacık engebeli Arsa'yı belki artık sonsuza dek yitirmişlerdi."
Yanıtla
70
3
Destekliyorum  1
Bildir
Onaylı Yorum Bu yorum, Onaylı Yorumcu tarafından yazılmıştır.
Bilgi İçin 
23 Şubat 2022
Satın Alma Onaylı Bu ürün yorum sahibi tarafından satın alınmıştır.
Breuer'in Gözyaşları
Merhaba sevgili kitap dostları;

Bu yazımda size Irvin Yalom’un Nietzsche Ağladığında isimli romanını yorumlamaya çalışacağım. Yalom yarı gerçek, yarı kurgu olarak yazdığı bu kitabında deha filozof Friedrich Nietzsche ile Psikanalizm’in kurucusu Sigmund Freud’un yakın arkadaşı ve hocası olan Josef Breuer’in karşılaşmasını ve birbirlerine konuşma terapisi yolu ile yardım etmelerini anlatıyor.

Bu kitabından evvel Yalom’un “Günübirlik Hayatlar” ve “Divan” kitaplarını okumuştum. "Divan" kitabını hem konusu hem de işleniş biçimi olarak daha çok beğendiğimi ifade etmeliyim. Buna rağmen böyle bir kurguyu düşünmüş olması bile “Nietzsche Ağladığında” kitabını okumak için gayet yeterli bir sebeptir.

Kitap 19. yüzyılın son dönemlerinde Viyana'da geçiyor. İşinde başarılı bir doktor olan Josef Breuer buna rağmen evde mutsuzdur. Eşiyle arası gittikçe açılmaktadır. Kendini işine daha fazla vermeye ve evden daha fazla uzaklaşmaya başlamıştır. Yakın dönemde hastası Bertha P. ile yakından ilgilenmesi ve karısının buna tepki göstermesi doktoru yeni bir sıkıntıya sokmuştur. Öte yandan Friedrich Nietzsche ise tamamen başka sebeplerden ötürü bir bunalım içerisindedir. Nietzsche’nin arkadaşı olan ve bazı sebeplerle filozofun yaşadığı bunalımın nedenlerinden biri olan Lou Salomé’nin Dr. Josef Beuer ile buluşmasıyla hikaye başlar. İsminden dolayı hikayenin Friedrich Nietzsche'yi anlattığını düşünürken sayfalar ilerledikçe Breuer'in de gözyaşları olduğu anlaşılır.

Varoluşçu bir psikoterapist olan Irvin Yalom kitabını da bu bakış açısı ile kaleme almıştır. Yaşamın anlamlandırılması, bireyin yalnızlığı, kendi var oluşunu bulma gibi konuları kitabında ustaca işlediğini söyleyebilirim. Özellikle Josef Breuer’in Friedrich Nietzsche ile yaptığı sohbetlerde kendini bulma arayışını anlattığı kısımları ve diyalogları çok beğendim. Kitabın sonlarına doğru Doktor Josef Beuer ile karısı Mathilde arasında geçen diyaloğun bir kısmını özellikle beğendim. Çok fazla detaya girip de kitabı henüz okumamış olan okuyucuların tadını kaçırmak istemiyorum ama bahsettiğim kısımda eşi Mathilde’nin Josef Breuer’e verdiği cevapları iyi analiz etmenizi öneririm. Ayrıca Friedrich Nietzsche’nin ağzından anlatılan kısımlarda filozofa ait aforizmaların ve sözlerin bir kısmı etkileyici ve düşünmeye sevk edici türdendi. Üslup olarak da kitap sade ve akıcı bir dile sahip.

Yukarıdaki paragrafta kitapla ilgili olumlu görüşlerime yer verdim. Bu kısımda ise olumsuz görüşlerimi paylaşacağım. Çoğunuzun bildiği üzere Friedrich Nietzsche tanrıtanımaz bir filozoftur. Tanrı’yı öldürmüş ve kişisel kurtuluşuna bu yolla ulaşmaya çalışmış biridir. Yahudi kökenli olmasına rağmen Irvin Yalom’un da tanrıtanımaz olduğu bilinmektedir. Yazarın önceki kitaplarında görmediğim bir şekilde bu kitabında tanrıtanımazlığa yönelik alttan alta bir övgü olduğunu sezinledim. Yazarın bu durumu hayatı anlamlı kılmak, dinin boyunduruğundan kurtulmak, yaşamdan keyif almak vb. için ödenmesi gereken bir bedel olarak gördüğünü düşündüm ve bu düşünce şekli beni rahatsız etti. İnsanın dini bütün bir şekilde de hayatını anlamlı kılabileceğini, yaşamdan keyif alabileceğini, kendini gerçekleştirebileceğini düşünüyorum. Ayrıca Friedrich Nietzsche’nin yaşadığı bunalımda Tanrı’yı reddetmesinin ciddi bir payı olduğu fikrindeyim.

Yazımı tamamlamadan evvel son olarak kitaptan altını çizdiğim sözlerden bazılarını sizinle paylaşmak istiyorum.

“Ümit kötülüklerin en kötüsüdür, çünkü işkenceyi uzatır.” (s.103)

“İnsanın bütün eylemleri kendisine yöneliktir, bütün hizmetleri kendine hizmettir, bütün sevgisi kendini sevmesidir.” (s.156)

“İnsan ruhu, yaptığı seçimlerle belirlenir!” (s.255)

Keyifli okumalar..
Yanıtla
102
5
Destekliyorum  7
Bildir